Yazılar

Kurt Atasından Gördüğünü İşlermiş

Malum olduğu üzere bu ayın gündemini 15 Temmuz da vuku bulan “Darbe kalkışması” oluşturmaktadır. Herkes kendince darbenin ve darbe anlayışının bir yanını ele alarak izaha çalışmaktadır. Bu arenada bizlerde bir şeyler söylemenin gerekli olduğunu düşünerek bazı konulardaki düşüncelerimizi sizlerle paylaşmaya çalışacağız.

Geçmiş yıllarda bir TV programında İsmet Sezginin içişleri bakanı olduğu dönemde İsmet sezginin de aralarında olduğu birkaç siyasinin bir konuşmasını dinlemiştim. İçlerinden Aydın Güven Gürkan şu eleştiriyi yapmıştı: “Cumhuriyetçiler! Osmanlıyı hukuksuzluk bitirdi; bu hukuksuzluk sizi de bitirecek. Şunu demek istiyorum; bu milletin meşru hükümetine iki kere darbe yapıldı. (27 Mayıs 1960- 12 Eylül 1980) darbelerden sonra kurulan sivil hükümetler darbecileri yargılaması gerekmez miydi? Bu darbeciler sütten çıkmış ak kaşık mı idiler? Bu işi yaparlarken hiç mi haksızlık yolsuzluk yapmadılar. Onların yargılanarak milletin önünde hesap vermeleri gerekirdi bunu yapmadınız” demişti. O gün ve o günden sonra da bu doğru sözü işitip üstünde duran olmadı. Olmadığı için de bunun üzerine bu millet nice muhtıra, balans ayarı, sivil darbe, 28 Şubatlar,  Balyoz darbe planıİrticayla Mücadele Eylem PlanıErgenekon davaları ve en sonunda da 15 Temmuzda vuku bulan menfur olaya muhatap olarak, tarihinin en büyük talihsizliğini yaşadı.

Niçin yapmasınlar?! Kendilerinden önce bu işi yapanlar kimseye hesap vermediler. Başardılar ve  “kahraman oldular”. Keselerini ve kasalarını doldurdular. Hayal bile etmedikleri yerlere geldiler. Kimseye de bir hesap vermediler. Bu durum arkadan gelenler için oldukça cazip bir fırsat olarak görülmeye başlandı. Büyük efendilerine hizmet adına kendi halkına zulmetmeyi kahramanlık olarak gördüler. Özellikle 1960 ve 1980 darbelerinde bu milletin evlatları darbe öncesi birbirlerini öldürmekle kalmadı. Yargılama sürecinde kimileri işkencede öldü, kimileri sakat kaldı, kimileri de aklını kaçırdı ve ailesinin başına bırakıldı.   Tam bu acılar artık unutuldu; bir daha geri dönülmez denilen bir durumdayken, bir yenisine daha şahit olduk. 17-25 Aralık olaylarının ardından paralel yapı olarak lanse edilen bir guruba karşı başlatılan karşı hareket, epey bir kinin birikimine sebep oldu. İmamın bedduaları ve çeşitli ayak oyunları işi kesmeyince işin ucu darbe kalkışmasına kadar gelmiş oldu. Bu menfur ve Kanlı darbeye teşebbüs ettiler. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı, “bomba” ellerinde patladı. Şimdi hesap verme zamanı…

Umarız bu defa gerekli hukuki düzenlemeler yapılarak hak ettikleri gibi cezalandırılırlar da, bundan sonraları için ibreti âlem bir uygulama olur…

Bu güne kadar yapılan darbelerin hiç birisi rejimi değiştirmeye yönelik yapılan darbeler değildi. Hepsi de demokrasiyi esas alan darbeler olmasına rağmen; sanki bu defa farklı bir maksadın varlığını çağrıştırırcasına, Cumhur başkanını öldürmeye teşebbüsten bu milletin meclisini topa tutmalar ve halkının üzerine bombalar yağdırmalarla görülmedik bir caniliğe imza attılar. Ancak bu defa yönetmeye talip olduğu halkın üzerine en ağır silahları çevirmeleri olayı daha vahim bir boyuta taşıdı.

Mustafa kemalden bu tarafa askerlere, “devletin sahibi biziz” düşüncesi hâkim olmuştu. Bunu bir harbiye öğrencisi şöyle itiraf etmişti: muhatap olduğu bir doktorun sözlerine tahammül edemeyerek “sen kiminle konuştuğunun farkında mısın?  Senin karşında geleceğin Cumhurbaşkanı adayı duruyor” demişti. Evet, o günlerden bu günlere köprülerin altından çok sular aktı. Eski çamlar bardak oldu ama birileri bu gerçeği hala anlamamış galiba!..   ABD Irakta kafalarına çuval geçirerek askerlerle çalışma sürecini bitirdiğini göstermiş; sivil hükümetlerle işi pişirmişti. Arkasından yakın geçmişte sivil hükümet kışlalara girerek muvazzaf askerleri generalleri sorgulamış,  Genelkurmay başkanını tutuklamıştı. Artık Türkiye’de asker eski statüsünü kaybetmişti. Buna rağmen bu kanaldan darbeye kalkışmak tam bir çılgınlıktı. İşte bu çılgınlığı yapanlar kanlı bir sahneyi geride bırakarak kafaları önlerinde teslim olmak zorunda kaldılar.

Darbe, tabiatı gereği zor kullanarak, terör estirerek mevcut hükümetin elinden iktidarını almaktır. Bunu yaparken hiç kimse kapıyı açıp makamına darbecileri davet etmeyeceğine göre, terör yoluyla duruma hakim olunacaktır. Bunun için işin içinde ölmekte vardır öldürmekte. Bu ise her insanın kolay kabulleneceği bir şey değildir. Yani sizin iktidarınız birilerinin cesetleri üzerine bina edilecek demektir. Aklın, sağduyunun, vicdan ve merhametin devreden çıkması demektir. Bu canavarlığı yapanlar eğer düşünecek kadar akılları kalmışsa milletin yüzüne bakamamaları gerekirdi. Fakat nerede o anlayış? Bu memlekette her on yılda bir darbe yaparak halkını müstemleke valisi gibi yönetmişlerdi.

Değişen dünya şartları bilinçlenen halk artık kül yutmaz oldu. Kendindeki gücün farkına vardı ve iktidarı belirleyici olduğunu anladı. Uyuyan devi Cumhurbaşkanının “meydanlara çıkın” çağrısı uyandırdı. Her görüşten halk meydanlara çıkarak sözünü söyleme cesaretini gösterdi. Bir toplum bilimcisi; “Halklar toprak gibidir. Toprak hareketlenince üzerinde gökdelenler duramaz” demişti.  Bunun doğruluğunu Türk halkı en yakın tarihte göstermiş oldu. Demokratik anlamda meşruiyet üzere gelmiş olan hükümetini koruduğu gibi; darbenin getireceği yıkıcı uygulamaların da önünü kesmiş oldu.

Fakat toplum ayağa kalkmış, heyecan dorukta, meydanları doldurmuş, ezan ve tekbirlerle “zaferlerini” kutlarken; hükümet yanlış anlaşılmaların önüne geçmek için Halkı demokrasiyi korumaya çağırıyor. Meydanlara “demokrasi meydanı” ismini verirken; 15 Temmuz gününü de demokrasi bayramı olarak ilan ediliyordu.  İlk kalkışmaya karşı koydukları için askerler tarafından vurularak öldürülen insanlara da ”demokrasi şehitlerimiz” diyerek kutsamışlardı. Böylece hareketin rengi belli olmuş hedefi de “daha çok demokrasi” olarak gösterilmişti. Elbette demokratik bir devlette bunun böyle olması kadar tabii bir şey olamaz. Başka türlü bir şey beklemekte mümkün değildir. Ancak her meyvenin kurdu kendi içinden olurmuş. Demokrasinin kurdu da kendi içinden çıkmaktadır. Yerlilerin iktidar sevdası, yabancıların bu ülke üzerindeki menfur emelleriyle aynı yerde buluşunca, her on yılda bir darbelenmekten kurtulamıyoruz. Bu da sekiler bir anlayışa sahip demokrasinin ürünü olsa gerek. Çünkü bu dünya görüşüne sahip insanların ( istisnalar kaideyi bozmaz) ahiret hesabı yoktur. Eğer böyle bir düşünceleri olsa idi, bir sineği bile öldürmekten imtina ederlerdi. Ancak “kurt atasından gördüğünü işlermiş” onlarda bunu yaptılar.

