GenelYazarlardanYazılar

“Kur’an Bize Yeter” Diyenler Ne Demeye Çalışıyorlar

İfrat ve tefrit,  iki uç konuyu ifade için kullanılan bir kelime olduğunu hepimiz biliriz. Fakat hayatta insanın en çok yaptığı hatalardan biri de bu yanlışa düşmek olmuştur. Anlam olarak her ikisi de olumsuzluk içermektedir. İslam bir konuda ne ifrata ne de terfide rağbet etmiştir. Çünkü işlerin en hayırlısı orta/vasat olandır. Kur’an’dan dersini Alan Resulullah da bu konuda : “Hayrul umuru evsatüha – işlerin hayırlısı vasat olandır” buyurmuştur. Çünkü kendisi de bu konuda acı bir tecrübe yaşamıştı:  Kendisinden bir elbise isteyen kimseye üzerimdekinden başka elbise yok deyince, o da üzerindekini istiyorum demiş, Resulullah da örtünün altına girmiş elbisesini de çıkarıp isteyene vermişti. Bunun üzerine Rabbi şu ayeti göndererek durumu düzeltmişti:

“Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme, büsbütün de açıp tutumsuz olma, yoksa pişman olur, açıkta kalırsın.” (İsra 17/29)

Böylece yapılan cömertlik adına tasadduk etmekte olsa kendinizi muhtaç duruma düşürecek bir davranışı İslam asla tasvip etmez.  İslam’ın inananlarına önerisi her şeyi makul ölçüler içerisinde yapmaktır.

Yine Resullullah, malının hepsini tasadduk etmek isteyen kimseye; “böyle yapma yarısını veya üçte birini ver. Mirasçılarınızı zengin bırakmanız fakir bırakmanızdan daha hayırlıdır” buyurmuştur.

Hiçbir konuda yapılan aşırılıklar hayır getirmez. Aşırı yemek nasıl insan için zarar verirse;  bedenin ihtiyacını karşılamayacak kadar az yemekte bir o kadar zarar verir.  Faydalı olan ise helalinden ihtiyacınız kadar yemektir.

Diğer  konularda da durum bundan farklı değildir.  Allah kulunun vüs’atini bildiği için onun fıtratına uygun olanı emretmiş veya yasaklamıştır. Resulullah din konusundaki aşırılıkları asla tasvip etmemiş ve şöyle buyurmuştur:

“Din işlerinde aşırı gidenler yok olmuşlardır” buyurur ve bu sözü üç kere tekrarlamıştır. (Müslim, İlim-4)

“Dinde aşırı gitmekten sakının. Sizden öncekiler dinde aşırı gitmelerinden helak olmuşlardır.” (Ahmed bin Hambel, Müsned, I. 125)

Müslümanların bizzat kendileri vasat bir ümmet kılındığı vurgusu yapılmaktadır:

Ve işte böylece Biz sizi vasat / mutedil, örnek bir ümmet kıldık ki, insanlar nezdinde Hakk’ın şahitleri olasınız ve Resul de sizin hakkınızda şahit olsun. Daha önce yöneldiğin kıbleyi tekrar kıble yapmamızın sebebi, sırf  Resulün izinden gidenlerle ondan ayrılıp gerisin geriye dönecekleri meydana çıkarmak içindi.  Gerçi bu oldukça ağır bir iştir. Ancak Allah’ın doğru yola erdirdiği kimseler için sorun teşkil etmez. Allah imanınızı zayi edecek değildir. Çünkü Allah insanlara karşı pek şefkatlidir ve çok merhametlidir.” (Bakara 2/143)

Vasatı / itidali kaybetmenin sonuçlarını gördükten sonra esas konuya gelmek istiyoruz.  “Kur’an bize yeter” sloganıyla ortaya çıkan insanların niyetlerini sorgulamak bizim işimiz değildir. Ancak yapılan yanlış rivayetlere karşı bir tepki olarak böyle bir çıkış da, beraberinde bir takım yanlışları getirmektedir. Söylemlerinde gördüğümüz kadarıyla Kur’an’ın kendisine gönderildiği Resulün adı anılmıyor, örnekliğinden bahsedilmiyor, yaşamış olduğu sünneti gale alınmıyor.  Söylemeye dilimiz varmıyor ama  sanki Kitap gökten zembille inmiş bunlar da teslim almışlar gibi davranmaları hiç hoş durmuyor!..

Bu kitabı teslim alan bir elçi, 23 yıl yaşayıp tatbik eden bir Resul, onunla bu uygulamaya tabi olan bir nesil vardır. Bunların hiç birisini yok sayamazsınız. Bu tecrübeyi, bu yaşanmışlığı yok sayamazsınız. Bu uygulamadan bir takım doğruların fili, sünnetin bizlere ulaştığını görmezlikten gelemezsiniz.  Buna gözünüzü ve kulağınızı kapamakta;  en az Kur’an’ın ilkesel kıstaslarını kullanmadan Kur’an’a göre metin tenkidi yapmadan tüm rivayetleri kabul etmek kadar yanlıştır.

Evet dinin tek kaynağı Kur’an’dır. Her anlayış ve davranış kimden olursa olsun Kur’an’a götürülmeli ve onun onayı alınmalıdır. Ondan onay almayan hiçbir söz, eylem ve anlayış meşru kabul edilemez. Buna kimsenin söyleyeceği bir şey olamaz.  Ancak Allah’ın elçisini devre dışı bırakan bir anlayışın da, Kur’an’la ilgisini kurmak mümkün değildir. Allaha ve resulüne iman etmek birlikte zikredilmektedir. Allah ile resulün, resul ile Kur’an’ın arasını ayıramazsınız. Nisa 150. Ayetinde bunu yapanlar kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr etmekle suçlanırken aynı surenin 152. Ayetinde : “Allah ve peygamberlerine iman edip onların birini diğerinden ayırmayanlara; işte onlara Allah mükâfatlarını verecektir. Allah Gafurdur, Rahimdir” buyrulmaktadır.  Allahın resulünü görmezden gelen mealcilerde aynı hataya düşmüşlerdi.  Bu konuyu daha önce defa atla yazmıştık. “Kuranı anlamanın önündeki en büyük engel türedi mealciliktir” diye.  Mealciliği meal okumakla karıştırmayalım. Elbette her millet kendi dillerine çevrilmiş meallerden okuyarak Kitabını anlayacaktır. Mealciler ise Resulü devreden çıkartarak görmezlikten geliyor, onu bir postacı gibi telakki ediyorlardı.  Mealini okudukları ayetleri kendi anlayışlarına göre yorumlayarak kendilerince hüküm çıkartıyorlardı. Bunun sonucu beş vakit namazı bile Resulün rükulu, secdeli, kıyam ve kıraati ile kılınmasını görmezden gelip; “namaz duadır onu da istediğimiz zaman yatarak, oturarak, yürüyerek, ayakta durarak yaparıza” bağlamışlardı.  Onlar için şu cümleyi kurmuştuk:  Allahın elçisini görmeyenleri bizde görmeyiz. O nu saymayanları biz de saymayız sayamayız.

Eğer amacımız Allah’ı razı etmek dini doğru yaşamak ise ki, müminlerin başka bir amacı olamaz. O zaman yapılması gereken Resule tabi olmaktır.  Dini onun yaşadığı gibi yaşamaya çalışmaktır. Resul bunu 10 yıl Medine de devlet olarak dinin her türlü uygulamasını yapıp yaşayıp göstermiştir. Din adına ibadet adıyla yaptığımız bir davranış Resulün yaptığına uymuyorsa, bu davranışın ibadetle ve dinle bir ilgisi olamaz. Bu sadece sizi tatmin eden bir ritüel olmaktan başka bir şey değildir. Kureyş’in müşrikleri Resule; biz de Allah’ı seviyoruz dediklerinde, Allah Teâlâ şöyle cevap veriyor:

“De ki, siz gerçekten Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok esirgeyici ve bağışlayıcıdır.” (Ali İmran 3/31)

Bizim de söylemeye çalıştığımız budur. İfrat ve tefritte seyreden kardeşlerimize  Rabbimizin kitap ehline yapmış olduğu çağrıyı hatırlatıyoruz:

“De ki: Ey kitap ehli! Sizinle bizim aramızda ortak olan bir söze geliniz. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmayalım. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, deyin ki: Şahit olun biz Müslümanlarız.” (Ali İmran 3/64)

Şimdi bu teklifi biz” ehli kitaplar” da kendi aramızda uygulayalım ve diyelim ki; ana kaynak Kur’an olduğuna göre, bu kitabı aramızda hakem yapalım. Gelen tüm rivayetleri Kur’an’a arz edelim. Ona uygun olanları alalım uygun olmayanları da bu söz Resulün sözü olamaz. Çünkü Allah’ın Elçisi kendi kitabına uygun olmayan bir sözü söylemez. Bu söz, rivayet edenler tarafından değişikliğe uğratılmış olabilir gerekçesiyle bırakalım. Hafızayı beşer nisyan ile melüldür. Unutmuş olabilir, yanlış anlamış olabilir, yanlış nakletmiş olabilir. Bunların hepsi hadisler toplanırken yapılan tenkitler rivayet zincirinde bulunan şahısların güvenilir olup olmadıklarına bakılarak yapılmıştır. Ancak yapılan tenkitler metin üzerinden yapılmamıştır.  Bu bizim yumuşak karnımız ve eksikliğimizdir. Bu konuda ölçümüz Kur’an olsun gelen rivayet Kur’an’a götürelim.  Ondan onay alanları alalım.  Alamayanları da bırakalım.  Böylece rivayetler konusunu hallederek yolumuza devam edelim. Bizim derdimiz Allah’ı razı etmek olacağına göre Kur’an onaylı bir anlayışı hayata geçirmeye çalışalım.

İtikat ve ibadetlerin dışında bizden önce yaşanmış hayat tecrübelerinden, bilim ve teknolojiden, tıptan ve astronomiden,  tarihten ve edebiyattan istifade etmenin de yolunu açalım.  Kur’an bize doğru düşünmenin, doğru ilaha inanıp ibadet etmenin, yolunu öğretir. Eşyayı doğru tanıyıp ondan insanlığın yararına istifade etmenin yollarını bulmaya çalışalım.  Rabbimizin buyurduğu gibi; afakta ki ve enfüste olan ayetleri de tanıyıp anlamaya çalışalım.  Bu hususta Akletmeyi, tefekkür etmeyi, tefekkuh etmeyi, teemmül etmeyi ve tedebbür etmeyi yeniden hayata geçirelim. Birbirimizi dinlemeye, anlamaya, anlaşmaya çalışalım.  Şunu iyice bilelim ki bizler birbirimizi anlayıp dinlemez isek bizi de kimse anlayıp dinlemez. “İslam aleminin” içinde bulunduğu paramparça oluşunun sebebi birbirimizi anlamayışımız, anlaşamayışımızdır. Bu halimizin kimlerin işine yaradığı konusunun düşünülmemesi de yaraya tuz ekmektedir.

Şimdi sayalım: Kur’an’cılar, Hadis’çiler, Ehli Sünnetçiler, Şiacılar, tasavvufçular, Cemaatçiler…  ila ahir guruplar söyler misiniz sizi  Allah’ın kitabından başka  birleştirecek ortak bir zemin var mıdır?  İnsanlık tarihi boyunca bu zemini Allah elçileri eliyle insanlığın önüne koymuş ve bunun üzerinde birleşmeye, kaynaşmaya, birbirimizi sevip saymaya, Allah ve resulüne itaat etmeye ve bundan razı olmaya çağırmış:

“Ey iman edenler! Allah’tan, O’na yaraşır şekilde korkun ve ancak Müslimler olarak can verin.”

“Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a/Kur’an’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O’nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah, doğru yolu bulasınız diye ayetlerini size böyle açıklıyor.”  (Ali İmran 3,/102-103)

Bu çağrıya uyanlar kurtulmuş uymayanlar ise helak olmuştur. Şimdi şapkamızı önümüze koyup düşünelim!  Bu çağrıyı gale alıp felaha mı, almayıp helaka mı? Karar sizin!..

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir