GenelMektuplara Cevap

Peygamberler arasında derece farkı var mıdır?

SORU: Peygamberler arasında derece farkı var mıdır? Ulû’l-Azm olan peygamberler kimlerdir?

CEVAP: Müslümanlar bu konuya şu ayetin çerçevesinden bakarlar:

“Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, müminler de (iman ettiler). Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. “Allah’ın peygamberlerinden hiçbiri arasında ayırım yapmayız. İşittik, itaat ettik. Ey Rabbimiz, affına sığındık! Dönüş sanadır” dediler.”(2/285)

Olayın bizim penceremizden görülmesi gereken manzarası bu olmakla birlikte, bazı ayetlerde geçen “Faddalna” kelimesinin doğru anlaşılmasına ihtiyaç vardır: “İşte bunlar Allah’ın ayetleridir. Biz onları sana doğru olarak anlatıyoruz. Şüphesiz sen, Allah tarafından gönderilmiş peygamberlerdensin.” (2/252)

“O peygamberlerin bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık. Allah onlardan bir kısmı ile konuşmuş, bazılarını da derece derece yükseltmiştir. Meryem oğlu İsa’ya açık mucizeler verdik ve onu Rûhu’l-Kudüs ile güçlendirdik. Allah dileseydi o peygamberlerden sonra gelen milletler, kendilerine açık deliller geldikten sonra birbirleriyle savaşmazlardı. Fakat onlar ihtilafa düştüler de içlerinden kimi iman etti, kimi de inkâr etti. Allah dileseydi onlar savaşmazlardı; lâkin Allah dilediğini yapar.” (2/253)

Bu ayette geçen “üstün kıldık” ifadesinin orijinali “faddalna” dır. Bu kelimenin ifade ettiği manayı doğru anlamak için kullanıldığı yer itibariyle ne anlama geldiğini tahlil etmemiz gerekmektedir:

Faddale: İktisat ve itidali aşan bir artmayı belirtmek için kullanılır.
Bu da iki kısma ayrılır:

1: Övülen bir şeyin artmasını bildirmek için (ilim ve hilim gibi).

2: Yeril en bir şeyin artmasını bildirmek için (öfke ve kin gibi). Bu türden bir artışı bildirmek için genelde “Fudul” kalıbı kullanılır. Fadl un sözcüğü, iki şeyden birinin diğeri üzerindeki fazlalığını anlatmak için kullanıldığında da üç kısma ayrılır:

1-Cins olarak üstün olma (hayvan cinsinin bitkilere üstünlüğü gibi).

2-Tür olarak üstün olma (insan türünün diğer hayvan türlerine üstünlüğü gibi).
“Biz, hakikaten insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık. Onları, (çeşitli nakil vasıtaları ile) karada ve denizde taşıdık; kendilerine güzel güzel rızıklar verdik; yine onları, yarattıklarımızın birçoğundan
cidden üstün kıldık.”(17/70)

Bu iki konuda üstün kılınanlardaki üstünlük cevher üstünlüğüdür. Eksik olanın üzerindeki eksikliği kaldırma imkân ve gücü yoktur. Bitki hayvan olmaya, hayvan da insan olmaya kalkışamaz ve bu gücü kendisinde bulamaz.

3- Zat olarak üstün olma anlamınadır (bir adamın başka bir adama olan üstünlüğü gibi).

Bu türden bir üstünlük ise kendi arasında iki kısımda mütalaa edilir:

a- Kişisel gayret ile ulaşılabilir olanlar (mal ve metaa cinsinden olanlar gibi): “Allah, rızık bakımından kiminizi kiminize üstün kıldı. Fazla verilenler, rızıklarını ellerinin altındakilere vermiyorlar ki, eşit olsunlar. Şimdi Allah’ın nimetini inkâr mı ediyorlar?”(16/71)

b- İlahi bir ikram olup kul un gayretiyle ulaşması, aradaki farkı kapatması mümkün olmayanlar. Bu tür üstünlük kula Allah tarafından bir ihsandır ve kişisel bir gayret ve istekle olan şeyler değildir. “Rabbin, göklerde ve yerde olan herkesi en iyi bilendir. Gerçekten biz, peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık; Davud’a da Zebur’u verdik.”(17/55)

İşte burada bahsedilen üstünlük, kişinin kendi kesbiyle ulaştığı bir üstünlük olmayıp, Allah’ın o kimseye bir ihsanı olarak vermiş olduğu nimeti veya nimetleri, ihsanlarıdır. Özellikle her iki ayette geçen Elçilik ortak paydası üzerine bina edilen nimetlerden olarak: Davud’a Zebur un verilmiş olması, Musa (as) ile konuşması, İsa (as)’ın Ruhu’l- Kudüs ile güçlendirilmesi ve bir takım açık mucizeler verilmesi, bu zatların şahsi gayretlerinin sonucunda ulaşmış oldukları bir üstünlük veya nimet değildir. Başta Elçilik olmak üzere verilen nimetlerin hepsi Allah’ın dilediğine ihsan ettiği faziletler ve üstünlüklerdir.

Bu konuda 2/253, 17/55 geçen elçilikle birlikte kitap ve mucizeler, 4/32, 3/73, 10/5758, 3/83’de geçen Hak, kitap ve Allah indindeki Din, her hangi bir zatın şahsi gayretiyle ulaşacağı, ortaya koyacağı türden olmayan nimet ve ihsanlardır. Bunları Allah kullarından dilediğine vererek diğer insanlar üzerine faziletli kılmıştır. “Sen, bu kitabın sana vahyolunacağını ummuyordun. Bu ancak Rabbinden bir rahmettir. O halde sakın kâfirlere arka çıkma!”(28/86) Bu nimetlerin bir görev ve sorumluluk karşılığında verilmiş olduğunu da görüyoruz. Her nimet bir külfet karşılığıdır. Bu nimetler olmadan o külfetlerin göğüslenmesi mümkün değildir. İşte burada veril en sorumluluk ile doğru orantılı olarak, nimet külfet dengesini Kur’an Allah’tır.

Yeniden sorunuza dönersek, elçilerinin birinin diğerine üstün kılınmış olmasının, her bir elçisine olan ihsanıyla alakalı olduğu açıkça görülmektedir. Sayılan faziletler bir insanın kendi gayretiyle elde edebileceği şeyler olmadığına göre, Allah kimi elçi seçeceğini, hangi elçiye nasıl bir ayet/mucize vereceğini, hangi kitabı vereceğini, bu kitapla hangi hükümleri koyacağını ve elçilerin nerede, ne zaman ve kime gönderileceğini sadece kendisi takdir etmiştir. Bu sebeple elçilere verilen farklı mucizeler ve kitaplar, elçilerden kaynaklanan bir şey olmadığı için, bunlar ile elçilerin birbirlerine zati bir üstünlüğü söz konusu değildir. Ayetin kendi içindeki beyanından da anlaşıldığı gibi her elçiye verilen ayetlerin farklılığından bahsedilmektedir. Elçilerin kendi gayretleriyle birbirine üstün geldiklerinden değil.

İsa(as)’ı babasız bakire anneden meydana getirmeyi, beşikte iken konuşma gücünü, Ruhu’l-Kudüs’le desteklemeyi temin eden Allah’tır ve İsa (as)’ın bunda bir dahli yoktur. Musa (as) ile konuşmak suretiyle konuşarak vahyetmeyi, ardı ardına dokuz mucize vermeyi, asa ile denizi yarmayı, turda konuşmayı ve levhalara emirlerini yazmayı, asasını vurarak kayadan on iki pınar akıtmayı yine temin eden Allah’tır. Bunları bu minval üzere bütün Elçiler için düşündüğümüzde Davud’a Zebur’u, Musa’ya Tevrat’ı, İsa’ya İncil’i ve Muhammed (as)’a da Kur’an’ı veren, her birini dil ediği zaman dilediği kavmin içinden çıkartan yine Allah-u Teâlâ’dır. Bu kitapların kendilerine verilmesinde hiçbir elçinin bir dahli yoktur. Bunlar üzerinden de birbirlerine üstün olmaları söz konusu değildir.

Bu nedenle bize düşen Elçiler arasında fark gözetmeden hepsine inanmak ve itaat etmektir.

Kişisel gayretlerinin durumunu bilen ise ancak Allah’tır. Bütün işlerin sonu ise Allah’a varacağından, takdir O’nundur.

Ulu’l-Azm olanlar konusuna gelince, bu ifadenin anlamı “azim sahibi” demektir. Bu manada bütün Elçiler Azm sahibidir. Azm’in kelime anlamı, bir işi yapmaya veya tamamlamaya yönelik kalbi sıkıca bağlamak, kesin karar vermek demektir. Bu manada her elçi Rabbinin elçiliğini yapma konusunda asla tereddüt göstermemiş, bütün var-lığıyla kendisini bu yola adamıştır.

Peygamberler arasında Yunus (as)’ın başına gelen olay, Allah’ın verdiği elçilik görevini terk etmek anlamında olmayıp, içinde bulunduğu toplumun söz anlamaz oluşuna karşı gösterilen bir tavırdır. Bu tavrında kendini haklı görerek, Rabbinin de kendisini haklı göreceğini zannediyor. Fakat ilahi iradenin öyle olmadığını, başına gelen olaydan sonra anlayınca da Rabbine yöneliyor ve durum şöyle düzeltiliyor:

“Zünnûn’u da (Yunus’u da zikret). O öfkeli bir halde geçip gitmişti. Bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı zannetmişti. Nihayet karanlıklar içinde: “Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum!” diye niyaz etti. Bunun üzerine onun duasını kabul ettik ve onu kederden kurtardık. İşte biz müminleri böyle kurtarırız.”(21/87-88) “Onu, yüz bin veya daha çok kişiye peygamber olarak gönderdik. Sonunda ona iman ettiler, bunun üzerine biz de onları bir süreye kadar yaşattık.”(37/147-148)

Peygamberler azim sahibidir. Hepsi de aldığı görevi Rabbine kavuşuncaya kadar sabır ve kararlılık ile götürmüşlerdir. Tebliğ görevini başarıyla yerine getirmelerine rağmen, onları kabul edenlerin az veya çok oluşu elçiyle ilgili olmayıp tebliğe muhatap olan kimselerin durumuyla alakalıdır. Sonuç Allah’ın elindedir. “Peygamberin üzerine düşen sadece tebliğdir. Allah, açıkladığınız ve gizlediğiniz şeylerin hepsini bilir.” (5/99) “Öyleyse Allah’a itaat edin, peygambere itaat edin ve Allah’a karşı gelmekten sakının. Şayet yüz çevirirseniz bilmiş olun ki elçimize düşen sadece apaçık tebliğdir” (5/92) buyrulmuştur.

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir