GenelMektuplara Cevap

Dört farklı mezhep, dördü de hak mezhep olur mu?

SORU: Hanefi mezhebinde namaz kılmaya başlamayan dövülür, Hambeli, Şafi ve Maliki mezheplerinde ise aynı şahıs namaz kılmaya başlamazsa öldürülür. Sırf mezhepler açısından bile olaya baksak Hambeli, Şafi ve Maliki olanların Hanefi’ye göre en büyük günah olan adam öldürme fiilini işleyip günaha girdiklerini, Hanefi olanların ise sırf dövdükleri, öldürmedikleri için diğer mezheplere göre Allah’ın bir hükmünü inkar edip zalim olduklarını söylememiz gerekir. Oysa ayrılıkta güzellik gören zihniyete göre Allah, ahirette Müslümanları mezheplerine göre ayıracak, Hanefi ise sen Hanefiydin dövdün doğru yaptın, Şafi ise sen Şafiydin öldürmeliydin, öldürüp doğru yaptın diyecektir! Namaz kılmayanı eğer Hanefi biri öldürürse katil olup cehennemlik bir fiil yapacaktır, oysa namaz kılmayanı öldüren Şafi, Allah’ın hükmünü yerine getirdiği için cennetlik bir fiil yapmış olacaktır. Yani aynı fiili yapan iki kişiden biri cehennemlik, diğeri ise mübarek kişi olacaktır. Böyle din olur mu?

Yine aynı husus namaz kılmayanın hükmü konusunda da yer alıyor. Bir mezhebe göre kâfir diğerine göre günahkâr oluyor. Yada bir mezhebe göre günahını çekip cennete gidiyor diğerine göre kafir olup cehenneme gidiyor. Tüm bu anlatılanlar ışığında bu mezheplerin nasıl dördü birden doğru ve hak oluyor? Peki bu mezheplerin dördü birden, dördü de farklıyken nasıl gerçek İslam oluyorlar?

CEVAP: Konunun yanlış bir mecraya kaymaması için  Ebu Hanife’nin sözleriyle başlamak istiyorum. Ebu hanife İlk dönemlerinde biraz kelâmi konularla meşgul olmuş sonraları kelamı bırakarak fıkha yönelmiştir. Bunun sebebini soranlara da şöyle cevap vermiştir: “Kelâm’î  bir konuda yanılırsam küfre düştü, fıkh’î bir konuda yanılırsam hata etti derler. Küfre girmedense hata etmiş olmayı tercih ederim” demiştir. Bu sebeple fıkhı tercih ettiğini belirtmiştir. (M. Ebu Zehra Mezhepler Tarihi)

Fıkıh: Bir Müslüman’ın ameli bakımdan lehinde ve aleyhinde olan hükümleri bilmesi” diye tanımlanmıştır. Bu bilme her Müslüman için gerekli olan bir bilmedir. Bunun için ya  tek tek her konuyu kaynağından bilmek için gayret sarf edecek bizzat öğreneceksiniz. Ya da bunu yapan birinden taklit ederek alacaksınız.  Ebu Hanife ve benzeri alimler bunu bizzat yapan kimselerdir. Her hangi bir konuda görüş ve düşüncesini açıklarken: “Bu,  Ebu Hanife  Numan  Bin Sabit’in ulaştığı en son görüşüdür. Benim görüşüm doğrudur yanlış olma ihtimaliyle beraber. Başkalarının görüşü yanlıştır doğru olma ihtimaliyle beraber. Dileyen alsın dileyen de terk etsin” diyerek,  herkesin bunu almak ve tek doğru bilmek gibi bir mecburiyeti olmadığını ortaya koymuştur. Bu usul bütün İslam alimlerince benimsenmiş bir ilkedir.

Ahmet Bin Hambel’in öğrencileri görüşlerini yazmak için izin isterler. Fakat musade etmez. Öğrencileri, Küfelilerin Ahmet İbni Mübarek’in  fetvalarını yazdıklarını söyleyince. Ahmet Bin Hambel: “Biz ilmi gökten almakla emrolunduk ne ben nede Ahmet İbni Mübarek gökten inmedi.” Peki biz  ne yapalım diyen öğrencilerine : “Biz ne yapıyorsak siz de onu  yapmaya çalışın. Yani ben ve Ahmet İbni Mübarek nasıl kitap ve sünnetin ışığında meselelerimize çareler bulmaya çalışıyorsak siz de aynı şekilde kitap ve sünnete giderek çarelerinizi orada arayın; bizi körü körüne taklit etmeyin” demiştir. İşin başında hal böyle iken arkadan gelenlerin bu anlayışı devam ettirmeyip, bu otoritelerin gölgesine sığınarak taklide yönelmeleri, bu günkü mezhepçiliği doğurmuştur. (M.Ebu Zehra Mezhepler Tarihi )

Bir mezhebin oluşumunda etkili iki unsur vardır. Birincisi belirlenen yöntem. İkincisi de bu yöntemle yapılan İçtihatlardır. İçtihat demek  Müçtehidin yani içtihadı yapan kimsenin o konudaki “galip zannı” demektir. Bu nedenle hiçbir müçtehit kendi görüşünü mutlak doğru olarak görmemiş ve kimseyi  buna mecbur etmemiştir. Bu sadece doğru bulup tercih edenler için bir çözüm yolu olarak kabul edilmiştir. Ancak bunlardan umumu ilgilendiren konularda devletin tercih edip halka duyurmuş olduğu görüşler, bu muhayyerliğin dışındadır. Müslümanlar gizli ve açık bunlara uymak zorundadır. Aksi halde düzeni sağlamak mümkün olmaz. Bu tür uygulamalar da iktidar ile kayıtlıdır. İktidarın el değiştirmesiyle bu tür uygulamalar da değişebilir. Bunun ilk örneklerini İlk iki halifede görmekteyiz. Ganimetlerin dağıtımı ile ilgili olan bir konuda Hz. Ömer (ra) Halife olan Ebu Bekir (ra) ‘hın görüşüne uyarak bu görevi icra etmiş; kendisi halife olunca da kendi görüşünü uygulamaya koymuştur.

Burada şu gerçeğe dikkat etmemiz gerekmektedir: Ameli konularda yapılan bu uygulamalar hiç bir zaman İslam olarak görülmemelidir. Bunların hepsi Müslümanların İslam’dan anlamış olduklarıdır. Tarih boyu ortaya konulan fıkıh, İslam demek değildir. Her alimin yaşadığı dönemde  kabiliyet ve kapasitesine göre İslam’dan anladıklarıdır. Bunların farklılığı İslam’ın farklılığı, bunların yanlışlığı İslam’ın yanlışlığı anlamına gelmez. Her görüş sahibini ilzam eder. İslam’a / Kur’an’a uygunluğu, olaylara olan intibakı oranında kabul görür. Bu sebepledir ki, bu sahada boy gösteren düşüncelerin bir kısmı taraftar bulamadığı için unutulup gitmeye  mahkum olmuşken; bazıları geniş bir taraftara sahip olarak zamanımıza kadar gelmiştir.

Burada üzerinde düşünülmesi gereken,  yaşanan bir  hayata yaşayan bir müçtehit’in ne kadar gerekli olduğudur. Hayatın değişen şartlarıyla alakalı bir çok konuda, bin yıl öncesinin şartlarına göre üretilmiş çözümlerle amel etmeye çalışıyoruz. Çözümdeki İntibaksızlıkları mezhebi bir taassupla kapatıyoruz. Bir konu üzerinde bizden önce düşünülmüş olması asla bu konunun yeniden düşünülmesine mani değildir. Dinin  değişmeyen ilkeleri bellidir. Bu sabiteler doğrultusunda hayatın doğurduğu yeni problemlerine  çözümler üretmek Müslümanların görevidir. Kendisinde bu ehliyeti gören kimse düşüncesini ortaya koyar. Dileyen alır, dileyen almaz. Lehinde ve aleyhinde konuşanlar elbette olacaktır. Bu işin doğası böyledir.

Sorunuzda dile getirmiş olduğunuz “Hak mezhep” olarak görülen ve sayıları dört ile sınırlandırılan bir anlayış taklit döneminin üretmiş olduğu taassubî bir yargıdır. Bunu test etmek için herhangi bir fıkıh kitabına baktığınızda  bunlarla birlikte  bu sahada görüş sahibi olarak zikredilen daha nice alimlerin (Davudu Zahiri, İbni Hazm, Evzai, Süfyanı Servi, İbni Ebi Leyla,  Caferiler, Zeydiler ve İmamiyye gibi mezheplerin) varlığını göreceksiniz. Buradaki “hak mezhep’in” anlamı İyi niyet ve İhlas sahibi yetkin kimselerin doğru bir yöntemle ortaya koymuş oldukları görüşlerden oluşan mezhep/ takip edilen yol anlamındadır. Mutlak doğru anlamında “Hak” demek değildir. Galip zanlarla ortaya konulan bir şeye mutlak doğru demek mümkün değildir.

“Bir konuda birden fazla hükmün verilmiş olması nasıl hak olur? Örneğin  namaz kılmayanın durumuyla alakalı olarak  verilecek dünyevi ceza ile ilgili birden fazla ve bir biriyle uygun olmayan sonuçların ortaya konulmuş olması gibi” diyerek endişenizi dile getirmekte gayet haklısınız. Bunları farklı kılan şey, bakış açılarındaki ve yöntemlerindeki farklılıklardır. Bu farklar sebebiyle farklı mezhepler olmuşlardır. Ancak  burada  doğru olmayan, Allah’ın namaz kılmayan bir kimse için dünyada herhangi bir ceza vereceğini  belirtmemiş olmasına rağmen, ölüm ile cezalandırmak, küfür ile yaftalamak çok ciddi bir iştir. Buna  hakkımız  olmasa gerek. Namaz, oruç, hac gibi ibadetlerin ihmalinden dolayı Kur’an da dünyada verilmesi istenen bir ceza olmayışını tesadüfe bağlamak da mümkün değildir.  İnkarları söz konusu olmadığı ve fitneye meyletmedikleri sürece haklarında  bir müeyyide uygulamayıp; Doğruyu görmeleri için hakkın tebliğine devam edilmelidir. Bu ibadetlerden uzak durmanın kendisine getireceği akıbet hatırlatılmalıdır. Sonuçta yapılan iş Allah ile kendisi arasındadır. Hesabını da Allah’a verecektir.

Mezheplerin bu noktaya gelmesinin sebebi kıyas yöntemine baş vurmalarıdır. Bu yöntemi kullanmak her zaman doğru sonuçlar vermemektedir. Sonuçta herkes yaptığının hesabını Allah’a verecektir.   Allah insanları hesaba çekerken ne Ebu Hanife’nin, ne İmam Şafi’nin, ne de İmamiyyenin fıkhını esas alacaktır. Tüm insanlığın bilmekle ve yaşamakla sorumlu olduğu Kendi kitabından hesaba çekeceğini beyanla şöyle buyurmaktadır:

“Sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz sen, dosdoğru bir  yoldasın. Şüphesiz O, senin için de, kavmin için de bir öğüttür ve siz ondan hesaba  çekileceksiniz.”(43/43-44) Bu nedenle dersine  Kur’an dan çalışan ve onun sınırlarında durmayı ilke edinen kimseler, inşaallah huzuru ilahide kazananlardan olacaktır.

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir