GenelYazarlardanYazılar

Neslin Geleceğinden Kaygılanmak

Pandemi denilen belanın zorlama ve dayatılmasıyla, hayatları zindana çevirip, zehir ettiği ilişkilerin ve haberlerin sosyal medya üzerinden gerçekleştiği bir dönemi yaşıyoruz. Hayatları zorunlu inzivaya çeviren, real alemden soyutlayıp, sanala mahkum eden bir dönemi hep beraber katlanmaya zorlanıyoruz. Yarenle ,akrabayla, dostlarla ve tanıdıklarla; yüz yüze görüşmenin bir başka bahara kaldığı, sıcak kucaklaşmanın perdelendiği, hazsız ve tatsız ilişkilerle sanalda kendimizi tatmine çalışıyor ve biraz da gönül eyliyoruz ama, ‘kaygılıyız’ gelecek nesillerimiz açısından ucu nereye varacağı belli olmayan belirsizlere doğru yelken açtığını görüyoruz… bütün açıklığıyla itiraf edeyim ki, biz bu alemin insanı olmadığımızdan, bizim gibi  düşünenler adaptasyonda zorlanıyor, ruhi daralmalar ve içten içe ince acıların sızısına katlanmaya çalışıyoruz…

İnsanların tamamında genel itibariyle bir gerginlik, bir sıkıntı ve şikȃyetlenme var, kimse yaşatılan/dayatılan bu hayattan memnun olmamakla beraber ne yapacağını bilememenin acziyetinin altında eziliyor ama çarede bulamıyor. Uzun bir dönem sıcak ilişkiler kuran, dostuna dokunabilen, gözlerine bakan, aynı havayı soluyan ve bundan haz alanlar için, bu yeni hayata ‘mutasyon’ öyle kolay olmayacağa benziyor (en azından belirli yaşa gelmişler için diyelim). Ama şunu biliyorum, sizlerde belki taktir eder misiniz bilmem, gerçeğin yerini almaya çalışan ‘sanal’ yalancı memeye benziyor, ne kadar emersek emelim beklediğimiz gelmeyecek, ama çene kaslarımız yorulup güçlenecektir…

‘İnsanoğlu sosyal bir varlık’ olmasından dolayı ilişki/iletişim, özlem ve hasretini bir şekilde gidermek istemesinden kaynaklı ister istemez her insan gibi bizleri de zaman zaman bu aleme mahkûm ediliyoruz.

Bu sahte alem ne yalancı ne sahtekar ve ne hayasız yüzlere perde çekip gizliyor…

Bunları yazmaktaki maksadım birilerini suçlamak, dejarz olmak veya kendimi bundan vareste görmek kendi nefsimi temizlemek gibi bir niyetim yok. Bende sizler gibiyim ve bu toplumun bir parçasıyım. Dolaysıyla sesli düşündüğümü, gelecekten endişe duyduğumu ve yüreğimden kopup gelenleri sizlerle paylaşmak istediğimi biliniz…

Bir Mü’min olarak, şu andan ve de gelecekten, neslimizden endişeleniyor, kaygı duyuyorum ve dahi neler yapılabilirin çarelerini aramaya çalışma çabasının sancısıdır bu, pek fazla çözüm üretemesek de en azından içimi döküyor, duâya duruyorum. Tıpkı ceddim İbrahim, Zekeriya, Yakup ve diğerleri gibi Allah’ın selamı üzerlerine olsun. `Rabbim davamızı devam ettirecek nesil nasip eyle.’ (Bakara 124, Ali İmran 38, Bakara 132)

Örnek olarak: ‘Zekeriyyâ (as) nidâsına baktığımızda, bu nidanın salt bir çocuk sahibi olma isteğinden daha öte bir şey olduğunu görürüz; zira eğer öyle olsaydı Zekeriyyâ, ya başka bir kadınla evlenmek suretiyle ya da bu duasını daha erken yaparak çocuk sahibi olmanın yollarını arayabilirdi. Ancak onun çocuk istemekteki temel kaygısı, Allah davasını kendinden sonra devam ettirecek sâlih bir evlat idi. Kendisi için değil, iyiliğin, güzelliğin, erdemin yaşatılması adına duyduğu endişe, onun fiili duası olarak kabule vesile olmuştur.’ (Doç. Dr. Ahmet Abay. İktibas çizgisi)

Kaygı, algılanan tehlikelere karşı bizi uyararak harekete geçmemizi sağlar.

Kaygı fıtri bir duygudur. Bundan dolayıdır ki; her canlı, neslinin devamı için kendisine belirlenen kurallar çerçevesinde, elinden geleni yapmaya çalışır.

İnsanoğlu da aynı kaygıyı gütmekle birlikte sahip olduğu fikri/idolojiyi de kendisinden sonra da devam etmesini ister. (Bu fikrin doğru veya yanlış olması o kadar önemli de değildir) İnsanda ‘beka’ içgüdüsü/arzusu ceddi Adem as dan beri hep var ve devam ediyor. “Bu ağaçtan tadarsanız ebedi olacaksınız” (Araf 20) Bu arzu insanı bazen harama/yanlış yerlere de götürebiliyor.

Kaygı duygusunun hissi ve varlığı aslında kişinin kaygı duyduğu unsura karşı harekete geçmesine, çözüm üretmek için çabalamasına sebep olur. Bir başka deyişle, kaygı hissettiğimizde kendimizi o durum konusunda uyarır, önlem alır ve tehdidi azaltmak için harekete geçeriz. Bu sebeple, günlük hayatımızı işlevsiz/atıl hale getirmediği sürece kaygının olması var olan şartları iyileştirmek için bir itici güçtür.

Kaygı genelde olumsuz bir çağrışım uyandırır, ama aslında olumsuz bir duygu değildir. Olumlu anlamları olumsuzluklardan daha yüksektir.

Geleceğe dair yaşanılan kaygının en büyük nedenlerinden biri belirsizliktir. Bundan dolayıdır ki, plận yapmak önümüzdeki belirsiz süreci daha belirli bir hale getirmemize imkȃn sağlar. Plan dediysem öyle gerçekçi olmayan, ulaşılması, erişilmesi ve aşılması çok zor yüksek plȃnlamalardan bahsetmiyorum. Öncelikle, vüsatımızın fevkinde olmayan, daha kolay gerçekleştirebileceğimiz, üstesinden gelebileceğimiz kısa vadeli hedeflerden belirleyip başlamak kendimize olan güvenimizi arttıracak ve kaygılarımızı bir nevi kontrol altına almamızı sağlayacaktır. Plânların da hedefe göre belirlenmesi, kapasitemize uygun olması gerekir.

Kaygı içerisinde korkuyu da barındırır. Korku, bir yandan da sorumluluk duygusunu harekete geçirir. O halde, Mü’min olarak bakıldığında korkarak kaygılanmak, yaşamın ve yaşam sonrası hayatı güvenli biçimde devam ettirilebilmesi için gerekli ve oldukça yararlı bir duygudur.

Ya insanlarda ‘korku’ duygusu olmasaydı! O zaman ne olurdu bir düşünün…

Kaygı derken, hastalık haline gelmiş takıntı (Anktsiyete bozukluğu) denilen depresyondan bahsetmiyoruz.

Elbette her sağlıklı insan kendi nesli için kaygılanır; çocuğum kimlerle düşüp kalkıyor, zararlı madde kullanıyor mu, nerelere takılıyor ve gelecekteki hayatı için endişeler yaşamak her ebeveynin duyduğu kaygıların başında geliyor. (Bu bağlamda bir şeyi daha belirtelim; kaygı ile evhamı birbirine karıştırmayalım lütfen!) Bu konuda da inanların dengeyi korumaları gerekiyor. Dünyalık için kaygılanıp maddeten bir çok fedakarlıkta bulunduğumuz gibi aynı fedakarlığı ahiretleri için de düşünmek zorundayız. “Ey Rabbim! Beni, soyumdan gelenleri, namazı devamlı kılanlardan eyle! Ey Rabbimiz! Duamı kabul et!” (İbrahim 40)

Bizim, mevzubahis etmeye çalıştığımız ‘kaygı’ her ikisini de içine alan kendimizi ve neslimizi koruma kaygısıdır.

Bu kaygı daha çokta kendimizle ilgili; biz bizden sonraki nesillere ne bırak(malı)tık ve bunlar ne kadar doğru şeyler, onların hedef belirlemelerine, ufuklarını açacak, sağlam bir imanla, ayartıcıların ayak oyunlarına karşı dik durabilmek adına hangi doneleri verdik/verebiliriz onun kaygısıdır.

Çünkü Allah bize emrediyor; “Ey iman edenler! Kendinizi ve ehlinizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun başında gayet haşin, sert; Allah’ın kendilerine emrettiğine karşı gelmeyen ve kendilerine emredileni yapan çok şiddetli melekler vardır.” (Tahrim 6)

Bir Mü’min için bu emir karşısında kaygısız ve duyarsız olmak normal değildir. Normal olan Nebi (as) ma atfedilen bir sözde ifadesini bulmuştur. “Kaygısı en büyük insan, dünya ve ahiretini önemseyen Mü’min insandır.” (İbn Mace. Ticaret, 2) Biz biliriz ki dünya ahiretin tarlasıdır, burada ektiklerimizi orada hasat edeceğiz…

Kur’an’ın bizlere örnek olarak sunduğu Nebiler, ölüm döşeğinde dahi bu kaygıyı duyuyor. “Yoksa siz, Yakub’un ölüm anında, orada şahidler miydiniz? O, oğullarına: ‘Benden sonra kime ibadet edeceksiniz?’ dediğinde, ‘Senin ilahına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilahı olan tek bir ilaha ibadet edeceğiz; bizler ona teslim olduk’ demişlerdi.” (Bakara 133)

Lokman oğluna öğüt vererek şöyle demişti: “Ey oğulcağızım! Allah’a ortak koşma. Şüphesiz ortak koşmak (şirk) büyük bir zulümdür.” (Lokman 13)                                                        “Yavrucuğum! Yaptığın iş bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve bu, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin derinliklerinde bulunsa, yine de Allah onu ortaya çıkarır. Doğrusu Allah en ince işleri görüp bilmektedir; her şeyden haberdardır.” (Lokman 16)                                                            “Ey oğlum, namazı dosdoğru kıl, ma’rufu emret, münkerden sakındır ve sana isabet eden (musibetler)e karşı sabret. Çünkü bunlar, azmedilmesi gereken işlerdendir.” (Lokman 17)
İnsanlara yüzünü çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü Allah kendini beğenip böbürlenen hiçbir kimseyi sevmez.” (Lokman 18)                                                                         “Yürüyüşünde ölçülü ve dengeli ol; konuşurken de sesini ayarla. Unutma ki, seslerin en beğenilmeyeni eşeklerin sesidir!”
(Lokman 19)

İşte her konuda olduğu gibi bu konuda  da bize sorumluluk bilincini yükleyen ve yol haritamızı belirleyen ayetler…

Daralan ve sıkıştırılan yaşam alanlarımızın her neresinde olursak olalım, bize düşen Mü’mince tavır geliştirip, organize topluluk/cemaat olup bize dayatılan bu yaşam şekillerini her halimizle ret etmeli ve rabbimizin bizden istediği hayatı ortaya koyarak, bizden sonrakilere örnek olmak zorundayız. Bunu küçümsemeyelim bu küçükte olsa değerlidir ve bizim için varlık göstergesidir.

Başarısızlıkları ya da olumsuzlukları felaketleştirmek yerine, ders alınacak ve bir şeyler öğrenilecek deneyimler olarak değerlendirmekte yarar vardır. Bu perspektiften bakmak hem problem çözme kapasitemizi artıracak, hem de geleceğe yönelik karamsarlık ve ümitsizlik duygularına kapılmayı da önleyecektir. Gerçekçi olmak ve belirlenen hedeflerin de gerçekle uyumlu olması gerekiyor. Dolaysıyla hedefler kimliğimizle uyumlu olduğu taktirde daha bir gerçekçi olacaktır. Bu da “Ben kimim?” ve “Ne istiyorum?” sorularını yanıtladığında gerçekleşecektir. Bu bağlamda, kendisini İslam’a nisbet eden genç neslin çoğunluğunun ‘kim olduklarını’ ve ‘ne istediklerini’ bilmeyişleri, kimliksiz ve kişiliksiz oluşlarının farkına vardırılmaları gerekiyor…

Ezcümle, kendimizi ve neslimizi korumanın yolarını arayıp bulmak zorundayız. Geleceğimiz olan nesillerden sıradan insanların beklediklerini bekleyemeyiz, çünkü bizim davamız sıradan bir dava değil, bu ulvi dava için kim ne yapabilir ise elinden geleni ardına koymamalıdır. Bundan dolayıdır ki, hiç kimse hazır reçete beklemesin, herkes kendini herkesten daha iyi biliyor; kimin malı, ilmi ve gücü neyi ne kadara yetiyor, son ‘kerteye’ kadar nasıl yapabiliyorsa, ki herkesin yapabileceği küçük veya büyük mutlaka bir şeyler vardır ve bunu yapmak zorundadır. Aksi taktirde yapmamız gerekip de yapmadıklarımızdan da sorulacağımızı bilelim derim… Vesselam

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir