
Bölgede Denge Arayışının Kanlı Tezahürleri Ve G-20
Yeni denge arayışı sürecinin küresel ve bölgesel tezahürleri tüm yakıcılığıyla gündeme gelmektedir.Uluslararası sistemdeki güç dengeleri değişmekte, ama bu değişime paralel sistem ve uluslararası kurum revizyonları yapılamamaktadır.Söz konusu geçiş döneminin gereği olarak uluslararası sorunların çözümünde ciddi gecikmeler, ilkesel ve ahlaki boşluklar kendini göstermektedir.Müslümanların bir devlet, ekonomik, siyasal ve kültürel konularda belirleyici olamadığı dünyada haktan, hukuktan, adaletten, dolayısıyla mazlumların çağrısına kulak veren “hayırlı bir topluluk”tan bahsedebilmemiz zorlaşmaktadır.Zorlaşmaktadır, çünkü kendilerine bu tür misyonlar yükleyenler hızla bu çizgiden sapmakta, yine buna talip olduklarını iddia etmeye başlayanlar ise “ideolojik” çizgileri, temel referansları, ölçütleriyle seküler dünyanın bir parçası ve/veya sözkonusu dünya ile uyum halinde “sistem-içi” çözümlerle Müslümanları farklı dünyalara taşımak istemektedir…
Evet, bölgede ve bölgenin stratejik konuma sahip ülkesi Yeni Türkiye ve çevresinde yaşananlar doğru okunmalıdır.Zira, Müslümanların yaşadığı coğrafyanın ve Müslüman toplulukların kontrolü ve eski uluslararası sistemin yeni versiyonunu kurma sürecinde Yeni Türkiye kritik bir öneme sahiptir.Yaşanan iniş-çıkışlara, fetret dönemlerine rağmen bölge dengelerinin yeniden inşası Yeni Türkiye’nin misyonunu yerine getirmesiyle mümkün olabilecektir. Ve sistemin bir parçası olan Türkiye’nin yeni konumu ve misyonu doğru tanımlandığında, anlamlandırıldığında bu tespitlerimiz yerli yerine oturacak, somut sonuçları görülebilecektir.
İşte, bölge ve küresel denge arayışlarında kritik öneme sahip söz konusu Yeni Türkiye, yakın dönemde iki seçim (7 Haziran ve 1 Kasım) yaşadı.Bu seçimlerin öncesi ve sonrasında Yeni Türkiye merkezinde yaşananlar, konjonktürel/dönemsel boyutuyla önemliydi.Ancak bu gelişmelerin bölgenin temel gerçeklikleriyle bağlantısının mutlaka kurulması zorunluluğu vardır.Aksi taktirde, geçmişte olduğu gibi dönemsel nitelikli gelişmelerin peşine takılıp buradan ilkesel sonuçlar çıkaranlar gibi dün olduğu gibi bugünde hatalı okumalar yapmaya, insanımızı yanıltmaya devam edeceklerdir…Son zamanlarda Yeni Türkiye düzleminde yaşanan dönemsel gelişmelerin bir kısmını hatırlayalım…
Bir süre önce Yeni Türkiye’yi IŞİD/DEAŞ üzerinden köşeye sıkıştırma, terör örgütlerinin bir kısmını diğer terör yapıları üzerinden meşrulaştırma ve bunları kullanma çabaları yeterince başarılı olamamış, hatta tersine dönmeye başlamış durumda…
Irak-Suriye ekseninde yaşanan güç ve çıkar savaşı, vekaletler savaşı olarak devam ederken DEAŞ üzerinden bölgede oluşturulan kaos ortamı ile malum odaklar bilinçli olarak terör eylemlerinin yoğunlaşmasını lehlerine telakki etmişlerdir.Keza Afrika kıtasındaki yeni denge arayışı düzleminde başta ABD ve Fransa olmak üzere küresel güçler, hakimiyet ve çıkar mücadelelerini yoğunlaştırmışlardır.Tabi bu vesileyle, genelde terör eylemlerinin güç ve çıkar mücadelelerinin bir aracı/enstrümanı olduğunu hatırlatmamız gerekir…Ama başta ABD ve Fransa olmak üzere küresel güçler “terörle ortak mücadele”, küresel teröre karşı “ortak hareket” gibi söylemlerin hemen yanında terör örgütlerini kullanmak suretiyle mesajlarını vermeye devam etmişlerdir.Nitekim tüm bu tartışmalı söylemler, terör yapıları üzerinden verilen mesajların yanında bahse konu küresel güçler ve müttefiki bölgesel güçler ve örgütler, (diğer terör örgütleri ile değil) güya sadece DEAŞ ile mücadele etmişler.Aynı zamanda, dönemsel olarak çıkarlarına, politikalarına aykırı devletleri, örgütleri ise DEAŞ ile mücadele etmedikleri gerekçesiyle, dövmüşler, algı yönetimi teknikleriyle köşeye sıkıştırmışlardır.Ama ne yazık ki tüm bu gerçeklikler, bir süredir gündemimizi işgal ederken; gördüklerini, yaşadıklarını, medyada okuduklarını anlamakta; anlamlandırmakta zorluk çekenler, hala havanda su dövmekte, kendi “bakar körlükleri”ni yaşamayan insanlara hakaret etmeye, itham etmeye, iftira atmaya devam etmekteler.
Dünyanın ve bölgenin yeniden şekillendirilmeye çalışıldığı bir vasatta, bunlar Yeni Türkiye’nin yeni konumu ve misyonunun, hangi “ideolojik” zeminde hareket ettiğinin ayırdında bile değiller.Ya da öyle gözükmekte yarar ummaktalar.Dolayısıyla Yeni Türkiye’nin Irak ve Suriye politikasının, Afrika’daki yeni düzen arayışı sürecindeki rolünün, hangi küresel güçlerle işbirliği yaptığının farkında bile değiller.Yeni konumu ve misyonu gereği Yeni Türkiye’nin bölgedeki kaba zulmün kalkması yönündeki tercihlerini, “olumlu politikaları”nı hangi düzlemde yürüttüğünü ıskalayarak Yeni Türkiye’ye hak etmediği misyonlar yükleyebilmekteler.Keza Yeni Türkiye’nin karşısında yer alanlarda kendi zaviyelerinde onu canavarlaştırmayı, her türlü olumsuzluğun müsebbibi ilan etmeyi, bunu yaptıkçada kaybetmeyi alışkanlık haline getirmiş durumdalar.Bir başka ifadeyle kendilerini yenilemedikleri sürecede hem buna mecburlar, hem de başka bir düşünceye prim vereceğe benzememekteler.Oysa Yeni Türkiye’yi doğru tanımlamak, anlamak ve anlamlandırmak çok önemlidir…
Evet, Yeni Türkiye’nin, sadece Türkiye coğrafyasından ibaret olmadığını; tarihi coğrafyası ve kültürü ile stratejik bir derinliğe sahip olduğunu ve dünyada ve bölgede yeni rolünü oynarken hangi temel ölçütler ve değerler üzerinden hareket ettiğinin farkında olmak gerekir.”Ilımlı-Radikal” sarkacında, terörü bir mücadele yöntemi olarak görenlerin küresel güçler tarafından önlerinin açılmasını ve her türlü lojistik destek verilmesini görebilenler küresel sistemin bir parçası olan (eskisiyle yenisiyle) Yeni Türkiye’nin misyonunun ne anlama geldiğini sorgulamamaktadırlar ya da ilkesel gerçeklikleri içtihadi çıkarımlarla meşrulaştırma yolunu seçmekte beis görmemektedirler…Yani bir “duruş” sorunu yaşayan insanımızın büyük bir kısmı; ‘Yeni Türkiye’nin Müslüman coğrafyanın normalleşmesinin teminatı olduğunu’, bu misyonuyla ‘Yeni Türkiye’nin Doğu’nun da Batı’nın da çıkarına olduğunu söyleyenleri yadırgamamaktalar.Belki bunlardan farklı anlamlar çıkararak bu tespitlerden memnun bile olmaktalar.Bazı “ muhafazakar demokrat”/”Müslüman demokrat” entellektüellerde bunu kendi ifadeleriyle, ‘Radikal ulus-devlet paradigmasını yumuşatan, Müslümanları Türküyle, Kürdüyle, Arabıyla siyasal sisteme entegre eden Yeni Türkiye’den övgüyle sözetmekteler…Ancak yukarıda tekraren dikkatlerinize sunduğumuz bu gerçekçi olmayan, tek boyutlu değerlendirmelere karşın teslim etmeliyiz ki Yeni Türkiye’nin küresel ve bölgesel düzlemde ağırlığı hızla artmakta, gelişmeler karşısındaki etkinliği maddi gücünün çok üzerinde gözükmektedir…
G-20 VE BÖLGEDEKİ DENGE ARAYIŞI
Küresel ve bölgesel düzlemde yaşanan ekonomik ve siyasal güç merkezlerindeki kaymalar bir süredir devam etmekte, güç dengelerindeki kırılmaların belirginleşmesine neden olmaktadır.Buna karşın soğuk savaş sonrası oluşan küresel sistemdeki söz konusu kırılmalara paralel olarak küresel sistemde ve kurumlarda gerekli revizyonlar yapılamamaktadır.Bu ise sistem içinde sıkıntılara neden olmakta ve yeni arayışları beraberinde getirmektedir.Bu meyanda G-20 küresel oluşumu son yıllarda daha da dikkat çeken bir platform olarak öne çıkmaktadır.Bu oluşum henüz çok yenidir.Eski kurumlara nisbeten, uluslararası sistemdeki güç dağılımını daha gerçekçi yansıtan, güç merkezi kaymalarının sonuçlarını kendi içinde daha fazla barındıran G-20, uluslararası politikayı etkileme kapasitesi devam eden G-8 ülkeleri ile ekonomik güç açısından hızla yükselen ülkelerin bir araya geldiği bir örgüt.Yani dünyanın en gelişmiş 19 ülkesi ve AB’den oluşmaktadır G-20.G-8’de temsil edilmeyen Çin ve Hindistan gibi yükselen güçlerin yanı sıra Brezilya ve Türkiye’de bu platformu etkin bir şekilde kullanmak arzusundalar.Çeşitli nedenlerle İran, İsrail ve Mısır gibi bölgenin önemli ülkelerinin temsil edilmediği G-20, yine de temsiliyet açısından, mevcut uluslararası yapılara göre daha kapsayıcı bir yapı olarak görülmektedir.Dünya sisteminin durumlarına hakim olmaya devam eden, ancak hızla irtifa kaybeden malum devletlerin belirleyicilikleri ve yönlendiricilikleri azalarakta olsa sürse de G-20 adeta doğal bir süreçte oluşmuş geçici bir platform işlevini görmektedir.
Son yıllarda uluslararası sistem içinde gösterdiği büyüme performansının yanı sıra yeni konumu ve misyonuyla öne çıkan yeni Türkiye’nin ev sahipliğini yaptığı G-20’nin 21. Zirve’sinde başta terör olmak üzere, son zamanlarda ulaştığı boyutu ve yönelimleriyle göçmen sorunu ve Suriye’de siyasi çözüm arayışı öne çıkan maddelerdi.
G-20’deki liderler arasındaki görüşmelerde ne konuşulursa konuşulsun, resmi söylemler ne olursa olsun, terörün kaynağı konusunda saptırıcı yaklaşımların devam etmesi, her ülkenin(küresel aktörün) kendi teröristinin olması, küresel ve bölgesel güçlerin büyük çoğunluğunun başta bölgemiz olmak üzere dünyanın çeşitli yerlerinde hakimiyet ve çıkar mücadelelerinde terörü ve terörist yapıları araç olarak kullanmaya devam etmeleri halinde bir sonuç alınması mümkün değildir.Zaten bazı güç odaklarının terör eylemleri kendisine de dokunduğundaki feryatları kendilerininde dahil olduğu terör üreten, terörist örgütleri kullananların ilkesel kararlarını yansıtmadığıda bilinmektedir.Son terör eylemleri bir kez daha gösterdiki, son zamanlarda terörden en çok şikayet eden Fransa başta olmak üzere Belçika, Almanya gibi AB ülkelerinde kendileri adına çalışan, dolayısıyla destek verdikleri terörist yapıların temsilciliklerini ülkelerinde barındırmakta ve onların sokaklarda dolaşmalarında bir beis görmemekteler.Aynı zamanda bu devletler, kendi dışındakileri teröre destek vermekle suçlayabilmekte, hatta algı yönetimi çalışmalarını küresel çapta sürdürebilmektedirler.Benzer şekilde, dünyanın çeşitli yerlerinde terör örgütlerini kullanan bu devletler, aynı zamanda devlet terörüne devam eden başta İsrail olmak üzere çeşitli ülkelerin yaptıklarına karşı ciddi bir tavır koyma ihtiyacı duymamaktalar…