Ancak garip olan bir şeyler var ortada. Ama bu heyecan ve coşku içerisinde bunu ne gören var ne de düşünen. Laik ve demokratik bir rejimde, demokrasi meydanında, demokratik tepkilerini gösterirken tekbirler,  ezanlar, salalar- selamlar okumak, minarelerden halkı demokrasi meydanlarına demokrasi nöbeti tutmaya davet etmeleri kimsenin garibine gelmedi. 27 Mayıs İhtilalında minareye bayrak asan imamı millet kınamıştı. Çünkü cami herkese her kesime hitabeden bir ibadet hane idi. İktidarı da muhalefeti de gelip orada ibadet ediyorlardı. Darbecilere taraf olan imam bu halinden dolayı kınanmıştı. Bu defa da darbeye karşı olanlar bu argümanları kullanarak tepkilerini gösterdiler. Hal bu ki bu argümanlar bir başka dünya görüşünün şiar edindiği argümanlardı. Laik ve demokratik argümanlar değildi. Taş yanlış yere konuldu ama fark eden kim?!

Toplum olaylarında akıl ve mantık kuralları iflas eder. Kalabalıklara daha ziyade his ve heyecan hâkimdir. Bunu da sonuna kadar kullanmaya devam!.. Tankların, uçakların ve askerlerin halkın üzerine salınması vahim bir olaydı. Bunu kimse tasvip edemez. Karşı koyanların davranışını da kimse tel’in edemez. Kendi ordusunun kurşunlarına hedef olarak ölenleri de kimse görmezden anlamazdan gelemez. Bu kurşunlar ve bombalar meydanda olmayan evinde oturan insanlara da isabet edebilir; onlardan biri de biz olabilirdik. Bu nedenle böylesine yapılan bir caniliği akıl ve mantıkla izah etmek mümkün değildir. Bu imkânsızlıklar içerisinde imkânın sınırlarını belirlemek için imkânsız denendi ve kazanıldı. Her ne kadar “yine demokrasi kazandı” deseler de; bir kez daha sivil inisiyatif silaha galip geldi. Dünyanın hiçbir yerinde toplumuna galip gelmiş bir ordu yoktur. Olmayacaktır da.

Ey iman edenler bakın ve görün! Sizler Allah için yola çıkarsanız sizi mağlup edecek yoktur. Siz sizdeki cevheri hala göremedi iseniz bu sizin suçunuzdur. Üstelik siz bu sermayeyi yanlış yerde tüketiyorsunuz. Siz Allah yolunda olun ki, Allah da sizinle beraber olsun; gönlünüzü pak yüzünüzü ak eylesin.

“Allah; içinizden iman edip salih amel işleyenlere vaat etti ki: Onlardan öncekileri nasıl yeryüzüne hâkim kıldı ise onları da yeryüzüne halef kılacak ve onlar için beğendiği dini/İslamı temelli yerleştirecek, korkularını emniyete çevirecektir. Çünkü onlar, Bana kulluk eder ve hiç bir şeyi Bana şirk koşmazlar. Kim de bundan sonra inkâr ederse; işte onlar fasıkların kendileridir.” (Nur 24/55)

Ortamın toz duman olduğu günlerde bir takım  faydacı mülahazalarla kendilerini bu kasırgaların anaforuna kaptıranlara şunu önemle hatırlatırız: Şerden korunurken şirke düşmeyelim!.. Hak ve batılı ayıran Furkan rehberimiz, Nebevi uygulamaların sahibi önderimiz, Allah için ölmek kaderimiz olsun!..

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir