Yazılar

Yeni Türkiye’nin “Güvenli Bölge” Talebi Ve ABD’nin Değişken Stratejileri

Bu satırların okuyucuları bilmekteler ki sık sık bazı hususları, okuyucularımıza/kardeşlerimize hatırlatıyoruz.Ve bunun olayları/gelişmeleri doğru okuyabilmek, doğru anlamlandırabilmek için çok önemli gördüğümüzü bir kez daha ifade etmekte yarar ummaktayız…

Değişen dünya ve bölge dengeleri ve yeni bir denge arayışı süreci yaşandığını; bunun da küresel düzlemdeki “güç odağı” (özellikle ekonomik ve siyasal) kaymalarının bir sonucu olduğunu…Müslümanların, henüz “oyun kurabilecek düzeyde” yapısal bir güç olmamasına rağmen İslam’ın verili sistemin tek korkulu rüyası, potansiyel olarak insanlığın tek çıkışı olacağını…Bu nedenledir ki Müslümanların ve Müslümanların yaşadıkları coğrafyanın mutlaka kontrol altında tutulması gerektiği; Müslümanlara yönelik değişimlerin kontrollü bir şekilde gerçekleştirilmesinin zorunluluğu…Bunun içinse yeni yöntemlere, yeni stratejilere ihtiyaç duyulduğunun özellikle Müslümanların farkındalığının önemini…Bu çerçevede, dışarıdan ve içeriden, karşılıklı birbirlerini etkileyen manipülasyonlara, algı yönetimlerine, en önemlisi de “sahte bayrak” gösteren devletlere ve örgütlere karşı uyanık olunmasının geleceğimiz açısından önemini…Aynı zamanda, tüm bu ve benzeri konularda, dönemsel/konjonktürel olanlarla ilkesel olanların ayırdına mutlaka varılmasının ne kadar önemli olduğunu yaşananlarla bir kez daha idrak edilmesini…

Bu bağlamda, Yeni Türkiye ve İran İslam Cumhuriyeti’nin gelecek beklentilerinin, politikalarının, stratejilerinin ve duruşlarının doğru okunmasının Müslümanlar için hayati önemde olduğunu her fırsatta gündeminize  taşıdık.Bundan sonra da gerektiğinde tekrar altını çizmeye devam edeceğiz.

Zira, dünya değişiyor; dünyada güç dengeleri değişmekte.Değişen dengeler ve yeni denge arayışları ülkelerin, toplulukların konum ve misyonlarını da değiştirmekte.Özellikle devletler ve örgütler, yeni durumu kendi çaplarında doğru tanımlama, anlamlandırma ve yeni bir “duruş” belirleme gayretindeler.Ne var ki söz konusu aktörlerin büyük bir çoğunluğu gelişmeleri, yaşananları doğru okuyamamakta; düşünsel ve siyasi duruşlarındaki netleşmenin önemini ıskalamaktalar.Ve sonuçta, beklentileriyle vardıkları yer arasındaki ciddi fark/uçurum ortaya çıkınca da peşine taktıkları kitleleri aldatmakta, gerçekleşmesi mümkün olmayan yeni hedeflerle avutmak istemekteler.Daha doğru bir ifadeyle “zulmü” ortadan kaldırmak niyetiyle çıktıkları yolda, kaba zulmü defetmek adına, daha sofistike(karmaşık, çok boyutlu, çeldirici) zulmü bir kurtuluş olarak sunabilmekteler…

Oysa, tarihi bir kırılma noktasında her zaman olduğundan daha fazla bazı kritik hususlara dikkat etmek gereği ortadadır.Mesela küresel ve bölgesel aktörlerin işbirlikleri ve/veya çatışmaları dünyanın diğer yerlerindeki gelişmeleri etkileyeceğinin bilincinde olunması gibi.Mesela Ortadoğu’daki bir krizi( Müslümanları temsilden uzak devlet ve örgütler eliyle) küresel güçleri sürece dahil etmeden çözebilmek için bazı şartların yerine gelmesinin gerektiği gibi…Bunun için de kısa vadeli, pragmatik, ulus ya da mezhep bazlı stratejiler yerine orta ve uzun vadeli, millet/ümmet bazında düşünmek ve mümkün olduğunca dönemsel tezgahlara düşmemek gibi…Ve yine bazı aklı evvellerin iddialarının aksine “büyük devletlerin, siyasi ve ekonomik kararlarının arkaplanında, her zaman(özellikle de tarihi kırılma dönemlerinde) çok ciddi analizler, stratejik akıllar, kılı kırk yarmalar vardır” hurafesinin peşinde koşmamak gibi…Özellikle Türkiye ve bölge aydınlarının oryantalist bakış açılarıyla olayları ve gelişmeleri doğru okuyamadıklarından ya da tek boyutlu okumalar yapmalarından ibret almamak gibi…

Öyleyse Donald Trump’ın başkan seçilmesinden, daha doğru bir ifadeyle küresel çaptaki değişimlerin bir yansıması olarak ABD içindeki güç dengelerinin veya dengesizliklerinin, bu ülke yönetimlerinin, Irak-Suriye eksenindeki politikalarının farklılığı ve istikrarsızlığını, bu durumun bölgedeki gelişmelere etkisini kısaca hatırlayalım.

Obama öncülüğünde gündeme gelen güya “Ortadoğu barış süreci”, önce ciddi açmazlarla karşı karşıya kaldı.Sonra da başarısızlığın sonuçlarıyla bölge ülkeleri ve ABD yüzleşmeye, yeni çıkış aramaya yöneldi.Ancak ABD’nin yönetimi, tüm yaşananlara, değişen dünya ve bölge şartlarına rağmen hala bölgeyle ilgili gerçekçi bir plana sahip gözükmemekte.Hatta değişen dengeler gereği bölgedeki üstünlüğünü, ayrıcalıklı konumunu kaybetmiş veya kaybetme sürecine girdiği çok net görülen İsrail gibi “suni” bir terör devletini yeniden merkeze yerleştiren söylemlerle devam etmekte.Halbuki dünyada ve bölgede yaşanmakta olan süreç; tüm kırılmalara, kaostan medet uman dönemsel stratejilere rağmen yeni bir aşamaya gelmiş bulunmaktadır.Irak-Suriye ekseninde, son planda, beklenilmeyen adımlar atılmış, yeni ittifak arayışlarının yanı sıra ABD’nin terör yapılarını tercih ederek küstürdüğü müttefiki Yeni Türkiye’nin göründüğünden çok daha güçlü olduğu ortaya çıkmıştır…

ABD’nin bölgedeki askerini büyük oranda çekmesi…Rusya’nın bu boşluktan yararlanarak, Ukrayna’daki sıkışmışlığının da verdiği cesaretle Suriye’ye girmesi ve beklentilerinin üstünde kazanımlar elde etmesi…Yeni Türkiye’nin(NATO ile ilintili) Rusya ile yaşadığı uçak krizinin ortaya çıkardığı açmazlar…Bunlara ilaveten Yeni Türkiye’ye yönelik “algı yönetimi”nin içeriden destek bulmasına rağmen hedefine ulaşamaması…“Bir terör örgütünü, bir diğeri(DEAŞ) ile mücadele ediyor” diye meşrulaştırma çabalarının geldiği aşama…ABD’nin PKK/PYD’yi bölgede kara gücü olarak kullanma tercihinin uygulanabilirliğine inanması ve her türlü silah ve istihbarat desteği vermesi…Bununla da yetinilmeyerek, terör örgütlerini koordine ederek içeride ve dışarıda saldırılarla 15 Temmuz darbe girişiminin yaşanması…Ve sonunda ABD ve “müttefik güçler”in(?!), Türkiye’nin güneyinde, Suriye Irak’ın kuzeyinde bir “koridor” oluşturmasının mümkün olmadığını görmesi…

Bu ara, ABD’ndeki başkan değişimi, daha doğru bir ifadeyle ABD içindeki güç dengeleri değişimin ortaya çıkardığı sonuç, bölge politikalarına da yansımaya başladı.Yeni Türkiye’nin, uçak krizini aştıktan sonra Rusya ile kurduğu derin ilişkiler, bölgesel ve küresel düzlemde elini güçlendirdi.Köşeye sıkışmışlıktan kurtulmasına ve daha esnek bir denge politikası izlemesinin önünü açtı.Bu arada ABD’ndeki yeni başkanla birlikte ortaya çıkan yeni durum ve bölgedeki eğilimler, Rusya ile ilişkilerde karşılıklı kaygılara neden olan gelişmeleri doğurmuşsa da tarafların birbirlerine ne kadar muhtaç olduklarının farkındalıkları müzakereleri kolaylaştırmakta.Tabii, Yeni Türkiye Trump’la birlikte “stratejik müttefiki” ABD ile görüşmeleri hızlandırıp yeni mutabakatlar peşinde koşarken ilişkilerinde ABD-Rusya  dengesini nasıl kuracağını da hesap etmek durumunda…