Bölgedeki değişim ve dönüşüm sürecinin Suriye ayağıyla ilgili çok uzun ve karmaşık süreçler, yaşanan tereddütler, hesaplamalar ve beklenmedik gelişmeler, bir süre devam etti.Bu süreçte özellikle NATO çatısı altında Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden örgütlerle işbirliği yapmaları ve bu durumu suni gerekçelerle meşrulaştırmaya çalışmaları manidardır.Irak Bölgesel Kürt Yönetimi (IKBY) ile petrol anlaşmasını yapan Yeni Türkiye’ye yönelik baskılar, Kuzey Irak’ta bırakın ABD’ni, İngiltere’yi, Norveçli, Finlandiyalı, şirketler dahi petrol ticareti yaparken, dönemin Irak merkezi yönetimi Başbakanı Maliki’nin Obama’ya mektup yazarak “Türkiye Irak’ın toprak bütünlüğünü tehdit ediyor” diyerek şikayet etmesi ve ABD Dışişleri sözcüsününde, “Bu anlaşma yasadışıdır, taraflar sonuçlarına katlanır” doğrultusundaki sözleriyle hatırlanmalıdır.Ve bu diyaloglardan sonra Yeni Türkiyenin DEAŞ ile birlikte hareket ettiği algısının oluşturulması çabalarının yakın zamana kadar devam ettiğide yine hatırlanmalıdır.Sonrasında PYD’yi kara ordusu olarak kullanmak isteyen ABD, yine PYD/PKK’yı DEAŞ üzerinden meşrulaştırma çabalarına destek verdi…ABD yönetiminin iç dengelerindeki tüm zorlamalara karşın stratejik ortağı Yeni Türkiye’ye bunu yapması ve İncirlik Anlaşmasıyla başlayan bir süreçte “Türkiye’yle operasyona giriyoruz” aşamasına taşınması doğru okunmalıdır.Her zaman hatırlattığımız gibi, söz konusu dönemsel hamlelere karşın Türkiye ile ABD arasında bazı temel mutabakatların varlığı ve bunların somut sonuçlarıyla gündeme gelmesi ise beklenilen bir durumdur şüphesiz.
Tüm bu gelişmelere karşın son zamanlarda Suriye başta olmak üzere bölgedeki yeni denge arayışlarının hızlandığı artık belirginleşmektedir.Daha evvel toplanan Cenevre görüşmelerinde sonuç alınamamasına rağmen Viyana’da varılan çerçeve anlaşmanın altının doldurulması için müzakereler sürmekte.Altı ay içinde geçici hükümet, on sekiz ay içinde seçime gidilmesi söz konusu.Sanki Esat’ın gitmesi konusunda da zımni bir anlaşma var gibi.Ancak gündemde olan çerçeve anlaşmanın doldurulmasında “sahada yaşanacakların” belirleyici olacağı iddiaları bizce abartılıdır.Zira dönemsel gelişmelerde önemli olsada asıl belirleyici olanın güç dengeleri olacağından şüphe yoktur.Aynı zamanda sona doğru hızla yaklaşan Suriye’deki siyasi çözüm arayışının bölge içinde çok önemli değişikliklerin önünü açacağı muhakkaktır.
Mülteci krizi ve mültecilerin Batı ülkelerine dayanmasıyla çokça konuşulan sınır güvenliği konularıda çok önemli.Sürecin sonunun gözükmesi, mülteci sorunu ile birlikte terörün Batı’yı etkilemeye başlaması, Rusya’nın mevcut vasatın ortaya çıkardığı boşluktan yararlanarak Suriye’ye girmesi ABD ve Batının daha fazla kararsız kalmasına imkan vermemekte.Rusya’nın ise Ukrayna’daki gelişmelerden dolayı yaşadığı sıkışıklığı Suriye hamlesi ile kısmende olsa aşmak istemesi ve gelecekle ilgili güvenlik kaygılarıyla hareket etmesi ilk planda bir başarı gibi gözüktü.Ancak bölgede yaptığı hataların temel yanlışlara dönüşmesi halinde ise beklentilerinin tersine sonuçlarla karşı karşıya kalması mukadder gözükmektedir…
Not:Bu yazı 23.11.2015 tarihinde yazılmıştır.



