
Tarih, bazen tesadüflerin ötesinde, belirli toplumların kaderini tayin eden sembolik bir takvim olarak karşımıza çıkar. Türkiye için 28 Şubat 1997, milli iradenin üzerine “post-modern” bir gölge düşürüldüğü, inanç özgürlüklerinin “irtica” yaftasıyla baskılandığı bir karanlığın adıdır. Bugün gelinen noktada ise aynı tarihin, Orta Doğu ekseninde daha geniş çaplı bir kaosa, özellikle İran ve Körfez hattını içine alan küresel bir müdahale planına işaret etmesi, akıllara “tarihsel bir mühendislik” sorusunu getirmektedir. Her iki sürecin de ortak paydası; Müslüman coğrafyanın kendi iç dinamiklerini sarsmak ve bölgeyi dış müdahalelere açık hale getirmektir.
Türkiye’nin 28 Şubat’ı: İçeriden Gelen Pranga
1997 yılında Türkiye’de yaşanan süreç, halkın oylarıyla seçilmiş bir iktidarın “derin yapılar” tarafından tasfiye edilmesi operasyonuydu. Bu müdahale sadece siyasi bir değişiklik değil, doğrudan dini alanlara ve toplumsal kimliğe yönelik bir saldırı niteliği taşıyordu:
• İnanç Özgürlüğünün Hedef Alınması: Başörtüsü yasakları, katsayı zulmü ve Kur’an kurslarının kapatılması gibi uygulamalarla, dindar nesiller kamusal alanın dışına itilmek istendi.
• Milli İradenin İptali: “Bin yıl sürecek” denilen bu süreçle, halkın kendi değerlerini temsil eden bir yönetim seçme hakkı elinden alınmış, vesayet odaklarının istediği bir düzen dayatılmıştır.
Güncel Senaryo: Bölgesel Kaos ve Dış Müdahale
Bugün 28 Şubat sembolizmi üzerinden okunan küresel hareketlilik, benzer bir mantığın bölgesel ölçekte uygulanmasıdır. İsrail’de Netanyahu yönetiminin sertleşen politikaları, ABD’de Trump döneminden miras kalan ve yeniden canlandırılan “maksimum baskı” stratejileri ile birleştiğinde ortaya çıkan tablo; İslam coğrafyasını yeni bir ateş çemberine sürükleme niyetidir.
• Netanyahu ve Trump Ekseni: İsrail’in kendi güvenliğini bahane ederek bölgeyi topyekûn bir savaşa itme arzusu ve ABD’nin bu ateşi körükleyen askeri/ekonomik hamleleri, bölge halklarını perişan etmeyi hedefleyen bir stratejinin parçasıdır.
• İran ve Körfez Hattı: İran rejimini değiştirme bahanesiyle başlatılacak bir saldırı, sadece bir ülkeyi değil, tüm Körfez ülkelerini ve komşu coğrafyaları içine alacak bir domino etkisine gebedir. Bu durum, Müslüman devletlerin birbirine düşürülmesi ve kaynaklarının sömürülmesine zemin hazırlayan bilinçli bir kaos planıdır.
İslam Dünyası Üzerindeki “Tarihsel Mühendislik”
Her iki girişimin —1997 Türkiye müdahalesi ve bugünkü bölgesel tehditler— hedefi şaşırtıcı derecede aynıdır: Müslüman toplumların birliğini bozmak ve öz güvenlerini kırmak. 28 Şubat tarihlerinin bu denli ön plana çıkması, sadece bir takvim tesadüfü değil, adeta bir “psikolojik harp” unsurudur.
1997’de Türkiye’de Müslümanların eğitim ve çalışma hakları ellerinden alınarak “perişan” edilmek istenirken; bugün aynı takvim oyunlarıyla büyük devletlerin egemenlikleri ve sınırları hedef alınmaktadır. Hedef, İslam dünyasının kendi içinde bir güç merkezi olmasını engellemek, onu sürekli savunmada ve kaosun içinde bırakmaktır.
Sonuç: Kaostan Çıkışın Yolu
28 Şubat, hafızalarda hep kaosu, baskıyı ve gözyaşını hatırlatmaktadır. Ancak unutulmamalıdır ki; 1997’deki baskılar Türk halkının sinesinde erimiş ve milli irade daha güçlü bir şekilde geri dönmüştür. Bugün Orta Doğu üzerine kurulan senaryoların panzehiri de yine aynıdır: Bölge ülkelerinin dış kışkırtmalara karşı birlik olması, emperyalizmin “parçala ve yönet” stratejisine karşı durması ve kendi kaderlerini Netanyahu veya Trump gibi katil aktörlerin ellerine bırakmamasıdır.
Tarih tekerrür edebilir, ancak basiret ve birlik bu tekerrürü bozacak yegâne güçtür.
