
“Müslümanlar”ın İlkeli/Nebevi Mücadeleden Uzaklaşma Ve “Reel Politika”Ya Teslim Olma Süreçleri
Ocak 2017 Yorumu
-Gannuşi örnekliğinde bir değerlendirme-
Neredeyse kırk-elli(yoğunlukla yirmi-otuz) yıldır küresel ve bölgesel değişimin yaşandığına ve bunun tezahürlerinin giderek belirginleştiğine sahit olmaktayız.Kendilerini İslam ile tavsif edenlerin büyük çoğunluğu, giderek artan oranda düşünsel değişim (ki maalesef bu değişim “ilkesiz” nitelikli bir değişim) yaşamakta, en vahimi de bunların içinde giderek belirginleşen oranda, “öze dönüşçü çizgiden, nebevi yöntem tercihlerinden” rücu edenlerin yer almakta oluşudur…
Küresel değişime paralel olarak, bölgesel değişim ve dönüşüm süreçlerinin büyük bir kısmının, Müslümanların merkezde olduğu projeler, politikalar ve stratejiler bağlamında gündeme geldiği bir gerçeklik.Söz konusu değişim süreçlerinin siyasi sonuçlarından önce düşünsel değişim süreçleriyle gündemimize gelmiş olması ve bu sürecin düşünsel boyutunun kaçınılmaz olarak “siyasi duruş”ları, “siyasi duruş”lardaki farklılaşmanın da düşünsel netliği etkilemesi kaçınılmaz hale gelmektedir. Üstelik tüm bunlar yaşanırken, çoğu zaman ilkesiz bir düzlemde değişim ve dönüşümler, insanımıza doğru aktarılmamakta, gerçeklerle algılar arasındaki fark her geçen gün büyümekte.Öyleki reel şartların aldatıcı cazibesi sürecinin okunmasında ciddi hataları beraberinde getirmektedir.İnsanlarımıza yön veren, onlara liderlik yapan düşünce ve siyaset adamlarının büyük bir ekseriyeti, “ikbal beklentileriyle ideolojik/dini kaygılarını telif”de sınır tanımadıklarını ve bunlara karşı düşünsel ve siyasal duruşlarıyla net bir tavır almaları gerekenlerin de , çoğu zaman, “siyasal duruş”larını/yöntem tercihlerini netleştirmekte zorlandıklarından insanımız “sistem-içi” mücadeleye savrulmakta, bu da düşünsel değişimlerin “ilkesiz” bir düzlemde oluşmasına zemin hazırlamaktadır.Ve ne yazık ki, bu fasid döngü, kendilerinin, daha önceki temel referanslarına veya bağlamından kopartarak farklı yorumlara tabi tuttukları düşünsel temelleriyle ilgili ciddi sorgulama yapmalarını, ilkeli bir değişim süreci yaşamalarını da engellemektedir.Düşünce ve yöntemin ana ilkelerini öne çıkarmak, öncelikle buradan “ilkeli” bir değişim süreci yaşamak yerine dönemsel şartların aldatıcılığına, insanlarımızda zamanla oluşan hassasiyetlere vurgu yapılarak, esas konu başka zeminlerde ele alınmaktadır.Dahası, bu süreci yaşayanlar söz konusu değişim sürecinde küfür ve şirk sistemleri/rejimleri içindeki muhaliflerine gösteremedikleri hiddeti, düşmanca yaklaşımları içlerinden çıktıkları camialardan esirgemeleri de ciddi bir açmaz oluşturmakta…
Bilindiği üzere, Batı toplumunun, yaşadığı bir tecrübenin sonucu olan din savaşlarını durdurmak adına üzerinde mutabakat sağladıkları ve Modernist düşüncenin esaslarından olan laikliğin Batı açısından önemi inkar edilemez.Pekiyi, Tevhidi esasta yükselen, temel referansı, “korunmuş” olan Allah’ın kitabı Kur’an olan bir dini, Müslümanların sorunlu tarihini tersten okuyarak nasıl laikliğin değişik versiyonları düzleminde ele almaya cüret edilmekte?…Ve, Muaviye ile başlayan ana kaynaktan hızla uzaklaşma, Kur’an merkezli dinin, iktidar/saltanat merkezli hale dönüştürülme sürecinin tezahürleri bizlere gündem olarak dayatılmakta…Müslümanların “öze dönüş” çabalarının, iç ve dış nedenlerle, olması gereken aşamaları kaydedememesinin sıkıntıları yaşanmakta…Lakin Müslümanların temel sorunlarının çözüm yolu belli iken neden Batı düşüncesinin ilkeleri, değerleri ve kavramları zemininde bir çıkış aranmakta.Üstelik bu yanlıştan, esasta sapmalarda ısrar edilmekte?…
Oysa, hepimiz çok iyi bilmekteyiz ki, sorunlarımızı doğru tanımlamaz, doğru anlamaz, doğru anlamlandırmaz, doğru kavramsallaştırmazsak doğru bir “duruş” sergilememiz mümkün olmayacaktır…Tam tersine, yine hatalı okumalar, kavram kargaşası, Müslümanların düşünsel netlikten uzaklaşmalarına, küfür ve şirk rejimlerinde “sistem-içi” mücadele yöntemiyle çıkış arayışlarına neden olmaktadır.
“REEL POLİTİK’E TESLİMİYETTE” GANNUŞİ ÖRNEĞİ
Ne yazık ki “ilkesiz” değişim süreçleri yaşayarak reel şartlara teslim olan liderlerin “sistem-içi” mücadelede çıkış aradıkları bir toplumda, hatta stratejik öneme sahip bir coğrafyada yaşamaktayız.Bahse konu liderlerden biri olan Raşid Gannuşi’yi bir örnek olarak dikkatlerinize sunmamızın nedeni ise, Müslümanların bu sapkın çizgiyi anlamalarında, Gannuşi’nin düşünsel ve siyasal savrulma sürecinde bazı dönemlerinin daha belirgin olması ve diğerlerine göre savrulduğu çizgiyi ortaya koymadaki netliğidir…
Tunus Nahda Hareketi lideri Raşid Gannuşi, 1941 doğumlu; 1967 sonrası Suriye’deki Müslüman Kardeşler Teşkilatı ile temas kurmuş…1969’da Abdulfettah Moro’nun öncülüğünde bir gençlik örgütü olarak kurulan, 1971’de Kur’an’ı Muhafaza Derneği adı altında faaliyet gösteren bu hareket, 1979’da benzer örgütlerle bir araya gelerek “İslami Yöneliş” adıyla faaliyetlerine devam ederler…Gannuşi ve arkadaşlarının 1981’de bir siyasi parti kurmak üzere İçişleri Bakanlığı’na dilekçe vermelerinden sonra örgüt üyelerinin yasadışı faaliyet gösterdikleri gerekçesiyle tutuklanmaları gündeme gelir…
Önce İhvan’ın düşünce atmosferinden etkilenen İslami Yöneliş Hareketi, 1979’daki İran İslam Devrimi ile sarsılır; Tahran’daki ABD Büyükelçiliği’nin işgaline destek verir…
Burgiba’nın halefi Bin Ali’nin 1988’de ekonomi ve siyasette liberal politikalara yönelme zorunluluğu duymasıyla ortaya çıkan siyasi atmosferde daha önce tutuklanan İslami Yöneliş üyeleri serbest bırakılır…Sistemin yasal sınırları içinde örgütlenme imkanına sahip olan örgüt, Nahda Hareketi adıyla yeniden bir siyasi parti kurmak ister.Nahda ile Bin Ali arasında bir mutabakat metni imzalanır…Hareketin lideri Gannuşi de şiddeti reddettiklerinin açıklamasını yapar…Ne var ki daha sonraki gelişmeler 1989 seçimlerine hazırlanan Nahda Hareketi’nin karşısına yeni engeller/yasalar çıkarır…Bunlara rağmen örgüt, bağımsız adaylarla milletvekilleri