
“KÖRFEZ”DEKİ YENİ DENGE ARAYIŞI -ABD/“Batı” Kaybetmeye Devam ediyor!-
Evet, “ABD/“Batı medeniyeti”, kaybetmeye devam ediyor!.. Abdülvahab M. el-Messiri’nin, altını çizerek tespit ettiği üzere, “Modern rasyonalist, materyalist Batı düşüncesinin temel açmazları, emperyalist, tekçi, ötekini dışlayıcı olması, tüketim düşkünü bir hayat tarzına yol açmış…” Kimileri, tarihsel olarak, “emperyalizmin Batı medeniyetinden ve Batı’nın evren anlayışından bir sapma” olduğunu iddia ederler. Oysa, “kendi sorunlarını dünyanın geri kalanına ihraç eden ve diğer uluslar üzerinde hegemonya kuran emperyalist çözümün, yönetim felsefesi olarak demokrasiyi, ekonomik düzen olarak laissez faire’yi(bırakınız yapsınlar) ve evrensel felsefe olarak rasyonalizmi ve hümanizmi benimsemiş Avrupa’nın (Batı’nın),(…) bir medeniyet olma haliyle çeliştiği ileri sürülür. Biz ise bu felsefelerin emperyalizmin epistemolojik tasavvuruyla çelişmediğini iddia ediyoruz.”
(Emperyalist) ABD-(Siyonist) İsrail’in, İran’a yönelik (asimetrik) saldırılarının, -kimi odakların beklentilerinin aksine- etkileri genişleyerek devam etmektedir. ABD-İsrail’in İran’a yönelik savaşı kaybettiği gerçekliğini altını çizerek ifade edebiliriz. İran ise bu savaştan, kimilerinin beklentilerinin aksine, bu kez, ciddi kayıplarına rağmen moral üstünlüğünü yeniden kazanarak çıktı. İran, ABD’nin gerçek yüzünün, askeri kapasitesinin sınırlarının ortaya çıkmasını sağlayan stratejik hamleler yaptı… Bu vesileyle ABD’nin küresel yeni denge arayışı sürecinde, orta vadede, kendine yönelik büyük tehdit olarak gördüğü “Çin’i çevreleme politikası” da ciddi bir yara almış oldu. Öyle ki, daha önceki yorumlarımızda da belirttiğimiz üzere, “konjonktürel olarak” (genişletilmiş) “Ortadoğu”da rakipsiz kalmayı, Çin’in enerji kaynakları/hatlarına darbe vurmayı amaçlayan ABD’nin stratejik adımları hedefinden uzaklaşma sürecine girmiş durumda. Körfez’i/Hürmüz Boğazı’nı kontrol altına alabileceğini düşünenler, İran’ın ABD vesayetindeki rejimlere yaptığı misillemelerle telaşa düştüler. Aynı zamanda bölgedeki ABD üslerinin yanı sıra enerji kaynakları ve su arıtma tesislerinin bir kısmının da vurulmasıyla bölgede yeni denge arayışı süreci yeniden hareketlenmeye başladı. ABD’nin daha önceki bölge dengesi arayışı sürecinde kendi hakimiyetinin korunması yanında İsrail’in güvenliğini de öne çıkaran adımlar atmasının, orta vadede geçerliliğini yitirmeye başlayacağı görüldü…
ABD’nin, son planda, hedefinin Çin olduğu anlaşıldı ve bu çerçevede petrolün ve doğalgazın kontrolü için attığı stratejik adımlar başarısız oldu. Savaşın, jeo-politik bağlamdaki en üst kademesinin, Venezüella’da şimdilik başarmış gözüktüğü gibi bölgedeki petrolün Çin’e gitmesini engellemek veya bölgedeki petrol hareketliliğinin ABD kontrolünde kalmasını sağlamaktı. Dolayısıyla da süreç içerisinde ki –yeni para sistemi arayışına rağmen- “petrodolar” sisteminin devam etmesini de sağlamaktı…
Küresel ve bölgesel değişim/yeni denge arayışı sürecinde “Batı medeniyeti”nin evrensel değerleri ve kavramlarının geçersizliğinin tartışılmaya ve Batı’nın emperyalist arka planın belirginleşmeye başladığı bir dönemden geçilmektedir. Üstelik bu bağlamda ortaya saçılmanın/belirginleşmenin, birilerinin hatalı tanımladıkları gibi Trump’ın dengesizliği/üslubu ile sınırlı olmadığı gerçekliği de artık anlaşılmalıdır…
ABD ve İngiltere’nin kışkırtmasıyla başlatılan Ukrayna-Rusya Savaşı’nın sadece Ukrayna ile ilişkili olmadığı, aynı zamanda Avrupa’yı da etkisi altına aldığı görülmektedir. Sonrasında ABD-(Siyonist) İsrail’in bölgedeki genişleme ve hakimiyetlerini güçlendirmek için devreye soktukları malum planının, Gazze/Filistin ve bölgedeki katliamlarının/soykırımlarının, bölgesel yeni denge arayışı sürecine etkileri de doğru okunmalıdır. En sonunda, bölgedeki güç dengesi değişiminin bir uzantısı olarak Suriye’deki rejim değişikliğiyle bölgedeki yeni denge arayışının geldiği aşamada… Bu arada ABD’nin bölgesel hakimiyetini güçlendirdiği görüntüsünün arka planda olduğu (sorunlu) ateşkes anlaşmasının sahaya yansımasını geciktirmeye yönelik (Siyonist) İsrail’in provokasyonlarının sonuçlarının gündeme gelmesi de söz konusu oldu. Ve, ABD-İsrail ile İran arasındaki asimetrik savaşı belirleyen şeyin ABD’nin stratejik hedefleri mi, yoksa ABD sistemi içindeki ve dışındaki siyonist odakların baskıları/provokasyonlarıyla oluşan ABD-(Siyonist) İsrail hedeflerinin sentezlenmiş hali mi?.. Yani ABD-(Siyonist) İsrail’in İran’a yönelik saldırısı ile başlayan ve bölgeye yayılma eğilimiyle hissedilen savaş, nasıl biterse bitsin ABD kaybetmeye devam edecektir. ABD’nin körfez üzerindeki hegemonyasının ciddi yaralar almasının yanı sıra “petrodolar”, dolayısıyla doların “rezerv para” olmaya devam etmemesi de küresel ekonomiye yansımaya başlayacaktır…
Bir başka ifadeyle küresel ve bölgesel yeni denge arayışı sürecinde gelinen aşamada Körfez’deki yeni güvenlik mimarisi arayışlarının yansımaları, güç dengesinin müsaade ettiği nispette yeni sonuçlar doğuracaktır. Öyle ki küresel ve bölgesel yeni denge arayışı sürecinde, geçmişte orta büyüklükte bölgesel güç olarak tanımlanan bazı ülkeler, yeni şartlara paralel şekilde “oyun bozucu” niteliklerini aşarak “oyun kurucu” bir konumlanışa doğru evrilmektedir…
Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan (ve diğerleri)…
ABD-(Siyonist) İsrail’in saldırganlıkları, özellikle 12 gün savaşları ve İran’a yönelik (asimetrik) saldırıları, bölgedeki yeni denge arayışlarının konjonktürel niteliğinin belirginleşmesine zemin hazırladı. Öncelikle İsrail’in kışkırtmalarıyla başlatılan Hindistan-Pakistan savaşı, hemen akabinde, -İran’a yönelik (asimetrik) saldırı öncesi, Afganistan-Pakistan savaşı ile ilk işaretleri alınan bölgedeki yeni denge arayışı, Körfez kriziyle birlikte yeni hareketlenmelerin ivme kazanmasına neden oldu. Yine, yakın geçmişte, küresel ve bölgesel yeni denge arayışı sürecinde yaşananlar, özellikle Türkiye’yi, -kendi güvenliği ve geleceği için- “sistem içi” çıkış arayışına zorlamıştı. Denge/dengeci politikalarla stratejik adımlarında ısrar eden Türkiye, (geniş anlamıyla) bölgesel ittifak arayışlarını devam ettirmişti. Ve gelinen aşamada Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan (ve diğerleri) arasında, -henüz teorik düzlemin ötesine geçtiğini tespit etmek zor gözükse de- bir “güvenlik platformu” tartışmaları giderek yoğunlaşmaktadır…
Ancak, yaşanan süreçlerin arka planları doğru okunabilirse görülecektir ki diplomatik platformda yoğunlaşan tartışmalar, her ne kadar somut anlamıyla bir “ittifak” veya “Pakt” olarak tanımlanamasa da -şartların zorladığı- bir “güvenlik platformu” sürecinden bahsedebiliriz. Ve bu sürecin, giderek hızlanan bölgesel ve küresel yeni denge arayışı sürecindeki ciddi gelişmelerle birlikte giderek somutlaşması şaşırtıcı da olmayacaktır.
