
Gittiğimiz her yolun nereye varacağını bilmek istiyoruz. Nerede başlayıp nerede bittiğini… Her şeyi ince ince hesaplamak, atacağımız her adımın planını, programını yapmak… Durmadan hedefler koyuyoruz, o hedeflere götürecek güzergahlar belirliyoruz. Sadece bir adım sonrasını değil, on adım, yüz adım, bin adım sonrasını… Üç gün, beş gün, yüz gün, üç sene, beş sene, on sene sonrasını… Kendi hayatımıza hükmedebileceğimize, her halimizi kontrol altında tutabileceğimize inanıyoruz. Günlerin ve gecelerin ipleri bizim elimizde sanıyoruz.
“Yarın bu saatlerde boş musun?” diye sordu ayaktaki. “Yarın bu saatleri dolduruyor olacağım” dedi oturan.
Kafamızda ajandalar, takvim yaprakları var, yapacaklarımızı çok önceden oraya not düşüyoruz. Güya hiçbir şeyi oluruna bırakmıyor, geçen zamanın adını kendimiz koyuyor, şeklini şemailini kendimiz belirliyoruz. Bizim gibi yapmayanların hayatlarını boşa geçirdiğini iddia ediyoruz. Kendini hesapsızca zamanın ellerine bırakanları yadırgıyoruz. Sanıyoruz ki kendi hayatımızı ilmek ilmek kendimiz örüyoruz. Sanıyor ve bir zaman sonra sandığımıza kanıyoruz. Bu kurgu bize ait sanıyoruz. Oysa bir ırmak gibiyiz, bir yerden doğuyor, bir yerde denize kavuşuyoruz. Aradaki zaman boyunca hep yatağımızda akıyoruz. Evet yeri geliyor kıvrılıp bükülüyoruz, yeri geliyor coşuyor, yeri geliyor durgunlaşıyoruz. Irmaklar, suyun tabiatı nereden akmaya müsaitse oradan akar. Bizim hayatlarımız da öyle, tabiatımızı hayatın tabiatından alıyoruz. Bir kaderimiz var, ırmağın akıp gittiği yatağı gibi, bizim de akıp gittiğimiz bir kaderimiz var. Neyin hesabını yapıyorsak, aslında hep o kaderin içinde… Bir bakarsak göreceğiz; her hayat, çok bilinmeyenli bir denklem olarak bütün hesapları aşıyor ve daima kendi bildiği yollardan yollardan geçiyor ve kaderinde olan nihayete varıyor.
“Çıkarıp dağıtırım bi güzel gökçe sıkıntılarımı/ Yıkanmış taranmış, allık pudra sürünmüş/ Gündüz rüyalarımı, gece oyunlarımı,/ Dilimin küllerini kaderin gözlerine savuran/ Sessiz naralarımı bir de,/ Sözcüklere, çiçeklere, taşlara…/ Nasıl desem, aklımdaki kurtlardan/ Omzumdaki kuşlara” diye yazmış ‘Karangil Makamında Caz Semaisi şiirinde Cahit Koytak, o şiirle nasırlanmış ellerinden öperiz.
Kurduğumuz her cümle, bir önce kurulmuş cümlenin peşine takılıp girmiyor mu hayatımıza?
“Madem ki özneyim, istediğim yüklemi seçebilirim” diye geçirdi bir an içinden. O an, “yanılmak” fiilinin kendine aradığı özneyi bulduğu andı aynı zamanda.
Her şeyi silsile halinde yaşıyoruz, her şey birbirine bağlanarak ilerliyor, anlama, bağlama kavuşuyor ve bir başka şeyi doğuruyor. Bir anda aklımıza gelen bir şeyin, bir anda aklımıza gelme ihtimali var mı? O şey, toprağı kabartıp çıkan bir filiz sadece, altında çok derinlere uzanan kökleri gizli…
“Ah Malte! Geçip gidiyoruz ve bana göre herkes geçip giderken pek bir dalgın, meşgul ve dikkatsiz; gidişimizin farkında bile değiller. Sanki yıldız kayıyor da kimse dilek tutmamış. Asla bir şeyler dilemeyi bırakma Malte. insan dilemekten vazgeçmemeli. Sanırım gerçekleşme yoktur da, bütün bir ömür süren dilekler vardır. Öyle ki, onların gerçekleşmesini zaten bekleyemez insan” diyor Rilke, bütün zamanlara uyan kitabı ‘Malte Laurids Brigge’nin Notları’nda.
Dünyada içinden dilek tutan insanlar olduğu gibi, dileklerin tuttuğu insanlar da var.
“Cesetler gelip geçer amma” dedi meczup, “insan sadece göçer!”