elde eder…Ama Gannuşi için sürgün dönemi de başlamaktadır.1981’de 11 yıllık cezası başkanlık affına uğrayan Raşid Gannuşi, önce Cezayir’e, oradan Sudan’a, bir müddet sonra da İngiltere’ye geçer…Ve 21 yıl devam eder sürgün hayatı…Bu süreçte Sudan hükümeti Gannuşi’ye diplomatik pasaport verdi…İngiltere’nin ise (1993’de) siyasi iltica hakkı tanıdığı Raşid Gannuşi, “devlet ve hükümet başkanlığına aday olmayacağını, Nahda Hareketi’ni yeniden organize etmek istediğini” deklare etti…2012’de İngiltere Kraliyeti “Chatnam House” Özgürlük Ödülü’nü alan Gannuşi, malum çevreleri etkileyen kitap makale ve konferanslarıyla öne çıkmaya başladı…
Tunus’a döndükten bir süre sonra, NHP’nin 10. Genel Kongresi’nde, bir kez daha genel başkan seçilmesi vesilesiyle konuşan Raşid Gannuşi, partinin “siyasi işler ve dini faaliyetleri birbirinden ayırma” kararı aldığını deklare etti; parti kongresi de bu kararı onayladı…Söz konusu karar, Ortadoğu’daki İslami referanslı hareketler için bir ilk olma özelliğine sahip.Aslında uzun süreden beri kendilerini İslam ile tavsif eden yapıların, “sistem-içi” mücadele tercihleri, dolayısıyla siyasi duruşlarıyla mevcut rejimlerle uyumlu hale gelme süreçlerinde bu bir eşik oluşturmuş da oldu…
Gannuşi, süreç içerisinde tüm yaşadıklarını ve geldiği çizgiyi şöyle yorumlamakta;
“Bizler gelişen bir hareketiz.Kendi hatalarımızı dile getirmekten utanacak bir hareket değiliz.Her şeyden önce beşeriz.Nahda Hareketi, yetmişli yıllardan bugüne gelişmekten hiçbir zaman geri kalmamıştır…Kimliğin tehdit altında olduğu dönemde kimlik için mücadele veren akaidi bir hareketten, totaliter rejime karşı demokrasi için mücadele veren protesto hareketine ve oradan da İslami referanslara ve değerlere sahip ulusal, demokratik Müslüman bir partiye dönüşmüştür.”…
“Siyasal İslam”dan Müslüman Demokrasiye evrildiği gibi absürd, eklektik ve kavram kargaşasıyla malül bir yaklaşımla kamuoyuna sunulmaya çalışılan Raşid Gannuşi; son gelişmeler sadedinde “Arap dünyasınının bir demokrasi mücadelesi verdiğini, bu mücadelenin Tunus’da başarılı bir şekilde sürdürüldüğünü” iddia etmekte…15 Temmuz darbe girişimi sorulduğunda Gannuşi’nin; “Demek ki Türkiye’de demokrasi henüz yeterince yerleşmemiş” dediği de aktarılmaktadır…
Azzam Temimi’nin 2001’de yayımlanan ve Gannuşi’nin düşüncelerini konu alan kitabının adı da; “İslamcılık İçinde Bir Demokrat”.Keza Fransız gazetesi Le Monde’a verdiği bir röportajda Raşid Gannuşi’nin övünçle söylediği şu sözler, ne demek istediğimizi daha da netleştirmektedir.Söyleşide Tunus’un politik arenasında artık “siyasi İslam”a yer olmadığını vurgulayan Gannuşi, kendilerini de “Müslüman demokratlar” olarak nitelemektedir…
Dahası…Daha doğru bir ifadeyle, düşünsel sapmasının bulanıklaştırdığı siyasi duruşu, siyasi duruşunun etkilediği düşünsel savrulmanın etkisiyle Raşid Gannuşi’nin, Tunus’un eski diktatörü/Ata’sı Habip Burgiba ile ilgili söyledikleri onun Batı zihniyetinden ne kadar etkilendiğini ve çok ciddi duruş sorunu ile malül olduğunu göstermektedir: “Burgiba büyük bir şahsiyetti.Onu tarihimizden silip atamazsınız.O, Tunus’u özgürlüğüne kavuşturan bir harekete önderlik yaptı.Bunu reddetmem, realite bu.”…
Esasında, kendisi ve benzer süreçleri yaşayanların “ilkesiz değişim” süreçlerini meşrulaştırma çabasıyla söylendiğini düşündüğüm, ‘Seyyid Kutub’un eserlerini “geriye doğru” okumanın daha yararlı olacağını’ iddia eden Gannuşi, ‘bundan sonra mücadele, laikler ile Müslümanlar arasında gerçekleşecek’ iddiasında bulunmaktadır…Ve laikleri, ‘İslam’a savaş açanlar’ olarak nitelerken laikliğin tüm versiyonlarını “tek”e indirmeye çalıştığı gibi “savaş”ı da kaba savaşa (hard power’a) indirgemekte, Müslümanlara yönelik “ideolojik savaşı”/zihniyet kuşatmasını görmezden gelerek misyonunun gereğini yapmaktadır…
Tüm bu gerçekler ortadayken, bölge insanları başta olmak üzere Müslümanlara yönelik hard power(kaba savaş) ve soft power(yumuşak güç kullanılarak yapılan savaş) ile saldırılırken, birilerinin bizlere/ “durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak” diyenlere, “Müslümanca”/Kur’an referanslı cevaplar vermeye tenezzül dahi etmiyor olmaları manidardır…Hatta kendilerinin “şirk ve küfür” düzeni içindeki konumlarını sorgulamak, hakikat arayışının gereğini yerine getirmek yerine kendilerini uyaranlara, “Fildişi kulelerde İslamcılık oynayanlar” diyerek saldırmaktan çekinmiyorlar.”Sistem-içi”nde birlikte oldukları, parti çatısında ortak hedefler peşinde koştukları farklı ideolojik duruşu olanlara gösterdikleri toleransı bile “kardeş”lerinden esirgiyorlar…
Halbuki, düşünsel ve siyasal duruşlarımızı, Kur’an ölçütlüğünde gözden geçirmeden, “reel politik” kışkırtmalara, beklentilere kapılmadan, Resullerin örnekliğini, bu örnekliklerdeki ilkesel hususların hayati öneme sahip olduğunu tekrar tekrar hatırlamadan, birbirlerimizin velisi olmadan “süreç odaklı” mücadele veremeyiz, bunu unutmayalım…Tarihi bir kırılma döneminden birini daha yaşamaktayız.Böyle bir dönemde Müslümanların düşünsel ve siyasal duruşlarındaki netlik, hem kendi gelecekleri, hem de tüm mazlumların beklentileri için stratejik öneme, hayati özelliğe sahip olduğunu da gözden kaçırmayalım…Unutmayalım ki “duruş”umuzdaki netlik, varacağımız hedefin netliğini de tayin edecektir…
Önemli Notlar:1) Reel şartların aldatıcı cazibesinin fluluğunda/bulanıklığında “Müslüman”ların gözlerini üzerlerine diktiği iki bölgesel güç, (Anayasalarındaki ideolojik/dini farkları net olan) iki devlet söz konusu.Bunlardan biri, ‘siyasi bir devrim’in mirasçısı, takipçisi, hatta ikmal ederek devam ettiricisi olduğunu söyleyen İran…Ki, ne yazık ki Humeyni sonrası dönemde, İslam’ın ilke ve değerlerinden çok dönemsel gelişmelerin açtığı alanda sürüklenen, “reel politik”e teslim olan, ilke ve değerlerden uzak, İran-Ulus devleti, stratejik hedefleri için her şeyi yapar bir görüntü vermektedir.Ve son yıllardaki Irak-Suriye eksenindeki politikalarıyla insaflı, adaletli bir şekilde şahitliğini yapmaya çalışan Müslümanlar nezdinde tüm kredisini tüketen bir İran yönetimi…Son tahlilde, ulaşmaları zor ama farzedelim ki hedeflerine ulaşsalar dahi küresel küfür ve şirk güçleriyle ittifak yapmadıkları sürece ellerinde tutamayacakları stratejik “direnç hatları” için yaptıkları zulmün bataklığında boğulmaktan kurtulamayacağının farkına varmasını temenni ettiğimiz, hatasından dönerek tekrar Müslümanların umudu olma yolunda ilkesel adımlar atması beklenilen “İran İslam Cumhuriyeti”…
Diğeri ise, (Ilımlı) Laik-Demokrat, Batıcı, NATO üyesi Yeni Türkiye Cumhuriyeti…İdeolojisi, temel kavramları ve küresel kapitalizme entegre bir şekilde büyüyen ekonomisiyle “Ilımlı İslam” gibi sapkın bir ideolojinin stratejik öneme sahip devleti Yeni Türkiye…İdeolojik sapkınlığına rağmen, yeni konumu ve misyonunun önüne açtığı alanı sonuna kadar kullanan, ittifak içinde olduğu küresel güçler tarafından yere göğe sığdırılamazken, çıkar çatışması nedeniyle, dönemsel olarak hedef haline getirilen, hedeflerini ve sistem eleştirilerini küresel sistem içinde ve Batı medeniyetini referans alarak yapan Yeni Türkiye…Ki bu Türkiye Cumhuriyeti, bir sistem, ideolojisi belli bir devlet olarak değerlendirilmek yerine “içimizden birilerinin” yönetiyor olması nedeniyle insanımızın bölge insanlarının umut bağladığı bir güç, devlet olarak algılanabilmekte; İran’ın temel yanlışlarına da yaslanarak ideolojik sapkınlığıyla değil, yöneticilerinin söylemleriyle, insanımızın hassasiyetlerine sahip çıkıyor görüntüsüyle değerlendirilmekte, aldatıcı, çeldirici, sistemin niteliğini sütreleyen bir işlevi yerine getirdiği ıskalanmaktadır…
2) Bölgemizde eski düzenin çöktüğü, yeni denge/düzen arayışının kanlı bir şekilde devam ettiği, “at izinin it izine karıştığı” bilinmektedir.Ve, küresel ve bölgesel güç odakları şu hususun farkındalar:Yeni düzen arayışları Müslümanları dikkate almadan başarıya ulaşamaz.Bölge gerçekliklerini dikkate almayan zorlamalarla oluşturulacak yeni bir dengenin orta ve uzun vadede korunması imkanı gözükmemektedir.Öyleyse bölgede kendileri için tehdit oluşturan unsurları parçalamak, kontrol edilebilecek küçük yapılar haline getirme zorunluluğu var.Bunun da en önemli aracı etnik ve özellikle mezhebi farklılıkları kaşımak…
“Müslümanların Sorunlu Tarihi”nin ürünü farklılıkları, tarihi bir kırılma noktasında ve hedefi belli fitne ortamında kaşımak, özellikle “mezhep” eksenli vurgular yapmak, ahirini düşünen hiçbir müslümanın tevessül etmemesi, bilakis özenle kaçınması gereken hassas bir konudur.Tarihte bu tuzağa düşenler içerisinde yalnız bir tarafın değil tüm tarafların kaybettikleri hiç unutulmamalı ve burada asıl sorumluluğun “İslam devleti” iddiasında olan yöneticilere düştüğü bilinmelidir…Dengeci yaklaşımlarla nitelikleri farklı iki yapı/devletten aynı sorumluluğu beklemek, olsa olsa Müslümanların hatalı okumalarını derinleştirmelerine hizmet edecek, (ılımlı) Laik-Demokrat Türkiye Cumhuriyeti’ni öne çıkaracaktır, son zamanlarda olduğu gibi…