Son planda, Yeni Türkiye’nin bölgede vazgeçilmez bir stratejik aktör haline gelmiş olması, ABD ve Rusya’nın bu ülke ile ilişkilerini her zamankinden daha çok ciddiye almalarını gerektirmekte.Her iki ülkeyle Yeni Türkiye’nin özellikle terör örgütü PKK/PYD ile ilgili bazı memnuniyetsizlikler ve belirsizlikler söz konusu olsa da bizce bu konular, tarafların derin ilişkilerinin açtığı alanda çözülmeyecek konular gibi gözükmüyor.Bu çerçevede, Irak-Suriye ekseninde gündeme gelen koridor tartışmalarında kullanılan terminolojinin de ABD ve müttefiklerinin eski bakış açılarının yansıması olduğunu görmek lazımdır.Bahse konu tartışmalarda, PKK/PYD çizgisinin öne çıkmasına, bölgedeki Müslüman Kürtlere yönelik her türlü zulmüne rağmen koridora “Kürt koridoru” demek bilgisizlik değilse eğer iyi niyetle bağdaşmamakta.Çünkü bölgedeki “Müslüman Kürtler” ile sol-Marksist Kürtler(PKK/PYD), KYB ve GORAN hareketi iki blok halinde hareket etmekteler…

Bölgedeki yeni denge arayışı ve son gelişmeler çerçevesinde bir başka konu da Trump’la birlikte İran’ın, Irak ve Suriye’deki ağırlığının giderek azalma trendine girmesi.Müslümanların geleceği açısından bölgede etkili bir güç olması stratejik önemde olan İran, ne yazık ki özellikle Suriye politikasında ciddi hatalar yapmış bulunmaktadır.Devrim çizgisinden uzak, ilkesel ve ahlaki kaygıları yeterince öncelemeyen İran yönetimi, içeride ve dışarıda ciddi açmazlarla karşı karşıya.Yöneticilerin İran’a verdiği zarar, bir taraftan Müslümanların geleceğiyle ilgili ciddi tahribatlara neden olurken diğer taraftan kendi içinden de bu politikalara muhalefet giderek büyümektedir.

YENİDEN “GÜVENLİ BÖLGE” TARTIŞMALARI

“Güvenli bölge” konusu, Suriye’deki “kaos stratejisi” dönemiyle birlikte yoğun bir şekilde ve yeniden tartışılmaya başlamıştı.Hatırlanacaktır, Körfez Savaşı sırasında da buna benzer çözüm önerileri gündeme gelmişti…

Mülteciler konusunun merkezde olduğu “güvenli bölge”, özellikle Irak ve Suriye’deki iç savaş ve katliamlar sonrasında, mültecilere karşı “açık kapı” politikası uygulayan Yeni Türkiye’nin ısrarla gündemde tuttuğu bir husustu.Ne var ki Yeni Türkiye’nin bu çağrıları muhatap bulamadı.Hem de başlangıçta Suriye politikasında, kendisiyle paralel bir duruş sergilediği düşünülen ABD’ni bile ikna edemedi Yeni Türkiye.Daha doğrusu ABD’nin Suriye politikası, zamanla müttefiklerini zor durumda bırakma pahasına sessiz sedasız değişmişti.Nitekim bu değişikliğin ne kadar net olduğu, ‘kimyasal silah kullanımı ABD’nin kırmızı çizgisidir’ deklarasyonunun delinmesi durumunda bile harekete geçilmemesiyle ortaya çıktı.Hatırlanırsa, Suriye’de rejim güçleri, kimyasal silahla, yüzlercesini katletmiş; korkunç görüntüler kamuoyuna da yansımıştı.Lakin ABD ile Rusya’nın  “yüksek menfaatleri”(?!) bu olguyu yok saymak için bir  yol bulunmasını sağlamıştı…

Malum “güvenli bölge” ifadesi, sadece havadan ve karadan korunan, sığınılan bir coğrafya anlamına gelmemekte.Aynı zamanda, farklı tanımlamalar ve niyetlerle ileriye matuf bazı planların bir parçası olarak da gündeme gelebilmekte; ve üzerinde anlaşılması da kolay olmamaktadır…

Öyle ki, başlangıçta bu kavram Yeni Türkiye’nin kendi güvenliği ve gelecek kaygılarını da içeren, ama daha çok topraklarına sığınan mültecilerin kendi ülkelerinde barındırılmalarını öngörmekteydi.Ve yaklaşık üç milyonu aşkın mülteciyi barındıran Yeni Türkiye’nin konuyla ilgili ısrarı haksız da değildi.Lakin bölgede değişen dengelerle birlikte yeni ABD başkanı da “güvenli bölge”den sözetti.Hem de masraflarını bölge ülkelerinden tahsil edeceği bir “güvenli bölge” önerisini. Emperyalist politikalar ve bunların  doğurduğu, daha çok iç savaşlarla gündeme gelen mülteci sorunun küresel düzeyde hissedilmesinin yanı sıra ABD’nin bölgeye tekrar dönmesi için uygun alan açılması boyutunu da içeren Trump’ın önerisi, tabiiki Yeni Türkiye’ninkinden çok farklı niyetleri içinde barındırıyordu.Ve sadece ABD ‘nin hassasiyetlerini ilgilendiren bir tartışma değildi bu konu. Avrupa ülkeleri de konuyla yakından ilgiliydiler… Dolayısıyla bugünlerde yeniden güdeme taşınan “güvenli bölge” konusu, artık insani kaygıların ötesine geçmiş ve çok daha geniş bir planda ele alınmakta ve tartışılmaktadır.Ve özellikle Irak-Suriye eksenindeki gelişmeler ve bölgede yeni denge arayışında bu ve benzeri tartışmaları doğru okumak ve anlamlandırmak gerektiği çok daha net bir şekilde ortaya çıkmıştır…

ABD’nde Trump’ın başkanlığı devralmasından kısa bir süre sonra ABD ordusuna verdiği talimatla, artık tasfiye etme zamanının geldiğinin düşündükleri DEAŞ ile mücadele konusunda alternatif planlar hazırlanmasını istedi.Plan, bir taraftan ABD’nin başarısız Suriye politikasını gözden geçirmeyi içermekte.En azından bölgedeki müttefiklerinin hassasiyetlerinin dikkate almak zorunluluğunun görüldüğü anlaşılmakta.Diğer taraftanda, seçim kampanyası sırasında Trump’ın dile getirdiği mülteciler sorununda bir çıkış arayışıydı.Malum “güvenli bölge” fikrinin hayat geçirilmesi demek, söz konusu yerlerin karadan ve özellikle havadan güvenliğinin sağlanması anlamına gelmekte.Bu da güvenliği kim/kimler sağlayacak, muhtemel düşmanlar kimler olacak, bölgedeki aktörlerin işbirliği yapacakları örgütler, keza hangilerinin “terör örgütü” statüsünde değerlendirilecek; hangileriyle işbirliği yapılacak.Dolayısıyla hangi yapılar “güvenli bölge”den nemalanacak, gelecekte avantaj sağlayacak… Söz konusu sorulara verilecek cevaplarla “güvenli bölge”lerin hangi yerlerde kurulacağının da kritik önem sahip olduğunu ise ifade etmeye gerek yok tabii.Zira bu belirlemeler, bölgedeki aktörlerin, orta ve uzun vadeli politik niyetleri konusunda bir fikir oluşturacağı gibi ciddi pazarlıkları gerektirecektir.Dışarıya yansıyan bilgilere bakılırsa Türkiye, Irak, Ürdün’ün sınır boylarında “güvenli bölgeler” inşası söz konusu…

Tüm bu bilgiler ve değerlendirmeler dikkate alındığında, Yeni Türkiye ile ABD ilişkilerindeki sorunların çözümü yolunda gelişmeler beklenilmekte…Bu çerçevede PKK/PYD’nin geleceği, DEAŞ ile mücadele konusunda, Yeni Türkiye’nin  de fiilen dahil olacağı müttefiklerin hangi örgütlerle işbirliği yapacağı, destek vereceği ete kemiğe bürünecek…Aynı zamanda Yeni Türkiye başta olmak üzere Rusya ve İran’ın da bu mutabakatlara açık ya da örtülü destekleri gerekecektir…

Yani değişen bölge ve dünya dengelerinde, ABD’nin Irak-Suriye ekseniyle ilgili planları, zamanda bölgede yeni denge arayışıyla ilgili politikaları netleştikten sonra yeni bir “okuma” söz konusu olacak.Şüphesiz bu konu, küresel ve bölgesel güçler arasında bir müzakere, uzlaşma arayışını beraberinde getirecek.Ve bu, bölgenin geleceğiyle ilgili stratejik sonuçlar doğuracağı gibi yeni denge arayışı devam eden diğer bölgelerle ilgili de kritik etkileri olacak…Üstelik tüm bunlar, ABD’ndeki başkan değişimi ötesinde içerisindeki güç odakları arasındaki çatışmanın bölge ve tüm dünyada tedirginlik ve belirsizlikler oluşturduğu bir vasatta cereyan etmekte olmasının stratejik sonuçları olacaktır…

Öyle ki İran, diken üstünde.Maliyeti düşündüğünden çok daha yüksek olan Suriye’deki “stratejik direnç hattı”nı koruyamadığı gibi güya kazanımlarının kalan  kısmı da tartışma konusu…AB ülkeleri ciddi endişeler taşımaktalar.Ve bu psikoloji, liderlerinin dengesiz açıklamalarına yansımaktadır…ABD-Çin ilişkileri yeni bir döneme girmekte.Yeni dönem karşılıklı çok sert demeçlerle başlamış gözükse de iki küresel güç arasındaki ilişkileri belirleyen gerçeklikler, tartışmanın “düz mantık” ile ele alınamayacağını iki tarafa da, özellikle Çin’e dikte ettirmekte…ABD-Rusya ilişkilerindeki tüm belirsizliklere rağmen karşılıklı olumlu beklentiler öne çıkmakta.İlişkilerin seyri konusunda stratejik kararların karşılıklı netleşmesi beklenilmekte…Yeni Türkiye ABD ilişkilerinde, bazılarının hamaset yüklü temennileri bir tarafa, geçmişe dayalı “derin ilişkiler”  “ne seninle ne sensiz” gerçekliğini öne çıkarmakta.Özellikle Yeni Türkiye’nin yeni konumu ve misyonunun ötesinde son zamanlarda yaşananlar tarafların, özellikle ABD’nin eski alışkanlıklarını devam ettiremeyeceğini ihsas ettirmiş olmalı…

Bu arada; Erdoğan’ın Körfez ülkelerini ziyareti bizce önemli.Çünkü bu ziyaret, yeni denge arayışlarının hızla devam ettiği bir vasatta ve Trump’ın İran’a bakışını deklare ettiği bir dönemde gerçekleşti.Körfez ülkelerinin yeni güvenlik konseptiyle bağlantılı görüşmelerin devamının yanında, ekonomik ilişkilerin derinleştirilmesini engelleyen konjonktür de aşılmaya çalışılmakta.Bu gezinin İran-Türkiye arası ilişkileri etkileyeceği, ama bunun düzeyini, iki ülke ilişkilerindeki vazgeçilmezlerle ilgili kararların belirleyeceği de söylenebilir.Aynı zamanda bu gezinin “güvenli bölge” tartışmalarının yeniden gündemde olduğu bir dönemde yapılması da manidardır…

Ezcümle, değişen ve yeni denge arayışı içinde olan dünyada, ekonomik-askeri ve siyasi boyutlarıyla güç kazanan ülkelerin yanında “ideolojik” düzlemde stratejik öneme sahip ülkelerin duruşları da etkileyici olmanın ötesine geçmektedir.Bunlardan özellikle ikisi Müslümanlar açısından çok önemli:Yeni Türkiye ve İran İslam Cumhuriyeti…

Bu iki ülke, küresel güç odakları açısından stratejik öneme sahip ülkeler.Zira yeni denge arayışı süreci yaşanan bir vasatta, söz konusu odaklar için, yegane potansiyel tehdit oluşturan Müslümanların kontrolünde vazgeçilmez ülkelerdir, bunlar…Aslında nitelikleri farklı iki ülkenin, Müslümanlar adına ve/veya Müslümanları ilzam eden tercihleri ve adımları itibariyle stratejik misyona sahiptirler.Bu ülkelerden Yeni Türkiye, her ne kadar tarihi ve stratejik derinliği itibariyle gerçek misyonunu sütrelese de hiç şüphe yok ki Batı düşüncesini referans alan; telifçi-uzlaşmacı, eklektik bir ideolojik çizgiye sahip Batılı bir ülke …Lakin söz konusu özellikleri dolayısıyla insanımızı manipüle edici/aldatıcı bir nitelikte bir bölgesel güç…İran ise; siyasi bir devrimin mirasyedisi olarak, kendinden beklenen misyon ve konumun ötesine geçerek adeta bir “Şii Ulus devlet” görünümünde.Son dönemlerde yöneticilerinin ciddi ve derinlikli hataları nedeniyle Müslümanlar nezdinde varolan itibarını, büyük ölçüde yitirmiş durumda.Özellikle de Suriye’deki yanlış politikaları, ilke ve ahlaktan uzak uygulamalarıyla hızla marjinalleşmektedir.Üstelik, kendince stratejik olarak nitelediği adımlarıyla, dönemsel kazanımların ötesine geçemediği de çok net olarak görülmekte.Ve İran yönetimi, bu vahim hatalar zinciri sonucunda ideolojik çizgisi malum Yeni Türkiye’nin önünü açmakta; Müslümanlar üzerindeki etkisini arttırıcı bir işlev görmektedir.Ne yazık ki…

 

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir