
Türkiye’yi Doğru Tanımlamamakta/Hatada Israr… -İdeolojik ve Reel Politik Düzlemde-
Laik-Demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nde yeni dönemin gerektirdiği model/paradigma değişikliği ve bununla uyumlu reformlar birbirini takip etmekte.En son yapılan referandum ile Hükümet Etme Sistemi/siyasal sistemde değişiklik gündeme geldi.Ve söz konusu sürecin stratejik öneme sahip bir seçimi yapıldı…
Değişen dünya ve bölge dengelerine paralel olarak Türkiye, 1. Cumhuriyet’ten 2. Cumhuriyet’e doğru evrilirken, yaşananları doğru tanımlar, doğru anlamlandırırsak, bir süreç içerisinde hızla değişen Türkiye fotoğrafını netleştirmemiz mümkün.Aksi takdirde “sistem-içi” tarafların net olmayan Türkiye fotoğrafları ve/veya algı yönetimi tekniklerinin önümüze koydukları çarpık veya sanal görüntülerin ideolojik ve/veya reel politik (“gerçekçi”, sahaya yansıyan) aldatıcılığıyla karşı karşıya kalırız…1. Cumhuriyetçilerin gerçeklerle alakası olmayan söylemlerine göre sanki “karşı devrim” yaşanmakta, Cumhuriyet ve devrimler ortadan kaldırılarak rejim değişikliğine gidilmektedir… “Sistem-içi” diğer kesim (2 Cumhuriyetçiler) ise kendi gelecek beklentileriyle ideolojik/”dini” kaygılarını telif eden bir süreçte, hızla ne yaptıklarının bilinciyle, Türkiye Cumhuriyeti’ni bir “devlet olma” yolunda giderek tahkim etmekteler…Bunların dışında bir kesim de kapsamlı ve bilinçli bir okuma yerine sahada yaşananları doğru okuyamamanın tüm zaaflarıyla malul olarak 2. Cumhuriyet’in ideolojik yapısının, esasta 1. Cumhuriyet’in “ılımlı” yorumu olduğu gerçekliğini görmezden gelerek kendilerini kandırmakta ısrar etmekteler.Bununla da kalınmamakta -zaman içinde, özellikle de 15 Temmuz darbe girişimi sonrası- Türkiye Cumhuriyeti’ni hatalı tanımlamakta bir adım daha ileri giderek bir ayağı sistem içinde, bir ayağı sistem dışında olan çarpık “duruş”larını devam ettirmekteler.Aynı zamanda hatalı duruşlarını kendilerine hatırlatan kardeşlerine haksız ithamlarda bulunmayı da kendileri için bir hak görmekteler.Bir Müslüman hassasiyeti ile konuyu ciddi bir zeminde ve uygun bir üslupla münazara etmek yerine kendileriyle aynı düşünmeyen bir avuç Müslümanı ademe mahkum etmeyi bir çıkış olarak görmekteler…
Halbuki, temel referansı, temel kavramları, velhasıl felsefi-ideolojik arkaplanıyla Türkiye, değişen şartlara paralel olarak kendi düzleminde bir devrim değil, bir evrim yaşamaktadır.Algı yönetimi çabalarıyla insanımız ne kadar gerçeklikten uzaklaştırılmaya çalışılıyor olsa da yaşananların temel ilkeleri, ana çizgisi malumdur.Bu durum, Müslümanların Sorunlu Tarihi’nin açtığı alanda, bazı hassasiyetler öne çıkarılarak “sistem-içi” yöntem ve çözüm arayışının “meşrulaştırılması”na imkan vermemelidir.Bu bağlamda Müslümanlara yönelik “kaba zulmün” tasfiyesine yönelik politikalar, “Müslümanlar”ın değerleriyle (sözde evrensel) Batılı değerlerin telifi/uzlaştırılması “iki yüzlülüğü” ile meşrulaştırılamaz.Ki bu aldatma, ideolojik ve reel politik düzlemde kullanılan dile dikkat edildiğinde kolaylıkla farkedilecektir…
Her ne kadar değişen dünya ve bölge dengelerinin yeniden inşası sürecinde gündeme gelen projelerin sahaya aktarılmasında söz konusu olan strateji değişiklikleri aldatıcı bir izlenim verse de esasta yeni denge arayışının ekseni ve temel kavramlarının ısrarla korunmak istenilmesi manidardır.Üstelik bu konuda kullanılan dil, “Müslümanları” yönlendirmek amacıyla kurgulanmak istenilmektedir.Yani söz konusu süreç, İslam ile temelde çatışan Batı düşüncesi ekseninde ilerletilmektedir.Dolayısıyla sahaya yansıyan hamlelerin ideolojik zemini ve temelde hangi amaca hizmet ettiği hususu doğru okunmalı, doğru bir “duruş” ile karşılanmalıdır.Mesela ideolojik ve reel politik düzlemini netleştirmiş, yeni şartlara uygun düzenlemeler yapmış Türkiye’nin lideri olarak Recep Tayyip Erdoğan’ın “dünya beşten büyüktür” derken ne demek istediği doru bir şekilde anlamlandırılamamıştır.Küresel sistemin değişim ve dönüşüm yaşadığı bir süreçte, söz konusu motto/slogan ile Erdoğan’ın neye karşı çıktığı ve Türkiye/bölge adına neyi talep ettiği doğru okunamamıştır.Ve bu durum, “sistem-içi” mücadelenin malum kesimi için kategorik olarak küçümsenirken, kendilerini İslam ile tavsif eden kesimler ise bu sloganı kendi ideolojik zeminlerinde köpürtmüşlerdir.Erdoğan’ın “one-minute” çıkışıyla başlayan ve her geçen gün/dönem yenilerine şahit olduğumuz bu çıkışlar, muhakkak ki yeni dünya düzeni arayışı sürecinde büyük önem arz etmektedir.Aynı zamanda Türkiye’nin bölgesel güç olmanın ötesine geçme, küresel bir güç olma hedefleri açısından da stratejik adımlar olarak okunabilir.Ama ideolojik düzleminin ve reel politik anlamının net olarak belirginleştirildiği ve değişen dünya ve bölge dengeleri ve yeni denge arayışı sürecinde yaşananları kısaca hatırladığımızda ne demek istediğimiz daha da anlaşılır hale gelecektir…
Türkiye’nin 1.Cumhuriyet’ten 2. Cumhuriyet’e geçişi, hiç şüphesiz, değişen dünya şartlarının zorladığı bir durumdu.Batı/ABD ile (yeni konumu ve misyonuyla) Türkiye’nin bölgedeki ortak çıkarları bu iki müttefikin stratejik birlikteliklerini de gerektirdi.Ne zamanki küresel güçler arasındaki çıkar ve strateji çatışması gündeme geldi, bölgedeki değişim ve dönüşüm sürecinin Suriye ayağında ABD’nin de strateji değişikliği söz konusu oldu.Bu durum, haliyle ABD ile Türkiye arasındaki anlaşmazlıklara, giderek çıkar/strateji olarak karşı karşıya gelmelerine neden oldu.ABD’nin bölgedeki Kontrollü Demokratik Değişim Stratejisi’ni Türkiye ile beraber yürüttüğü bir süreçte bahse konu stratejiden vazgeçerek Kaos Stratejisi’ne geçmesi Türkiye’nin “güvenlik ve gelecek kaygısını” en üst düzeye çıkardı.ABD’nin yeni stratejisi doğrultusunda müttefiklerini, özellikle de Türkiye’yi manipüle etme/yönlendirme çabaları sürecinde Türkiye’nin direnci doğru okunamadı, hem dışarıda hem de içeride.Ve bu konudaki temel yanılgı, geçmişteki ABD-Türkiye ilişkilerinin niteliğiydi.Oysa değişen şartlarda Türkiye eski Türkiye değildi…Yeni dünya ve bölge gerçekleri, ABD’nin tüm zorlayıcı çabalarına karşın Türkiye’nin “güvenlik ve gelecek kaygıları” gerekçesiyle haklı direncini kıramadı.ABD’nin, algı yönetimlerinin yakıcı baskısına, terör örgütleriyle iş tutarak “bir terör örgütünü diğerine karşı kullanarak meşrulaştırma” çabalarına karşı Türkiye ısrarla direndi.Suriye’nin kuzeyinde, Türkiye’nin güneyinde ABD, PKK/PYD koridoru oluşturarak kendi projeleri için kullanışlı bir alanı kontrol etmek istedi.Ancak geçmişteki yazılarımızda da işaret etmeye çalıştığımız gibi bu plan, bölge gerçekleriyle uyumlu olmadığı gibi Türkiye’nin kabul edebileceği bir gelişme de değildi.ABD malum koridoru “Kürt Koridoru” olarak niteleyerek bölgedeki yeni gerçekliklere rağmen “PKK/PYD Koridoru”nu oluşturma konusunda başarısız oldu.Gerçi ABD söz konusu planından hala vazgeçmemiş gözükse de Türkiye’nin kaygılarını dikkate alan revizyonlarla yoluna devam etmek istese de orta vadede böyle bir planın başarı şansı gözükmemektedir.ABD-İsrail-Suudi Arabistan üçlüsünün yeni projesi, bahse konu projenin bir gereği olarak ABD, İsrail ve Suudi Arabistan’ın attığı adımlarla bu planın bağlantısı, konunun bir süre daha gündemde kalmasını gerektirse de söz konusu koridorun güneye doğru kaydırılması ihtimali de giderek güçlenmektedir…
YİNE KÜRE, YENİ KAOS PLANI
Bu arada, İsrail ile Rusya arasındaki bazı mutabakatların Suriye içindeki tezahürleri ortaya çıkmaya başladı.Keza zamanla farklılaşan, özellikle de değişen dünya ve bölge şartlarının yeni görüntüsüyle gündeme gelen Türkiye-ABD ilişkilerinin yeni seyri manidar gözükmektedir.Her ne kadar Batı/ABD ile Türkiye’nin ilişkileri eskiden olduğu gibi devam etmeyeceği, değişen şartlara paralel olarak yeni bir dengeye oturtulacağı açık bir gerçeklik olsa da bunun nasıl gerçekleşeceği konusunda net bir öngörüde bulunmak mümkün gözükmemektedir.Zira hızla çok kutuplu bir dünya düzenine doğru yol alındığı uluslararası ilişkilerde ABD, Çin ve Rusya’nın alacağı temel kararlar, büyük devletler ve bölgesel güçlerin söz konusu politikalar karşısında nasıl bir duruş sergileyecekleri büyük öneme sahiptir.
Bilindiği üzere ABD ile Türkiye arasındaki çatışmaların temel niteliği dönemsel olmasıydı.Ancak değişen dengelerin gündeme taşıdığı yeni ittifaklar bu durumun hızla daha derin boyutlara taşınmasına alan açtı.Uluslararası sistemde yeni bir dengeye ulaşıncaya kadar konjonktürel ittifaklar ve ihtilafların önemli sonuçlar doğurması hiç de şaşırtıcı olmayacaktır.Ve bu süreçte Türkiye gibi ülkelerin mevcut güç dengelerini dikkate alarak atacakları adımlar, kısa sürede önemli değişiklikler olarak okunamasa da orta ve uzun vadede ne tür sonuçlar doğuracağını şimdiden kestirmek zor gözükmektedir.Nitekim son zamanlardaki yaşananlar ve gelişmeler, Türkiye’nin büyük güçler arasındaki dengeyi iyi kullandığı ve küresel sistemin mevcut kuralları içinde bir “meşruiyet” arayışında olduğunu ortaya koymaktadır.Ve son planda, Türkiye, yeni konumu ve misyonuyla önüne açılan alanda, bölgede istediği neticeleri tam olarak elde edemese de kendi güvenliği ve geleceği düzleminde dik ve ısrarlı duruşuyla ileriye yönelik perspektifini belirginleştirmiştir.Özellikle Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı/Afrin harekatlarından hemen sonra ABD ile Mümbiç konusundaki mutabakatı bizce stratejik bir gelişmedir.Devamında Fırat’ın doğusunda da Mümbiç benzeri mutabakatlar ve yol haritasının konuşuluyor olması, ABD ve müttefiklerinin bölgedeki yeni hamleleri öncesi Türkiye’nin hassasiyetlerini dikkate aldıkları görüntüsü önemli sonuçlar doğuracak bir adım olarak okunabilir…
Peki, tüm bu gelişmelerle birlikte okunduğunda Rusya-İsrail uzlaşıları ve Rusya’nın Suriye’deki son operasyonları ne anlama gelmektedir? Bu çerçevede Putin’in, “…Rusya’nın çıkarları olduğu sürece burada kalacağız ama gerekmesi halinde Rus güçleri bu ülkeden(Suriye) hızla ayrılabilir…” şeklindeki açıklaması nasıl okunmalıdır?
Yani bölgede yeni bir sürece girilirken, ABD’nin İran ile imzalanan nükleer anlaşmadan tek taraflı olarak çekilmesi, ABD-Türkiye ilişkilerindeki son gelişmeler, Suriye düzlemindeki Rusya-İsrail ilişkileri ve bunun Suriye’deki İran güçlerine yönelik hamleler olarak yansıması, bölgede önemli gelişmelerin beklenmesi gerektiğini göstermektedir.Keza Türkiye’de seçimlerin öne alınmasında da bölgede beklenen önemli gelişmelerden söz edilmesi de bu yorumu destekleyici bir işarettir.Aynı zamanda stratejik bir seçim sürecinde olan Türkiye’nin, geçmiştekinden farklı olarak Kandil’e yönelik kalıcı adımlar atması ve ABD ile varılan mutabakatlar çerçevesinde Kandil ve civarına bir operasyonun gündeme gelmesi de önemsenmelidir.Tüm bunlar göstermektedir ki tehlikeli bir şekilde ABD-İsrail-Suudi Arabistan ittifakının bölgeyle ilgili planları ve farklı bir gelişme olmadığı takdirde İran’a yönelik operasyonların güçlü bir şekilde gündeme gelmesi artık beklenilmelidir…
Öte yandan Fransa Cumhurbaşkanı Macron ile İsrail Başbakanı Netenyahu’nun bir küreye ellerini koyarak verdikleri mesaj da daha önce, ABD Başkanı, Suudi Arabistan Kralı ve (Mısır’ın darbeci lideri) Sisi’nin “küre”ye el basma pozunu hatırlatmaktadır; en azından iki görüntüdeki mesajların birbiriyle ilişkisini akla getirmektedir.Buna karşın Fransa’nın, İran’ın nükler faaliyetlerine yeniden başlamasının 2015’de varılan anlaşmaya aykırı olmadığını belirterek, “Eğer daha ileri bir aşamaya geçilirse mutabakat bozulur” yönündeki açıklaması AB ülkelerinin ABD ile İran konusunda aynı görüşte olmadıklarını ortaya koymaktadır.Daha doğru bir ifadeyle ABD çıkarları ile AB çıkarları bu konuda da çatışmaktadır.Dolayısıyla İran’la imzalanan anlaşmanın (5+1) garantör ülkeleri olan Almanya, Fransa, İngiltere, mutabakattan tek taraflı olarak çekilen ABD’nden kendi şirketlerinin bu durumdan etkilenmemesi için talepte bulunmalarının söz konusu olması da gelişmeler okunurken dikkatten uzak tutulmamalıdır.Keza Trump’ın son kararlarıyla giderek öne çıkan ticaret savaşları ve ABD’nin bu konuda Çin ve AB ülkeleri başta olmak üzere yaşadığı gerginlikler unutulmamalı.Bu çerçevede Türkiye’nin, ABD’nin bazı mallarına ek vergi getiren kararına karşılık ABD’nden ithal ettiği 22 ürüne ek vergi getirmesi de söz konusudur.Çin’in aynı “ticaret savaşları”nda, “ABD’nin gümrük vergisi uygulaması halinde iki ülke arasındaki anlaşma geçersiz kalır” açıklamasının da Türkiye’nin yanı sıra Avrupa’yı da etkilemesi manidardır…
Çin’in Ortadoğu özel temsilcisi Gong Xiaosheng’in, “İsrail ve Mısır, Pekin’den Filistin-İsrail barış sürecinde büyük bir rol oynamasını talep etti.Bu önemli bir gelişme” şeklindeki açıklaması da bölgede/dünyada yeni bir sürece, yeni gelişmelere işaret ettiğinden şüphe yoktur.Bu arada, BM Güvenlik Konseyi’nde ABD’nin aleyhte oyuyla reddilen ‘Filistin halkına koruma talebi’ tasarısı, Türkiye’nin girişimleri ve Cezayir’in desteğiyle BM Genel Kurulu gündemine taşınmıştı.Ve söz konusu tasarı kabul edildi…Kararda “işgal altındaki Filistin’de 30 Mart’tan bu yana yaşanan şiddet olaylarında İsrail güçleri tarafından orantısız güç kullanılarak, özellikle Gazze’de aralarında çocukların da bulunduğu sivillerin öldürülmesiyle(katledilmesiyle) ilgili endişeleri dile getirilmekte.Konuyla ilgili BM Genel Sekreteri’nin rapor hazırlaması da beklenilmekte…
Ezcümle, (gayri İslami) sistemlerin kendi iç dinamikleri ve bunların dış uzantılarıyla model/paradigma değişikliğine gitme kararları ve bunun topluma yansımaları, söz konusu ülkenin sosyolojik yapısıyla doğrudan alakalıdır.Üstelik bahse konu olan Türkiye gibi tarihsel ve stratejik derinliğe sahip bir ülkeyse burada yaşanan model ve sistem değişikliklerinin bölgesel ve küresel yansımaları daha da önemli ve derin olacaktır.Söz konusu değişim ve dönüşümle ilgili yapılan hesaplar, plan ve projelerin başarılı olup olmaması, oyun kurucu güçlerin, stratejik öneme sahip ülkeleri kontrol etmede yeni hamlelerden vazgeçirmeyecektir.Tüm bu hamleler ve projelerin başarısı, “düşünsel ve siyasal duruş”da netleşmiş, kendi yolunda bir ilkesel yürüyüşü olmazsa olmaz kabul eden Müslümanların durumuyla doğrudan alakalıdır…Kendilerini İslam ile tavsif edenler ve Türkiye Cumhuriyeti’ni ideolojik olarak hatalı tanımlayarak “sistem-içi” mücadele sürecinde bir çıkış arayanlar ise “duruş” sorunlarıyla malul bir çizgide hızla sisteme entegre olma yolunda savrulurken İslami mücadelenin netliğini etkilemeleri de kaçınılmaz olmaktadır…
(Ilımlı) Laik-Demokratik Türkiye Cumhuriyeti’ni ideolojik olarak doğru tanımlamamakta ısrar edenlerin, yaşadıkları döneme şahitliklerini doğru yapmaları mümkün değildir.Aynı zamanda söz konusu hatalı tanımlamalarla, hatalı anlamlandırmalarla, dolayısıyla hatalı kavramsallaştırma ve hatalı duruşlarla malul olanların değişen bölge ve dünya dengelerinde nasıl bir işlev gördüklerine ibretle şahit olmaktayız. “Andolsun ki;(Allah’ın gösterdiği yolda yürümeyen) insan mutlaka ziyandadır; hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna.”(Asr Suresi)
Rabbimizin “müstesna” olarak niteledikleri ise ‘Allah’ın gösterdiği yolda yürümek’ iddiasının ötesinde sahih bir imana sahip olanlar ve inandıklarını hayatın her alanında yaşayanlar olduğu da çok açıktır…