Hatırlanırsa, geçmişte de buna benzer (D8 gibi) ittifak söylemleri gündeme gelmişti. Ancak, o dönemin özellikle küresel dengeleri, böyle bir düşüncenin gerçekçi bir zemine oturtulmasını engelleyecek bir niteliğe sahipti. Necmettin Erbakan’ın ifadesiyle sadece bir “temenni” olarak algılanabilecek bir söylemdi. Ne var ki küresel ve bölgesel değişim sürecinde değişik dönemleri yaşayan (Ilımlı) Laik-Demokrat/Batı referanslı Türkiye, BOP/GBOP’un bölgesel bir unsuruyken, ABD’nin strateji değiştirmesiyle birlikte yaşanan bir geçiş dönemi sonrasında “sistem içi” çıkış arayışına zorlandı. Yeni denge arayışı sürecinin açtığı alanda “kendi güvenliği ve geleceği için” denge/dengeci politikalarla önemli mesafeler elde etti. Özellikle reel-politik okumalarındaki isabet ve tutarlılıkla Türkiye bölgesel güç olmanın sınırlarını zorlar hale geldi. Küresel ve bölgesel yeni denge arayışı sürecinde denge/dengeci politikalarını ısrarla devam ettiren Türkiye, bölgesel güç sınırlarını zorlayan kritik bir aktör olarak öne çıkmaya başladı…
Yaşanan süreçte gelinen son aşama itibarıyla da –BAE’yi paranteze alarak- bölgedeki denge arayışı sürecini okumaya çalışırsak, Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan (ve diğerleri)ni dahil edeceğimiz bir “güvenlik platformu” arayışlarının daha ileri aşamalarıyla ilgili işaretleri görmemek mümkün değildir…
Küresel ve bölgesel yeni denge arayışı sürecinde tüm bu kritik gelişmeler yaşanırken, malum çevreler, -kimi siyonist dostlarının kritik Türkiye değerlendirmelerine rağmen- “İran ve Lübnan’dan sonra sıra Türkiye’de mi?” sorusunu sorabilmektedirler…
Halbuki (Siyonist) İsrail’e yakın medyalarda yayımlanan değerlendirmelerde, özellikle “Teo-politik” kurgulardan kaynaklı hamasi ve duygusal söylemler bir tarafa, Türkiye’nin, gelinen aşamadaki gücüne dikkat çekmekte ve bazı önerilerde bulunmaktadırlar. Aynı zamanda “sıranın Türkiye’de” olduğu iddialarıyla ilgili analizler yaparlarken, “Suriye Arap Cumhuriyeti”nin geleceği ile Türkiye’nin artan gücü arasındaki jeo-politik ilişkiyi de değerlendirmeden geçmemek gerekir.
Türkiye ile (Siyonist) İsrail arasında giderek artan gerilimin, Gazze/Filistin’deki katliamlar/soykırım ve Suriye’ye yönelik saldırılarla iki ülkeyi karşı karşıya getirecek bir düzeye ulaştığı malum. Ne var ki bölgedeki yeni denge arayışı sürecinde ABD-Türkiye ilişkilerindeki “yeni dönem”, bölgesel ve küresel politikası gereği ABD’nin Türkiye’ye olan ihtiyacı, (Siyonist) İsrail’in frenlenmesini gerektirmekteydi. Aynı zamanda bölgedeki yeni güç dengesinin de Türkiye-(Siyonist) İsrail arasında doğrudan bir savaşa geçit vermesi mümkün değil. Zira böyle bir savaş, Türkiye-İsrail savaşı olmaktan öte ABD-(Siyonist) İsrail ile Türkiye arasındaki bir savaş olarak okunacaktır…
Son yaşananlarla birlikte Batı medyası, 12 gün savaşlarından sonra gündeme geldiği gibi, -Körfez’de yaşananların sonucunda- İstanbul’un Dubai’ye alternatif finans merkezi olup olamayacağını da gündemine almış bulunmaktadır. Dubai ve Abu Dabi gibi finans merkezlerinden milyarlarca (dolar) servet çıkışının gündeme geldiği bilinmektedir. Keza Alman merkezli finans odakları da bölgedeki dev sermayenin “güvenli bir liman” olarak Türkiye’yi alternatif olarak değerlendirdiklerini ifade etmekteler… Türkiye’nin de Körfez’de artan riskler nedeniyle bir süredir büyük finans odaklarını ve malum büyük şirketleri Türkiye’ye çekmek için çaba sarfettiği de konunun uzmanlarınca her vesileyle gündeme getirilmektedir.
Küresel ve bölgesel yeni denge arayışı sürecinin, -temel dinamiklerini doğru okumadan- hatalı tanımlanan ideolojik ve jeo-politik belirsizlikten söz edilmektedir. Özellikle Müslümanların yaşadıkları coğrafyalardaki hareketlenmelerin yerli yerine oturtulamadığı bir dönemden geçerken, tanımlamalarda, anlamlandırmalarda, dolayısıyla okumalarda olabildiğince dikkatli olunması elzemdir…
“Güçlü”nün haklı görüldüğü bir dünyada -kendilerini İslam ile tavsif edenlerin- “kurumsal bir güç” olmadığı bir konjonktürde, hamasi ve duygusal sloganlarla bırakın katliamları/soykırımları önlemeyi, mazlumlara yardım/destek yollarını yeterince açık tutabilmesi giderek zorlaşmaktadır. Dolayısıyla yeni denge arayışı süreçlerinin açtığı alanı mümkün olduğunca doğru tanımlamaya, doğru kullanmaya çalışmalıyız. Sürecin ortaya çıkardığı fırsatları, ilkeli ve ahlaklı değerlendirmelerle, bölge insanının lehine çevrilebileceği konusu doğru analiz edilmelidir.
Son planda, “Terörsüz Türkiye”-“Terörsüz Suriye” ve “Terörsüz Bölge” süreçlerinin, özellikle bölgedeki yeni denge arayışı sürecine, -bölge insanlarının lehine- ciddi katkılarını görmezlikten gelmemeliyiz. Bilhassa Müslüman Arabıyla, Kürdüyle, Türküyle…


