Genel

Sahipsiz diyarlar: Cezayir, Libya ve Sudan

Zekeriya Kurşun/Yeni Şafak

Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da başlayan Arap Zemherisi’ninin şiddeti azalmadı bilakis aratarak devam ediyor. Buteflika’nın yeniden Cumhurbaşkanlığına aday olarak ilan edilmesinin ardından Cezayir karıştı. Daha doğrusu karıştırıldı. Halk ayaklandı. Buteflika adaylıktan çekildi ama sonuçta ordu içinden bazı gruplar sonucu kendi lehlerinde kullanmaya kalkınca iç dengeler altüst oldu. Oysa Cezayir Ordusu kısa bir süre öncesine kadar Libya’daki gelişmeleri takip etmekte ve oraya da görece bir istikrar kazandırmaktaydı. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır’ın müdahil olduğu; ayrıca ABD’nin desteklediği Hafter, Cezayir’in kendi içindeki sorunlara yoğunlaşmasını fırsat bilip Libya’da yeni bir iç savaş başlattı. Uzun zaman sessiz duran Trablus’un bazı bölgelerini ele geçirip dengeleri bir kere daha sarstı.

Aynı şekilde, Sudan’da da Ömer el Beşir aleyhinde gelişen muhalefetgüç kazandı. Başkent Hartum’da son zamanların en büyük gösterileri yapıldı. Göstericiler, Genelkurmay’a, Cumhurbaşkanlığı konutuna ve Savunma Bakanlığı’na kadar sokuldu. Burada da Libya’da olduğu gibi kazananın asla halkın olmayacağı yeni bir düellobaşlatıldı.

Bu üç ülkedeki sorunların temel sebeplerinin -İslam dünyasının pek çoğunda olduğu gibi- adaletin yokluğu, halkın iradesinin gaspı ve kaynakların eşit dağıtılmamasıolduğu malumdur. Ancak sorunların biliniyor olması çözümü kolaylaştırmamaktadır. Zira sorunların kaynağı sadece yerli halkların arasındaki paylaşım kavgası ya da adalet arayışı değildir. Ekonomik sorunlar, hayat şartlarının ağırlığı, iş imkanlarının yokluğu, üretim yetersizliği gibi birçok sebebin yanında, kifayetsiz yöneticilerin yönetimde kalma ısrarları da elbette bu ülkelerde istikrarsızlığın en büyük amilleridir. Lakin bundan daha da büyük olan sorun, modern çağın dayatmalarıdır. Aynı halklar, geleneksel üretim tarzları içinde -belki kıt kanaat- asırlarca barış içinde yaşayabilmişken, modern çağ onları birbiriyle karşı karşıya getirmiştir.

Evet, Cezayir halkı özgürlük; Libya halkı barış ve güvenlik, Sudan halkı ise iş ve aş istiyor. Hepsi birlikte adalet istiyor.

Oysa modernitenin öncüleri dünya egemenlerinin meseleye bakışları bambaşka bir düzlemde sürüyor: Bu halklar, tarihten beri hep aynı şartlarda yaşadılar. Medeni dünyada (!) başkaları için tabii olan bu talepleri, onlar, hak etmemektedirler. Bu yüzden ya perde arkasından eski kolonyal aklın medenileştirme (!) projeleriyürütülmekte ya da sessiz kalınarak zulüm desteklenmektedir.

Peki tarihte hep böyle mi idi? Değilse, bu durum ne zaman ve nasıl başladı?

Cezayir’deki hiçbir sorunun Fransızların 1830 işgalinden bağımsız görülmesi mümkün değildir.

Sudan’daki hiç bir gelişmeyi,İngilizlerin 1882’de Mısır’ı işgalinden ve 1898’de Mehdi yönetimine son verip Sudan’ı ele geçirmelerinden ayrı düşünülmesi mümkün değildir.

Libya’da yaşananları da, İtalyanların 1911 yılında, Büyük Roma’yı yeniden kurmayı amaçlayan emperyalist hevesleriyle, başlattıkları işgali unutup açıklamak mümkün değildir.

Kolonyal akıl hala devrededir ve bu coğrafya sahipsizdir. Üstelik hala bölge halkları sözde medenileştirilmeye, terbiye edilmeye muhtaçtır. Nitekim, kolonyalistler bu planlarını, eskiden kendi elleriyle uygularken şimdi içeride yetiştirdikleri ve kendilerine, düşük maliyetle, büyük kazanç sağlayan işbirlikçileri vasıtasıyla yapmaktadırlar.Sorunun bir başka yönü ise bu coğrafyaların geçmişte olduğu gibi şimdi de kolayca at koşturulacak açık ve sahipsiz bir alan olarak kabul edilmesidir.Dolayısıyla, işgallerden beri bölgenin düzeni, burada yaşayan masum halkların çıkarlarına göre değil; uluslararası rekabet ve güç dengelerinin taleplerine göre şekillenmektedir.

Bugün modern akıl, emperyal amaçlar ve sömürgeleştirme konusunda 19 yüzyıldan çok daha cüretkar ve çok daha gayr-i insanıdır. Hatta çok daha ahlaksızdır.

Bugün, İslam dünyası sahipsizdir. Müslüman halkın ve bu coğrafyada yaşayan diğer unsurların yönelebilecekleri bir melce, bir sığınakları bulunmamaktadır. Göçlerin hepsinin Batı’ya yönelmesi de çaresizliğe mahkûm edilmişlerin cellat sevdasından başka bir şey değildir.

Sudan’da Mehdi hareketinin başlaması ve İngilizlerin Mısır’ı işgal etmesi akabinde İstanbul’a sığınan bir Sudanlının Sultan II. Abdülhamid’e sunduğu biyografisi bile o zor günlerin bugünden daha iyi olduğunu göstermektedir.

Osmanlı Arşivinde yer alan biyografiye göre; Sallavi, Mısır kökenli bir hakimin oğlu olarak Hartum’da dünyaya gelmiştir.Eğitimini orada tamamlayıp mahkemede kadı vekili olarak göreve başlamıştır. Üç yıl hizmetten sonra mahkeme müfettişliği göreviyle bütün Sudan’ı dolaşmıştır. Atandığı Darfur kadılığı için Mısır’dan görev mazbatasını almaya gittiğinde, Mehdi hareketi başlamış ve bir daha Sudan’a geri dönememiştir.

Urabî hareketini bahane eden İngilizler, 1882 yılında Mısır’ı işgal edince Sallavi, kendini sahipsiz hissedip ortada kalmadı. Belgedeki ifadesiyle, “İngilizlerin Mısır’a girmesinde dolayı, hemen ehl-i İslam’ın mercei olan Darüsselam’a (Barış yurduna) koştu.” Yani İstanbul’a geldi.

Siz bu yazıyı okuduğunuz veya mahalli seçim sonuçlarına odaklandığınız sırada Sudan’da yeni bir plan hayata geçirilmiş olabilir. Ama bilin ki sonuç değişmeyecektir. Çünkü bugün bölge halkları ve Müslümanlar sahipsizdir.

Daha Fazla

İktibas Çizgisi

İktibas Çizgisi Yönetici

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı