
Tevhid (Allah’ı Birlemek)
“O’nun bir adaşı olduğunu biliyor musun?” (O) göklerin, yerin ve ikisi arasındaki şeylerin Rabbidir. Şu halde O’na kulluk et; O’na kulluk etmek için sabırlı ve metanetli ol. (Meryem 19/65)
İslam’da ‘tevhit’; Allah’ın zatında, sıfatlarında, varlığında, birliğinde, yaratmada, rızıklandırmada, yaşatmada, öldürüp diriltmede, hesaba çekmede ve herkese dünyada ve ahirette hak ettiğini vermede hiçbir ortağının bulunmadığına iman etmektir.
“İslam tevhit dinidir” demenin anlamı da budur. Var olan her şey üzerinde yegâne tasarruf sahibi olan sadece Allah’dır. Sonuçta;“Bütün işlerin sonu Allaha varır” (Lokman 31/22)
Allah Teâlâ’nın zatı itibariyle eşi, dengi ve benzeri olmadığı gibi sıfatları itibariyle de eşi, dengi ve benzeri yoktur. fiilleri itibariyle de eşi ve benzeri yoktur. Yaratmada, yaşatmada, rızık vermede, öldürüp diriltmede, hesap sormada, azap etmede, hüküm koymada hayatı düzenlemede, insanı ve kâinatı dilediği gibi şekillendirmede ve ila ahir hiçbir konuda eşi, ortağı ve benzeri yoktur. Her bakımdan eşsizdir AHAD’dir. Bunu İhlâs suresinde şöyle ifade etmektedir:
“Deki Allah ahaddir. Allah sameddir. Doğmamış ve doğurmamıştır. Hiç bir şey de ona denk değildir.” (İhlas 112/1-4)
Aynı şekilde Allahın birliğini İspat eden bir başka delil ise Ali İmran suresinin 18. Ayetidir:
“Allah kıstı /Ölçüyü/ adaleti ayakta tutarak kendi birliğine şahitlik etti. Melekler de ilim sahipleri de bu gerçeğe şahitlik ederler.” (Ali İmran 3/18)
Bu ayetle rabbimiz tüm yaratmış olduğu eşyanın kendi varlığına ve birliğine şahit olduğunu göstermektedir. Yarattığı her eşyaya mührünü vurmuş, her şeyin tek bir yaratıcı tarafından yaratıldığının delilini ortaya koymuştur. Buna Allah şahitlik ediyor, melekler şahitlik ediyor. Üçüncü olarak da eşyanın özelliklerine vakıf olan ilim sahipleri de bunun böyle olduğuna şahitlik ediyorlar. (D.N.A., parmak izi, her canlıdaki karbon atomlarının durumu v.b. konuların incelenmesi ile ortaya çıkan hakikatler durumu ispat etmektedir.)
“Biz her şeyi bir kader ile yarattık.”(Kamer 54/49) ayetinde bahsi edilen kader kelimesi de “ölçü, miktar, özellik “gibi anlamlara gelmektedir. Her yaratılmış olan şeyin türüne cinsine göre birinde ne varsa o türün hepsinde aynı şey vardır. Ne fazla ne eksik. Bunun anlamı ise hepsini yapan, yaratan kudret birdir tekdir demektir.
Bir diğer örnek ise, içinde yaşadığımız dünyada cereyan eden düzenin, var olduğu günden beri hep aynı şekilde işlemesidir. Bu konuda da rabbimiz insan aklını devreye sokarak düşünülmesini istiyor:
“ Yoksa yerde ölüleri diriltecek başka ilahlar mı edindiler? “ “Eğer yerde ve gökte Allahtan başka ilahlar olsaydı; kesinlikle ikisinin de düzeni bozulurdu. Arşın rabbi olan Allah onların nitelendirmelerinden beridir.” (Enbiya 21/21-22)
Allah Teâlâ’nın mülkünde ortağının olmadığını ise bizlere şöyle anlatıyor:
“Allah size kendinizden bir misal getirmektedir: Mülkiyetiniz altında bulunan köleler içinde, size verdiğimiz rızıklarda -birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden çekineceğiniz derecede sizinle eşit (haklara sahip)- ortaklarınız var mı? İşte biz ayetlerimizi, aklını kullanacak bir kavim için böylece açıklıyoruz.” (Rum 30/28)
Rabbimiz bu misalle bize şunu anlatıyor: Sizin mülkünüzde ortaklarınız yok. Olmasını da hiçbir zaman istemezsiniz. Peki, hal böyle iken benim mülküme birilerini nasıl ortak ediyorsunuz? Yâda böyle bir iddiada bulunuyorsunuz? Bu işin doğası gereği hiç kimse mülkünde ortak istemez. Mülkünde kendisine rağmen, kimsenin tasarrufta bulunmasına da müsaade etmez.
Allah Teâlâ da insanın fıtratında var olan bu özelliğe dikkat çekerek düşünmesini istiyor. Düşünelim, bu durum insanın en hassas olduğu konulardan biridir. Hangimiz otoritesine veya mülkünde ortak ister? Yapacağı işi sahip olacağı şeyi yalnız başına yapacak durumda ise; asla biriyle paylaşmak istemez. Bu durumu insanın kendi fıtratı ispat etmektedir.
Bazıları tevhidi Ulûhiyet tevhidi ve rububiyet tevhidi diye iki şekilde izah etmektedirler.
Rab kelimesi, Sözlükte “bir şeyi yetkinlik noktasına varıncaya kadar kademe -kademe inşa edip geliştirmek” demektir. Rab (rabb) kelimesi, mübalağa ifade etmek üzere daha çok sıfat gibi kullanılır.
Bununla Allah Teâlâ kastedildiği zaman: “mâlik, seyyid, idare eden, terbiye eden, gözetip koruyan, nimet veren, ıslah edip geliştiren, mabut/kendisine ibadet edilen” gibi anlamlara gelmektedir. (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “rbb” md.;
İşte bu sayılan sıfatların hepsini Allah Teâlâ’ya has kılmaya da rububiyet tevhidi denilmektedir. Kısacası rububiyet tevhidi; Rab olarak Allah Teâlâ’nın sahip olduğu bu sıfatlarda da O’nun eşi, benzeri, ortağı yoktur şeklinde inanmak ve O’nu böylece birlemektir.
Kendisinde bu sıfatı gören Firavunun durumu şöyle anlatılıyor:
Allah Teâlâ Musa (a.s.) hitaben:“Firavuna git çünkü o azdı.” “Ona de ki: «Arınmağa niyetin var mı? Rabbine giden yolu göstereyim ki O’na saygı duyup korkasın.» Bunun üzerine ona en büyük mucizeyi gösterdi.” “Fakat o Musa’yı yalanladı, karşı geldi.” “Adamlarını: toplayıp seslendi:” “Sizin en yüce Rabbiniz benim dedi.” (Naziat 79/17-24)
Bunun sebebi Firavun orada halkının lideri gibi davranmıyor; adeta onların rabbi gibi davranıyordu.
“Firavun ülkesinde ululandı ve zorbalığa kalktı, halkını çeşitli sınıflara böldü. Onlardan bir topluluğu (İsrailoğulları’nı) zayıflatıyor, oğullarını kesiyor, kadınları sağ bırakıyordu. Çünkü o bozguncunun biriydi.” (Kasas 28/4)
Firavun kendisini bu ülkenin rabbi olarak görüyor, Rab olmanın gereği olan işlere soyunuyordu. İstediğini öldürüyor istediğine yaşama hakkı veriyordu. Kendisini rab insanları da kul olarak görüyordu. Hayatı düzenleme hakkını kendinde görüyordu. Bu vasıfları kendisinde gören fert, gurup, topluluk kim olursa olsun rab olma rolüne soyunmuş demektir. Bu konuda Tövbe suresi 31. Ayetini hatırlamamız konuya gerekli açıklamayı getirecektir:
“Yahudiler) Allah’ı bırakıp bilginlerini (hahamlarını); (hıristiyanlar) da rahiplerini ve Meryem oğlu Mesîh’i (İsa’yı) rabler edindiler. Hâlbuki onlar ancak tek ve bir olan ilâha kulluk etmekle emrolundu. O’ndan başka ilah yoktur. O, bunların ortak koştukları şeylerden uzaktır.” (Tövbe 9/31)
İlâh, kelimesinin sözlükte “tapınmak, kulluk etmek” anlamına gelen ulûhe kökünden türemiş olduğu kabul edilir. Anlamı ise: “Tapınılan, yüceliği karşısında hayrete düşülen, gönülden bağlanılıp sığınılan, duyularla idrak edilemeyen varlık” demektir.
Âlimlerin çoğunluğu, ulûhe kavramından hareketle ilâh’ın mutlak anlamda ibadet etmekle irtibatlı olduğunu, dolayısıyla onun tapınılan varlığa tekabül ettiğini belirtmişlerdir.
Ulûhiyet tevhidi ise; Dua, yardım dileme, korku, umut ve tevekkül gibi kulların ibadet anlamı taşıyan bütün fiillerinde sadece yüce Allah’a yönelinmesi (O’na ortak koşulmaması) demektir. “Fatiha suresinde buyrulduğu gibi; Sadece sana kulluk eder/ ibadet eder, sadece senden yardım isteriz” anlayışını içselleştirmiş olmaktır.
Bir başka ifadeyle Rab sıfatını sadece Allah’a has kılmaya Rububiyet tevhidi; İlah sıfatını da sadece Allaha has kılmaya ulûhiyet tevhidi denilmektedir.
Rab sıfatı; yaratmak, düzenleyip tertip ve terbiye etmek, rızık verip beslemek geliştirmek gibi fiillerle ilgilidir.
İlah sıfatı ise; hüküm koyma, yönetme ve itaat gibi konularla ilgilidir.
Burada şunları hatırlamamız gerekmektedir: Gaybı sadece Allah bilir, duaları sadece Allah kabul eder, Allah hak eden herkese hakkını verir, kimsenin hatırına hak etmeyen kimseyi bağışlamaz, (Tevbe 9/80) kullarının her halini ancak Allah bilir ve kendisinden yardım isteyenlere yardım etmeye muktedirdir. Sadece Allaha ibadet edilir ve sadece ondan yardım istenir. Hüküm koyma, Günahları bağışlama, her hak sahibine hakkını verme ve hesabını sormak sadece Allaha ait olduğunu teslim etmek, iman etmek etmektir.
Bu anlamların hepsi “Lailahe İllallah “cümlesinde toplanmıştır. Bu cümleyi söyleyen kimse Allah’tan başka ilah tanımadığını ilan ettiği gibi Allah’tan başka Rab kabul etmediğini de açıklamış olmaktadır. Bunu her sıfatına ve fiillerine taşıyarak tek tek ifade etmekle topluca ifade etmek arasında, ifade ettiği anlam açısından bir fark yoktur. Gerçek Rab ve gerçek ilah sadece Allah Teâlâ’dır. Çünkü Allah zatıyla ve sıfatlarıyla, Rab olarak da ilah olarak ta tekdir, eşsiz ve benzersizdir:
“Sizin İlahınız bir tek ilahtır. O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. Rahman’dır, Rahim’dir.” (Bakara 2/163)
“(Ey müminler !) Allah’ın boyasıyla boyanın. Allah’tan daha güzel rengi kim verebilir. Biz yalnız ona kulluk edenleriz deyin.” (Bakara 2/138)
“O gün, hiç kimse, Allah’ın azap ettiği gibi azap edemez.” “Ve hiç kimse onun bağladığı gibi de bağlayamaz.“(Fecr 89/25-26)
“Allah, gözlerin hain bakışını ve sinelerin neler gizlediğini de bilir. (Mümin 40/19)
Aslında tüm yaratılmışlar yaratanını bilmekte ve onu gerektiği gibi tespih ve tenzih etmektedir. Bu nedenle Allah için canlı cansız diye bir ayrıcalıkta yoktur. Yaratılan her şey rabbini bilecek konumdadır:
“Görmez misin ki, göklerde olanlar ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah’a secde ediyor; birçoğunun üzerine de azap hak olmuştur. Allah kimi hor ve hakir kılarsa, artık onu değerli kılacak bir kimse yoktur. Şüphesiz Allah dilediğini yapar. “(Hac 22/18)
“Yeryüzünde yürüyen hayvanlar ve (gökyüzünde) iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi ancak sizin gibi bir ümmettir. Biz o kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Nihayet (hepsi) toplanıp Rabbinin huzuruna getirilecekler.” (Enam 6/38)
“Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O’nu tespih eder. O’nu övgü ile tespih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların tespihini anlamazsınız. O, halimdir, bağışlayıcıdır.” (İsra 17/44)
Birde Allah Teâlâ’yı gereği gibi tanıyamayanlar, ya da tanımayanlar vardır. Bunlar içinde rabbimiz anlayacakları bir üslupla şöyle anlatıyor:
“Gökleri ve yeri gerçekten yaratan O’dur. Geceyi gündüze dolar, gündüzü geceye dolar. Her biri belirli bir süreye kadar yörüngelerinde yürüyen güneş ve ayı buyruk altında tutar. Dikkat edin, güçlü olan, çok bağışlayan O’dur.” (Zümer 39/5)
“Sizi bir tek nefisten yaratmış, sonra ondan eşini de yaratmıştır. Sizin için hayvanlardan sekiz çift meydana getirmiştir; sizi annelerinizin karınlarında üç türlü karanlık içinde, yaratılıştan yaratılışa geçirerek yaratmıştır. İşte bu, Rabbiniz olan Allah’tır. Hükümranlık O’nundur, O’ndan başka ilah yoktur. Öyleyken nasıl olur da O’nu bırakıp başkasına yönelirsiniz?” (zümer 39/6)
“Onlar Allah’ı hakkıyla tanıyıp bilemediler. Kıyamet günü bütün yeryüzü O’nun tasarrufundadır. Gökler O’nun kudret eliyle dürülmüş olacaktır. O, müşriklerin ortak koşmalarından yüce ve münezzehtir.” (Zümer 39/67)
“Allah’ın büyüklüğünü gereği gibi Takdir edemediler. Şüphesiz ki Allah çok kuvvetlidir, azizdir.” (Hac 22/74)
“(Yahudiler) Allah’ı gereği gibi tanımadılar. Çünkü «Allah hiçbir beşere bir şey indirmedi» dediler. De ki: Öyle ise Musa’nın insanlara bir nûr ve hidayet olarak getirdiği Kitab’ı kim indirdi? Siz onu kâğıtlara yazıp (istediğinizi) açıklıyor, çoğunu da gizliyorsunuz. Sizin de atalarınızın da bilemediği şeyler (Kur’an’da) size öğretilmiştir. (Resûlüm) sen «Allah» de, sonra onları bırak, daldıkları bataklıkta oynayadursunlar!” (Enam 6/91)
Onlar gerçekten Allah’ı gereği gibi tanıyıp takdir edemediler:
“Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’a hükmeden, geceyi, durmadan kendisini kovalayan gündüze bürüyüp örten; güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda yaratan Allah’tır. Bilesiniz ki, yaratmak da emretmek de O’na mahsustur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir!” (Araf 7/54)
Onlar Allah’ı gereği gibi anlayıp takdir edemediler:
“Andolsun ki; Biz, insanı; çamurdan, süzme bir özden yarattık.” “Sonra onu nutfe halinde sağlam bir yere yerleştirdik.” “Sonra nutfeyi alaka (aşılanmış yumurta) yaptık. Peşinden, alakayı, bir parçacık et haline soktuk; bu bir parçacık eti kemiklere (iskelete) çevirdik; bu kemikleri etle kapladık. Sonra onu başka bir yaratışla insan haline getirdik. Yapıp-yaratanların en güzeli olan Allah çok yücedir.” (Müminun 23/12-14)
“Sonra siz, bunun arkasından hiç şüphesiz ki öleceksiniz.” “Sonra, kıyamet gününde muhakkak diriltileceksiniz.” (Müminun 23/15-16)
Allah’ı gereği gibi takdir edemeyen bu zümreye Allak bir örnek daha gösteriyor:
“insanlar! (Size) bir misal verildi; şimdi onu dinleyin: Allah’ı bırakıp da yalvardıklarınız (taptıklarınız) bunun için bir araya gelseler, bir sineği bile yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan geri de alamazlar. İsteyen de aciz, kendinden istenen de!” (Hac 22/73)
“Göklerde ve yerde nice deliller vardır ki, onlar bu delillerden yüzlerini çevirip geçerler.” “Onların çoğu, ancak Allah’a ortak koşarak iman ederler. “ (Yusuf12/105-106)
“Bu dünya hayatı sadece bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Asıl hayat ahiret yurdundaki hayattır. Keşke bunu bilselerdi!” (Ankebut 29/64)
Rabbim cümlemizi bu gerçekleri gereği gibi bilen, anlayan ve O’nun istediği gibi yaşayanlardan olmayı nasip eylesin inşaallah.


