GenelYazarlardanYazılar

Gerenimo-Bin Ladin-Cihad

Biz Müslümanlar için gerçekler çok önemli, gerçeğin peşinde olmak, her şeyi yerli yerine oturtabilmek adına rehber, Furkan olan Kur’an ile irtibatımızı kaybetmemek durumundayız. Aksi takdirde ‘’zamanın ruhu’’ – başat ideolojiler, olağan üstü şartlar, ezilmişlik, kısa vadede bir çıkış bulamama psikolojisi bizleri reaksiyonel, duygusal, en önemlisi de ilkesiz, kuralsız eğilimlere ve eylemlere sürükler. Bu ise Müslüman kimliği ile ilgili algıları değiştirir. Dolayısıyla düzeltici ve yön verici bir misyonu olan Müslüman kimliği ve İslam ile ilgili yalın gerçeklerin tebeyyün etmesi mümkün olmaz.

Ne yazık ki bugün kendilerini İslam ile tavsif edenlerin büyük çoğunluğu kendilerini nispet ettikleri dinin gerçekliğiyle uyumlu bir kimlik ve duruş sergilemektedirler. Üstelik bu garip ucube hallerinin sorumlusunu hep dışarıda aramakta ana kaynaklarından hareketle kendilerini sorgulamayı ya akıllarından geçirmemekte ya da gerektiği gibi yapmamaktalar. Yani Müslümanların büyük çoğunluğu kâfire küfür etmekten kendini arındırmaya, Kur’an merkezli olarak yeniden inşa etmeye henüz vakit bulamamakta. Düşünen, sorgulayan, öze dönüşün gereğine inananlar henüz bir varlık gösterememekteler…

Dolayısıyla ciddi Müslümanlar bile konjonktürel gelişmeler, krizler ve kimliklerine yönelik projeler karşısında duygusal, reaksiyonel hareket etmekten, tavır koymaktan öte gidememektedir. Bu durum bir çok olayda kendini gösterdiği gibi Usame bin Ladin’in öldürülmesinde de karşımıza çıktı. Bir arka çıkmaktalar. Ve bunu hep yapa gelmekteler… Müslümanın ve/veya Müslümanların kurduğu kabul edilen bir örgütün iyi niyetle de olsa cihad zannıyla kullandığı ilkesiz şiddet/terör, çeşitli mülahazalarla, onaylanmakta daha ötesi bunu yapanların kendilerinin hazırladıkları elektronik dokümanlara ve mücadelelerinde takip ettikleri çizgiye rağmen şehit ilan edilmekte ve mücadelelerinde Müslümanlara örnek şahsiyet olarak sunulabilmektedir. Ve bu yapılırken ilgili şahıs ve örgüt ile alakalı karanlık noktalar olduğu zımnen de olsa kabul edilmektedir…

Çok açık bir gerçektir ki İslam düşmanları, henüz derli toplu bir görüntü vermeyen; net ve bütüncül bir duruş sergilemeyen Müslümanların saldırgan ve işgalci güçlere karşı kendilerini savunmaları özellikle terör kavramıyla özleştirilmekte ve bunu bilinçli bir şekilde kendi menfur planlarını meşrulaştırmak için gerekçe olarak kullanmaktadırlar. Nitekim işgal ettiği ülkelerdeki insanların bilinçli veya bilinçsiz mücadelelerini terör olarak nitelemekte, kendi tecavüzlerini ise terör ile mücadele olarak kamuoyuna sunmaktalar. Bölgeyi kontrol etmek üzere stratejik bir misyon ile konuşlandırdıkları İsrail’in emperyalizmin yedeğindeki gayri meşru doğumunun Yahudi terör örgütleri eliyle yapıldığı ve işgallerle, şaibeli savaşlarla genişlediği, bugünde bölgenin işbirlikçi yönetimleri ve devlet terörü ile ayakta kalmaya çalıştığı bilinmesine rağmen yurtlarından kovulan insanlarının mücadelelerini terör olarak nitelemekte bu terördevletine kayıtsız şartsız Nitekim Bin Ladin’i hedef alan ve ‘’Geremino’’ adını verdikleri operasyonda Batı medeniyetinin ve onun başat gücü ABD’nin zihniyetini yansıtan bir eylemdir.

Bilindiği gibi “Geremino” 19.yy’da işgalci ABD ordusuna karşı direnişin sembolü haline gelen yerli bir kabile şefinin adıdır. ABD, işgal ettiği bir coğrafyanın yerli unsurlarının kendilerini ve ülkelerini korumak için işgalci güçlere karşı verdiği mücadeleyi terörle özdeşleştiren zihniyetini ‘’Geremino’’ ile ortaya koymuştur.

Kendilerini medeni olarak niteleyen güç odakları ve onlarla aynı zeminde düşünen çevreler, terörü net bir tanımlama ve teröre karşı net bir tavır almaktan ısrarlarla kaçınmaktalar. Aynı zamanda terörün kaynağını beslediği unsurları ve devlet terörünü ya görmezden gelmekte ya da çifte standartla değerlendirmekteler. Özellikle de terörü ortaya çıkaran vasatı, psikolojiyi gündemlerine almamakta ısrar etmekte veya pragmatik bir mantıkla konuya yaklaşmaktalar. Teröre kaynaklık ettiğini iddia ettikleri bölge insanının içinde yaşadığı şartları, temel haklardan mahrum oluşunu, insanlık onurlarının ayaklar altına alınmasını, ezilmişlik duygusunun bu insanlara hâkim olmasını, dolayısıyla bahse konu insanlara bir çıkış yolu bırakılmadığını görmek, anlamak ve anlatmak istememektedirler. Dahası yıllardır devlet terörü uygulayan İsrail’in bundan vazgeçmesi gerektiği ikazında bulunan ve bu ikazlarını değişen dünya ve bölge dengelerinin kendilerine yüklediği misyonla yapan kadim dostları Türkiye Cumhuriyeti’ni bile anlayacak durumda gözükmüyorlar. Anlayanlar ve bunun kendi çıkarları ve yeni bölge politikalarının gereği olduğuna inananlar ise devlet terörü ile işlerini yürütmeyi alışkanlık haline getiren odakları iknada zorlanıyorlar.

İki kutuplu dünya düzenin yıkılmasından sonra kominizim yerine ikame edecekleri yeni düşman konsepti olarak başlangıçta İslam’ı telaffuz eden küresel güçler, bir süre sonra bunun doğru ve etkili bir yol olmadığını fark ederek Müslümanları iki kategoride muhatap almakta yarar gördüler. Birincisi kendi değerleriyle, temel kavramlarıyla daha doğrusu sözde evrensel olarak niteledikleri hususlarla Müslümanların değerlerini ‘’ Ilımlı laik’’ ekseninden telif eden uyumlulaştıran çizgi. İkicisi ise radikal – köktenci diye nitelendikleri… Küresel küfrün, kendisi açısından kullanışlı bu ayrımında radikal unsurları özellikle ilkesiz şiddet kullanan Müslümanlar olarak lanse etmeye çalışmaları, terör örgütü olarak simgeleştirdikleri yapılarla özdeşleştirdiklerini görmekteyiz. Böylelikle küresel güçler, bir taraftan yeni düşman algısını netleştirirlerken diğer taraftan da kendileri için potansiyel rakip olarak gördükleri Müslümanları etkisiz kılmak, sevimsizleştirmek için bunu bir strateji gereği yapıyorlar. Bundan sonra da bu hesaplarının gereğini yapmak, ideolojik savaş tekniklerini kullanarak mücadelelerini güçlendirmekten geri durmayacaklar. Zira ‘’medeniyetler çatışması’’ söyleminin terk edildiği ‘’medeniyetler diyalogu‘’, uzlaşma, hoşgörü gibi kavramların kullanışlı görüldüğü bir eğilimde gözüküyor egemen güçler ve onlarla çatışmadan, hatta temel konuların çoğunda onlarla paralel hareket etmeyi gerekli gören bölgesel taşeronları…

Yeni dönem, Ladin ve el-Kaide ile oluşturmaya çalıştıkları imajın işlevini tamamladığı, küresel güçlerin, Müslümanların yaşadıkları coğrafyaya yönelik işgal ve katliamlarını meşrulaştırıcı fonksiyonuna eskisi kadar ihtiyaç duyulmayacağı bir periyodu cağı ve radikal unsurlara karşı uygulanacak stratejinin de yeni şartlara göre şekilleneceği bir süreç… Bir süredir ABD’nin yeni bölge politikalarının henüz uygulamaya konulamadığını, bu çerçevede bazı sorunlar yaşandığı bilinmekte ve tartışılmaktaydı. Bu zorluklar, bölge şartlarının henüz hazır hale gelmemesi ve İsrail’deki radikal unsurlar ve bunların ABD ve diğer ülkelerdeki destekleyicilerinin ikna edilememesinden, dirençlerinden kaynakladığı, yeni dönemin politikalarının belirginleşmesinin de bu nedenle geciktiği yorumları ağır basmaktadır. Dolayısıyla Ladin’in öldürülmesi, simgesel olarak bir dönemin bittiği, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki gelişmelerle birlikte yeni dönemin belirginleşmeye başladığı değerlendirmeleride yapılmaktadır.

Bu çerçevede “Bin Ladin fiilen ölmüştü. Şimdi de fikren öldü” diyenlerin söylemek istediklerinin ana fikri akıl defterimize not ederek ve Ladin ne zaman öldürüldü? Nasıl öldürüldü? vb. soruları bir kenara bırakarak ABD’nin şeklen de olsa Irak’tan çekilme sürecini tamamlaması, Afganistan’da çekilme niyetini uygulamaya koymaya başlaması, bölgenin yeniden dizaynının gereği olarak İsrail’in yeni stratejik konumunun belirginleşmesi vb. gelişmeleri dikkatle takip etmemiz gerekecektir…

Ayrıca, bizi ilgilendiren boyutlarından çok, diğer boyutlarıyla gündeme gelen Bin Ladin’in öldürüldüğü iddia edilen operasyon tek aktörünün ABD olmadığını da tesbit etmek gerekir. Zira bu operasyon, bölge ile ilgili diğer operasyonlar gibi ABD ile Pakistan’ın iş birliği ile gerçekleştirilmiştir. ABD’nin bölge politikalarında birlikte hareket ettiği ülkelerin diğer bir kısmının operasyondaki rolü de atlanılmamalıdır. Konuyla ilgili olarak Pakistan’da Bayan Butto’nun ortadan kaldırılmasıyla şekillendirilen sembol olarak kullanıldı El – kaide… Bu arada ön siyasi vasatın anlamlılığı ve Pakistan istihbaratının içinde yaşananların da önemli olduğunu belirmeliyiz. Ladin’in ilk ortaya çıktığı dönemde Afganistan – Pakistan – Suudi Arabistan – ABD eksenindeki gelişmeler, bu eksende hareket eden ve çoğu aşiret asabiyetine sahip örgütlerin devrimle birlikte ortaya çıkan İran’a yönelik hayırhah olmayan yaklaşımları, Taliban’ın desteklenmesi ve diğer örgütleri alt ederek Afganistan’a hakim olması ve devamındaki gelişmeler ne kadar önemliyse bölgede bir süredir devan eden gelişmeler de o kadar önemlidir. Ve bu gelişmeler küresel küfrün belirlediği esaslar çerçevesinde olmaktadır, ne yazık ki…

Usama Bin Ladin ve el-Kaide

Ladin, dünya kamuoyunun önüne, ilk önce, Afganistan – Pakistan – Suudi Arabistan ekseninde komünist Rus işgalcilerle savaşan bir mücahit olarak çıktı. Sonrasında ABD-Pakistan yapımı bir organizasyon ile gündeme gelen Taliban, diğer mücahit gurupları alt ederek Afganistan’a hakim oldu. Ladin de Taliban hakimiyetindeki Afganistan’da yaşamaya devam etti. Ne olduysa 11 Eylül 2001’den sonra oldu. Uluslar arası ilişkilerde de bir dönüm noktası kabul edilen kimin /kimlerin gerçekleştirdiği hususunda çeşitli tezlerin söz konusu olduğu, ama ciddi bir planlanma ve içerden yardım olmadan başarılması imkanının güç olduğu ABD’deki ikiz kulelere yapılan saldırıyla birlikte Ladin ve el-Kaide terörist ve terör örgütü olarak kamuoyuna sunuldu. Yaklaşık on yıl süren bir dönemde el-Kaide ile mücadele gerekçe gösterilerek operasyonlar yapıldı: Afganistan işgal edildi; Pakistan’ın ulus devlet yapısını zorlayan müdahaleler eylemler yapıldı. ABD’nin işgal, katliam ve devlet terörünü meşrulaştırıcı birleyici savaş doktrini gereği ABD’nin büyütüp güçlendirdiği Saddam oyuna getirilip nükleer silah yapmaya çalıştığı gerekçesiyle Irak işgal edildi. Irak’ta da meşrulaştırıcı gerekçe terörle mücadele ve bu ülkeye demokrasi getirmekti. Zamanla oyun ortaya çıktı… ABD ve küresel güçler arzuladıkları sonuca tam olarak ulaşamadılar. Ve Bush’un son dönemlerinde başlayan yöntem değişikliği, 2008’de girdiği başkanlık yarışıyla birlikte Afganistan ve Taliban sorunu üzerine odaklanan Obama, dünya kamuoyuna verdiği mesajlarla yeni bir dünya vaat etse de bazı odakları ikna da zorlandı. Aslında Obama’nın farkı sadece yöntem değişikliğiydi. Ama bunu bile belirginleştirmede sıkıntı yaşadı. Bu nedenledir ki Obama için, ABD’nin yeni stratejisi için önemli bir adım… Bin Ladin’in ölümünden sonra Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da yaşanan değişim ve dönüşüm rüzgarı ve demokrasi çağrısının daha da güçlenmesi, ‘’ılımlı laiklik’’ ekseninde oluşturulmaya çalışılan sözde evrensel Batılı değerlere Müslümanların değerlerini uyumlulaştırma esasına dayanan modelin daha güçlü bir şekilde öne çıkarılması muhtemel gözükmektedir. Şüphesiz dünyada terör olgusunu kendi amaçlarını meşrulaştırmak için kullanan ve işgal ettiği bölgelerde devlet terörünün en acımasız örneğini sergileyen ülkeler ABD ve İsrail’dir. Ancak ‘’Ilımlı İslam’’ yorumuyla küresel odakların önünü açan gelişmeler ve kullanılan ilkesiz şiddet teröre karşı net bir tavır belirleyemeyen Müslümanlar da sorumluluğu küresel güçlere atarak işin içinden sıyrılamaz. Kendilerini İslam ile tavsif edenler, küresel küfrün projelerinin içinde yer alarak, ABD ve müttefiklerinin yeni hakimiyet yönetimlerine karşı net bir tavır koyamayarak bölgedeki gelişmelerde önemli paya sahiplerdir.

Ayrıca, küresel küfür karşısında verilmeye çalışılan mücadeleyi doğru bir zemine oturtamayan ABD’nin temelde aynı olmakla birlikte “yumuşak gücü” önleyen yönetimin uygulanmasında onunla birlikte hareket eden iş birlikçi çevrelere karşı çeşitli gerçeklerle net bir tavır oluşturamayan Müslümanların da tavırlarını tekrar gözden geçirmeleri gerekmektedir. Küresel küfrün projeleri, politikaları ve kendilerini meşrulaştırıcı propagandaları karşısında duygusal ve reaksiyonel tepkilerle bir yere varılması mümkün değildir. Üstelik bu yaklaşımlar, sadece bugün kimliğimizi net bir şekilde ortaya koymaktan uzak olmanın ötesinde İslami hareketin geleceği açısından da önemli eksiklerdir. Ladin’in öldürülmesiyle bir kez daha görüldü ki değerlendirmelerimize, tavırlarımıza reaksiyonel ve duygusal unsurlar hakim durumda. Oysa kişi ve örgütleri değerlendirmede öncelikle onların temel tercihlerine, küfür karşısında konjonktürel olmayan net bir duruş sergileyip sergilemediklerine, İslami hareketin geleceğini de ipotek altına alan, en azından yanlış algıların kuvvetlenmesine neden olacak yanlış yöntem kullanıp kullanmadığına ilkesel olarak bakmak zorundayız. Ana kaynağımız ve orda hatırlatılan en güzel örneklerin konjonktürel olmaktan çok ilkesel, uzun vadeli ve sonuca odaklanmaya değil sürecin gereğini yerine getirerek tevekkül eden çizgilerinde yürümek durumundayız. Bu bizim için bir tercih değil, inancımızın gereği, sorumluluğumuzdur. Hiç unutmayalım ki İslam, terörü ilkesiz şiddeti bir araç olarak kesinlikle meşru görmemekte, reddetmektedir.

Evet, Usame bin Ladin’in öldürülmesiyle emperyalist güçler bayram yapmakta; sömürüye işgale maruz insanımız da karışık duygular içinde.  Müslümanlar küresel küfrün sevinci ve rejimin ‘’gülen yüzler’’in çeşitli mülahazalarla onlarla paralel düşmeleri karşısında elbette tepki gösterecekler. Ancak bu tepkiler, söz konusu şahıslar ve peşinde gidenlerin giderek netleşmiş çizgilerinden bağımsız olarak değerlendirilmemeli. Bizce aceleci, duygusal ve reaksiyonel bir zemine kaydırılarak; karanlık noktaları fazla, küresel odaklarla ilişkilerini de konjonktürel tavır sergileyen, yöntem konusunda netliğe ulaşmamış insanları, küfre karşı savaşıyor gerekçesiyle şehit, Allah yolunda mücadelede örnek olarak sunmamız doğru bir tavır değil.

Küresel küfür ve işbirlikçileri için kendi çıkarlarına aykırı hareket eden, hâkimiyetleri önünde engel olarak gördükleri örgüt ve/veya devlet teröristtir. Bu sapkın bakış açısına Müslüman’ın prim vermesi kesinlikle düşünülemez. İşgalciler, himaye ettikleri örgütler ve devlet eliyle terör uyguladıkları, ülkelerinden sürüp göçmen durumuna düşürdükleri insanların, topraklarını savunmak, temel haklarını kazanmak adına mücadelelerini terörizm, işgallerini, hâkimiyetlerini devam ettirmek adına uyguladıkları her türlü katliamı, tecavüzü ve ilkesiz şiddeti terörü de terörle mücadele ve barışı tesis etmek olarak nitelemekteler. Bu patolojik hastalıklı, durumu karşısında ülkesi işgal edilmiş, temel hakları elinden alınmış, her an insanlık onurunu ayakları altında çiğnenen mazlumların, başka bir çıkış yolu bulamaması nedeniyle kontrolsüz, reaksiyonel çıkışlarını anlamamız mutlaka gereklidir. Ancak, küresel küfrün zulmünü meşrulaştırmak için gerekçe gösterdiği bu yöntemleri onaylamak, örnek bir mücadele olarak sunmak yerine onların ellerinden tutup, sahih bir mücadeleyi birlikte gerçekleştirmemiz gerekmez mi ? Aksi taktirde onlara iyilik yapmadığımız gibi İslami hareketin ilkesel niteliklerinden hızla uzaklaşarak geleceğimiz de tehlikeye atmış oluruz…

Kendilerini İslam ile tavsif eden birileri, iyi niyetle de olsa cihad zannıyla ilkesiz şiddet kullanmakta teröre başvurmakta. Daha da ileri giderek bunu savunmak için gerekçeler ortaya koymaktadır.

Oysa cihad; cehdin, bir Müslüman’ın, meşru bir hedefe ulaşmak için meşru yöntem ve araçlar kullanarak ortaya koyduğu bütün gayretin seferber edilmesidir. Davetten kitâle kadar değişik aşamaları söz konusudur. Canını cennet karşılığında ortaya koymayı gerektiren cihad, ‘’başkalarını cehenneme göndermekten’’ çok insanların gerçeklerle/vahiyle buluşmasının önündeki engelleri kaldırmak adına yapılır. Bir kısım insanın temel haklarına tecavüz bahse konuysa, insanların iradelerine ipotek konuluyorsa bu ve benzeri cürümleri engellemek üzere yapılan savaştır. Velhasıl küresel küfre karşı verilen topyekun savaştır cihad.

Müslümanların anlaşılabilecek tavır ve eylemleriyle onaylanacak, bayraklaştırılacak olanlarını iyi tefrik etmeliyiz. Ve bunu bazı hassasiyetlerimize ve kaygılarımıza feda etmemeliyiz…

“Ey iman edenler! Doğrusu Hahamların ve Rahiplerin bir çoğu insanların mallarını batıl yoldan yerler. İnsanları Allah’ın yolundan çevirirler. Altın ve gümüşü biriktirip te Allah yolunda harcamayanları can yakıcı bir azapla müjdele” Tevbe/34

NOT:Bu yazı geçmiş dönemde yayınlanmış olup güncelliğine binaen sitemizde tekrar yayınlanmıştır.

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir