
Değişen Dünya-ABD İç Dengeleri Bağlamında “Başkanlık Seçimleri”nin Yansımaları
Aralık 2016 yorumu
2016 başkanlık seçimleri, ABD’nde kutuplaşmanın, skandalların ve kişi merkezli değerlendirmelerin yoğun olduğu bir kampanyayla kalmadı.Aynı zamanda, değişen dünya dengeleri ve bunun gerektirdiği ekonomik ve siyasi güç kaymalarının yerleşik siyasete güvensizliği ve haliyle de gelecek kaygısını öne çıkardı… Ve yerleşik sistem/müesses nizam karşıtı dalga, “ABD’nin uluslar arası sistemdeki rolünü ve geleceğini” de tartışmanın merkezine taşıdı.Terör, siber güvenlik kaygısı, kaybedilen işlerin geri alınması beklentisi ve ABD’ni yeniden “büyük”(?!) yapma ütopyası, izolasyoncu bir anlayış zemininde öne çıkarıldı…
Keza, küresel düzlemdeki son gelişmeler bir kez daha gösterdi ki, artık dünya eski dünya değil.İki kutuplu ve/veya tek kutuplu bir dünya yerine çok kutuplu bir dünyada yaşamaktayız…1. Ve 2. Dünya savaşları benzeri bir 3. Dünya savaşı söz konusu bile değil… Dünyanın geldiği yerde, küresel ve bölgesel güçler, yeni savaş teknikleri kullanmaktalar…Etnik ve mezhebi fay hatlarını her zamankinden daha fazla canlı hale getirmenin ötesinde diğer ihtilafları da amaçları için kullanmaktan çekinmiyorlar.Hatta daha önce istihbarat örgütleri vasıtasıyla ve üzeri örtülü bir şekilde kullandıkları terör örgütleriyle ilişkiler aleni hale dökülmüş durumda.Kendileri ürettikleri, önlerini açıp lojistik destek verdikleri ya da sonradan kontak kurdukları terör örgütünün birini/bir kaçını, diğer biriyle savaştırmakta ve ‘terörle mücadele ediyor’ gibi absürd bir gerekçeyle bahse konu terör yapılandırmasını “meşrulaştırma”ya bile çalışmaktalar.Ve bu sapkın, gayri ahlaki, ilkesizce yolu güçlerine güvenerek savunabilmekteler…Sıkıştırıldıklarında ise “ben güçlüyüm istediğimi yaparım” anlamına gelen bir duruş sergilemekten çekinmiyorlar…Bir anlamıyla “Post-gerçeklik” kavramının sınırları içinde bocalıyorlar.Çöküş dönemi yaşayan Batı demokrasilerinin son yıllarda kullandığı bir yaklaşımı kullanıyorlar…
“Post- gerçeklik”, siyasette, doğrulanma kaygısı taşımaksızın söylenen/bilinçli olarak uydurulan yalanların paylaşılması; gerçeklerden ziyade toplumlardaki hassasiyetlerin, korku ve endişeler üzerine bina edilen duyguların pekiştirilmesiyle kararların verilmesi, tercihlerin ortaya çıkmasının sağlanmasıdır.Bu kavram/fenomen, aslında Batı’nın liberal demokrasisindeki bir erezyona işaret etmekte, seçmenin kendi sorunlarını anlamaktan uzak “siyasi elitleri” meşru sistem üzerinden sandıkta cezalandırması, bu memnuniyetsizliği iyi kullanan marjinal hareketlerin, arkalarındaki güç odaklarının desteğiyle ana akım hale gelmesidir…Dolayısıyla bu hoşnutsuzluğun bıraktığı boşluğu iyi/doğru değerlendiren, sosyolojik gerçeklerden hareketle ana akım haline gelmeyi başaran(merkeze oturan) partiler/hareketler buradan bir çıkış, bir iktidar yakalayabilmekteler.Net bir şekilde ifade etmek gerekir ki, ‘post-gerçeklik’ kavramı, bir şekilde yaşanan süreçlerdeki asıl/derin sorunların üzerini örten bir işlev görmekte, bu çerçevede bahaneler üretmek anlamına da gelmektedir…
Böyle bir açıdan ABD başkanlık seçimlerine bakıldığında farklı bir okuma yapmak mümkündür.Seçimlerde, medya ve anket şirketleri, hangi adayın hangi konularda ne yalanlar söylediğine dair çalışmalar yaptılar, uzmanlar “ciddi ciddi” yorumlar ve akademik makaleler yazdılar ve bunları kamuoylarıyla paylaştılar…Ne var ki bunu yaparken özellikle D. Trump’ın aleyhine, H. Clinton’un lehine bir algı yönetimi yapmaktan da geri durmadılar…Tüm bu yayınlar ve algı yönetimi çabalarıyla aslında malum medya, sosyal-siyasi eliti oluşturanlar, Trump’a oy verecek seçmenler hakkında, bize de tanıdık gelebilecek genellemeler yaptılar.Trump’ı seçenlerin “cahil” olduklarını, alt tabakanın Trump’ı desteklediğini, Trump’ın yalanlarına inandıklarına göre söz konusu seçmen kesiminin “seçme ehliyeti”nin tartışılması gerektiğini, dolayısıyla demokrasinin sıradan “halkın” insafına bırakılamayacak kadar kıymetli olduğunu seslendirdiler…Sanki kendi yalanları; ilkesizlikleri, ahlaksızlıkları, çifte standartları, “cahillikleri” ayyuka çıkmamış gibi…
Oysa gerçeği/doğruyu arama sürecinin, esasında hayata gelişin bir gereği olduğunu, insan olmanın ‘olmazsa olmazı’ olarak değerlendirilmesinin zorunluluğunu düşünenlerin ise, ‘siyasi elitler’e karşı durmanın yanında alternatif yaşam biçimleri, yöntemleri, “Post-gerçeklik” tartışmalarının ötesinde bir ‘değerler sistemi’ arayışında olmaları ve bunu ‘hak ve hukuk’ kaygısıyla yapmaları beklenilmez mi? İnsanlığın temel sorunları, fıtri sapmalar ve bunların ulaştığı boyutlardan hareketle bir kişilik, bir zihniyet üretmeleri gerekmez mi?…
Batı’daki gelişmelere rağmen post-gerçeklik kavramının, baskın bir anlam kazandığı radikal Batılılaşma projelerine maruz kalmış olan Türkiye vb. ülkelerdeki anlamının, bir çok boyutuyla kendine has olduğu, ciddi farklılıklar gösterdiği ise bir vakıa.”Halka rağmen halk için”, “toplumu adam etmek” vb. sloganlarla sunulan Batılılaşma, “tepeden inmeci”, “baskıcı”-“vesayetçi” yöntemlerle uygulanan toplumlarda “post-gerçeklik” kavramı adeta tersine işlemekte…Değişen dünya ve bölge dengelerinin güçlü bir şekilde gündeme taşıdığı “Eski Türkiye”-“Yeni Türkiye” tartışmalarında, “sistem-içi” iki taraftada “post-gerçeklik” fenomeninin değişik boyutlarını görmekle birlikte taraflardan biri uzun süre “müesses nizam”ı temsil etmekteydi.Malum taraflardan birinin söyledikleri yalanlar, algı yönetimi teknikleri, giderek etkisini kaybetse de hala cari olmaya devam etmektedir.Diğeri ise her ne kadar “sistem-içi”nde kalarak bazı konjonktürel/dönemsel doğruları söylemeye çalışsa da, toplumun değerlerine yaslanarak bir güç temerküzü sağlasa da “ana akım”/merkez siyasi parti olurken, kendi insanının büyük bir kısmını ‘iki yüzlü’ bir ideolojik zeminde sisteme/rejime entegre etme gibi bir misyonu da yerine getirmektedir.Sonra da değişen dünya ve bölge şartlarının kendine açtığı alanda; eklektik, sapkın, ucube bir ideolojik çizgide “alternatif” olduğunu deklare etmekte, insanımızı “şeytanın sağdan yaklaşması” gibi çeldirici, aldatıcı yöntemlerle kandırabilmektedir…
ABD BAŞKANLIK SEÇİMİ’NİN YANSIMALARI
Evet, ABD seçimlerinde H. Clinton’un seçilmesi için her yolu deneyen Amerikan/uluslar arası medya, sermaye, yani bir kısım güç odakları, küresel değişim ve dönüşüm sürecinin geldiği aşamayı ve bu geçiş döneminde toplumlar üzerindeki etkilerini yeterince doğru okuyamadılar.Buna karşın Trump üzerinden bazı dönemsel hesaplar yapan küresel odaklar ise, ‘ABD’ni yeniden ayağa kaldırma’ sloganı üzerinden topluma dokunmayı, onun kaygıları ve hassasiyetlerine karşılık vermeyi başarmış gözükmekteler…Yani iddiaların aksine , Trump’ın karşısında yer alan ve çok güçlü gözüken bloğa rağmen seçimi kazanan Trump’ın arkasında olan ve yeterince görünür olmayan güç odaklarını da görmezden gelmek ciddi bir yanılgıdır.Dolayısıyla seçim sonuçlarının, medya takipçileri için sürpriz gözükse de işin içinde olanlar gelişmelerin perde arkasını yeterince görebilenler için hiç de sürpriz olmamıştır…Gerek yurt içi, gerekse yurt dışı, sesi çok çıkan çevrelerin, sonuçların netleşmesinden önce Clinton’u başkan ilan etmeleri, sonra da “sürpriz”den bahsetmelerinin, başlangıçtaki seçim stratejilerinin bir “ürünü” olduğunu görmek gerekmekte…
Genelde ABD’nde seçilen başkan kim olursa olsun, Demokrat veya Cumhuriyetçi, sistemin gücü karşısında çok derin uygulama farklılıkları görülemeyeceğiyle ilgili bir anlayış vardır…Bu belirli bir dönem için geçerli kabul edilirken, değişen dünya dengeleri/ekonomik ve siyasi güç kaymalarının dünya ve ABD iç dengeleri üzerindeki etkilerinin belirginleşmeye başladığı tarihi kırılma döneminde eskisi kadar net bir şekilde ifade edilemez.Dahası dengelerdeki değişim, farklı bir işleyişi, bunun sistemde sıkıntılar yaşanması sonucunu doğurabilir.Orta ve uzun vadede bu tür sistemik sıkıntılar dünyanın değişik coğrafyalarında ve güçlü/belirleyici yapılarda kendini göstermesi şaşırtıcı olmaz…
Seçim kampanyası süresince Trump, ABD’nin yapmış olduğu anlaşmaları,FED’in (Kendine has bir ABD merkez bankası) politikaları vb. konularla ilgili bir çok popülist vaatte bulundu…Aynı zamanda Müslümanlar ve PKK’nın Suriye kolu PYD ile ilgili de özellikle Yeni Türkiye’yi endişelendiren söylemlerin sahibiydi…Malum Trump, Amerikan rüyasını tekrarlamak ve ABD’nin dünya liderliğini yeniden sağlamak istediğini beyan etti…ABD üretimi olduğunu kendisinin ifade ettiği DEAŞ ile mücadele konusunda Rusya ve İran ile rakip olmak yerine bu ülkelerle birlikte çalışabileceğini, öncelikli odak noktasının DEAŞ ile mücadele olduğunun altını çizdi…ABD ekonomisinin Çin tarafından “kullanıldığı”nı, bu ülkeyle olan ticari anlaşmaları gözden geçireceğini; Asya-Pasifik bölgesinde ABD askeri varlığını arttıracağını vaat etti… Aynı zamanda Trump’ın güvenlik ve istihbarat başdanışmanı M. Flynn, Türkiye’yi bir öncelik olarak kabul edecek şekilde dış politikanın yeniden düzenlenmesinin öneminden söz etti…ABD’nin FETÖ elebaşına sığınak olmaması gerektiğine işaret etti…
Görüldüğü gibi, her ne kadar uygulamalar beklenmeli denilse de söylem bazında da olsa, ABD’ndeki Cumhuriyetçi elitin “Rusya tehdidi” konusundaki klasik yaklaşımları Trump’ın pragmatizmi ile çelişmekte…Bu arada Obama dönemlerindeki beklentilerin aksine küstürülen Suudi Arabistan, Pakistan gibi ABD müttefikleriyle ilişkilerin seyri konusu belirsizliğini koruyor.Obama döneminde başlayan sıkıntıların devam edip etmeyeceğiyle ilgili bir netlik söz konusu değil…Yeni Türkiye’ye yönelik “olumlu” ve/veya “olumsuz” söylemlerin ötesinde bölgede iki ülkenin çıkar farklılıklarından doğan ve bölgenin yeni şartlarıyla büyüyen gerginliklerin nasıl aşılacağı merak konusu.Tabi bunların Asya-Pasifik başta olmak üzere diğer bölgelerdeki(iki ülke için de stratejik öneme sahip) ilişkilere nasıl yansıyacağı, uygulamada radikal bir değişikliğin olup olmayacağı da çok önemli…Ve İran’ı küresel sisteme yeniden entegre eden Nükleer enerji anlaşmasına pek sıcak bakmayan Trump’ın İran’a baskı yapılacağı yönündeki açıklamalarının da sahaya nasıl yansıyacağı merak edilmekte…En önemlisi de ABD’nin 51. eyaleti muamelesi gören İsrail ile ilişkilerin, bölgenin değişen şartlarına rağmen, daha yakın olup olmayacağı önem taşımakta.Değişen bölge ve dünya koşullarını kabullenmekte zorlanan İsrail’deki radikal siyonist yöneticilerin yeni ABD başkanıyla ilişkileri, İsrail-Yeni Türkiye ilişkileri ve ABD-Yeni Türkiye ilişkilerine etkileri önümüzdeki günlerin konuları…
ABD’ndeki seçim sonuçlarının dışarıdaki yansımaları bir tarafa, içimizdeki yansımaları ve yanılgılar da doğru okunmalıdır.Zira bu yanılgı ve oryantalist mantıkla yapılan değerlendirmelerin temelinde, bizce, yıllardır oluşturulmaya çalışılan algının belirleyiciliği yatmakta.Tanzimat ile birlikte yoğunlaşan,1. Cumhuriyet ile birlikte insanımıza hayatı çekilmez hale getiren radikal Batılılaşma projesi, her ne kadar değişen dünya ve bölge şartlarının zorlamasıyla 2. Cumhuriyet ile birlikte daha “ılımlı”, telif edici-uyumlu bir çizgiye evrilse de insanımızın büyük bir kesiminin Batı, dolayısıyla ABD algısı sağlıklı bir zeminde oluşmamıştır.Kısmi itirazlara, bulanıklaştırmaya çalışan içte ve dıştaki unsurların çabalarına rağmen Kur’an’ı temel referans kabul eden, düşünsel ve siyasal duruşlarında netliğe ulaşmış Müslümanların çabalarına rağmen hatalı okumalar hala etkinliğini sürdürmektedir.
İnsanlığın ulaştığı evrensel değerler gibi sunulmaya çalışılan Batılı değerlerin, aslında arkaplanında “ırkçı”, gizli “totalitarizm” ile malül bir düşünce olduğu hep ıskalandı, bilerek görmezlikten gelindi.Daha doğru bir ifadeyle bu gerçekliğin görünen yüzünün ötesindeki felsefi arkaplanı yeterince net olarak dikkate alınmadı.Müslümanca bir bakış açısıyla değerlendiren yaklaşımlar etkin hale gelemedi.Bırakın malum odakları, kendilerini İslam ile tavsif edenler bile böyle bir kaygıyı net bir şekilde taşımadı…
Laik-demokratik siyasi modeller, insan fıtratına aykırı, görünen yüzünün ötesinde boyutlara sahip olduğu gerçekliğine karşın, insanlığın yegane çıkışı olan, hak ve adalet kavramları üzerine oturan somut çözümler toplumların önüne konulamadı.Uzun bir süredir Batılı düşünce sistematiğinin ürettiği, ekonomik ve askeri gücün desteklediği sistemler baskın bir şekilde hayatımıza yön verme iddiasında.Arkaplanı yeterince sorgulanmayan, insanın heva ve hevesine hitap eden sloganik kavramlar, ne yazık ki malum sistemleri Müslüman topluluklara da dayattı.Batı geçmişinde yaşanan olumsuz örnekler alternatif, kendi geleceği adına, burjuvazinin gizli diktatörlüğünün düşünsel hakimiyetini, ekonomik(kapitalizm) ve siyasal(demokratik yapılar) sistemleri ile dünya hakimiyetini kurmaya çalıştı.Sekülerizm/Laiklik, Özgürlük, “Çoğulculuk”, kapitalizmin önünü açan nitelikte bir “piyasa düzeni”/”serbest piyasa”, demokrasi, insan hakları…kavramları insanlığa sunulan temel kavramlarıydı…Ve bugün “ileri demokrasi” denilen sistemin arkaplanına baktığımızda, “iletişim devrimi”nin verdiği imkanlarla, giderek yoğunlaşan bir şekilde, müdahaleler yapılageldi.Gerektiğinde gizli ve/veya açık olarak küresel ve yerel baskı/çıkar gruplarının, elitlerin, sonuçları belirlemeye çalıştıkları kaba ya da sofistike müdahalelerde bulunuldu…Her ne kadar zamanla arkaplanı ifşa olan ve bir süredir Batılı güçler açısından bir sömürü aracı olarak kullanılan bu sistemler, aynı zamanda Batı dışı toplumlara (özellikle de halkı Müslüman devletlere) ayar verme aracı olarak da işlev gördü…Ve bu düşünce, sistem ve yöntemler, son yıllarda, belirgin bir şekilde karşımıza iki ayrı kılıkta çıkmakta.Birincisi, kendince Batılı değerlerden taviz vermemeyi önceleyen; özgürlükçü, insan haklarına saygılı, rekabetçi, azınlık haklarını koruyan…Bu iddialı söylemin üzerindeki makyajı sildiğinizde, özellikle kritik kararların da aktörlerinin, gizli ırkçılığını, ayrımcılığını, ötekileştiriciliğini, tekelciliğini, ‘totaliterlikl’lerini, emperyalist yaklaşımlarını görmemek için ancak Batı hayranı olmak gerekmekte.İkincisi ise birincisiyle aynı düşünsel temellere, temel kavramlara sahip olmasına karşın yorum ve yöntemleriyle farklılaşmakta.Bunların diğerlerinden farkı ise, saldırganlığı, ayrımcılığı, ırkçılığı, son zamanlarda kendi ürettikleri vasatları kullanarak oluşan/oluşturulan yapılar üzerinden İslamofobik çirkinliklerini çok daha açık, kaba bir şekilde sergiliyor olmalarıdır…
Batı/ABD’nin giderek zayıflama eğilimine girdiği, dünyayı kontrol etme, oyun kurma kabiliyetlerini hızla kaybettiği, tüm bunların pisliklerinin eskiye oranla daha fazla ortaya saçıldığı bir atmosferde Batı’nın “iki yüzü”nü tüm boyutlarıyla, ortak paydalarıyla duymakta, görmekte, vahşi boyutlarını gizleyen maskelerinin düştüğüne, net bir şekilde şahit olmaktayız…


