
UKRAYNA’DAKİ ABD Kışkırtıcılığının Arka Planı ve TÜRKİYE’NİN ARABULUCULUĞU
Uluslararası güç ve/veya güçlerin belirleyici olduğu bu küresel sistemde, hak-hukuk ve adalet kavramları güçlülerin tanımladığı ve anlamlandırdığı kavramlardır. Dolayısıyla, “uluslararası hukuk”, “uluslararası adalet” kavramları, çoğu zaman, algı oluşturmak üzere egemen güçler tarafından kullanılır ve pratikte bir karşılığından söz edilemez…
Afganistan’da yaşanılanlardan sonra, -başlangıcı 1990’lı yıllara kadar götürülebilecek- Ukrayna krizi üzerinden de “Doğu”-“Batı” strateji savaşı yeniden gündemdeki yerini aldı… Değişen dünya ve bölge dengeleri sürecinden bu yana sık sık ifade ettiğimiz gibi yeni bir “güç dengesi” arayışı aralıksız devam etmektedir. Ve bu krizi de bahse konu sürecin doğal yansımaları olarak okumak durumunda olduğumuzu unutmayalım…
Hatırlamak gerekirse, NATO/ABD’nin Rusya’yı çevreleme politikalarının bir gereği olarak gündeme gelen neo-liberal eksenli operasyonların bir sonucuydu Ukrayna krizi. Zamanla gelinen aşamada ise Ukrayna krizi denildiğinde, bölgedeki güç dengesinin ötesinde Kafkaslar, Orta Asya ve Asya-Pasifik’teki denge oluşum süreci de gündeme gelmektedir. “Güç”ün Doğu’dan Batı’ya doğru kaydığı yeni denge arayışı sürecinde de Karadeniz-Kafkasya, Asya ve Asya-Pasifik’in stratejik öneminin, her geçen gün, daha da arttığını ifade etmeye de gerek yok… Buna karşın, çözülme süreci yaşayan sistemin hızla etkisini yitirdiğini ve malum küresel güçlerinde etkinliklerini kaybettiğinin altını çizmek gerekir.
Görünür ve görünmez boyutlarıyla yükselen güç olarak ilk akla gelen Çin başta olmak üzere Rusya ve Türkiye, avantajlarının yanı sıra potansiyel açmazlarıyla da tartışılmaktadır. Bunlardan Çin, ekonomik düzlemde ulaştığı seviye nedeniyle, bilinen handikaplarıyla, yeterince gündeme gelmese de yakın bir gelecekte en çok konuşulan güç olacağından şüphe duyulmamalıdır. Aynı zamanda, tarihi ve stratejik derinliği ile Türkiye’nin ufku açık görülmektedir… Ve yükselen güçler açısından olduğu gibi ABD, İngiltere ve AB içinde Ukrayna-Rusya gerilimi olarak yansıtılan kriz, stratejik öneme sahiptir… Yani, ifade edilenlerin ötesinde, söz konusu krizin, anlamlandırılması ve doğru okunması, tüm taraflar için olmazsa olmaz bir gerekliliktir.
Bu çerçevede, gelinen aşama itibarıyla, Ukrayna krizinin geleceği hususunda farklı yaklaşımlar ve/veya değişik hesaplar gündeme taşınmaktadır…
Kimilerine göre ABD ile Rusya bölgede yeni bir pazarlığın peşinde… Bu bağlamda Rusya-Çin ilişkilerinden çok daha önemli olan Rusya-ABD ilişkileridir. Kimilerine göre ise ABD-İngiltere ittifakı, bölgede bir savaş çıkmasını istemekte ve bunun ortaya çıkaracağı kaostan yararlanarak bazı hesaplar yapmaktalar. Aynı zamanda, böyle bir durumda Rusya’nın ciddi açmazlarla karşı karşıya geleceğini de ön görmektedirler. Buna karşın yine İngiltere kaynaklı kimi çevrelerin öngörülerine göre de Rusya, ne olursa olsun, -tüm kışkırtmalara rağmen- Ukrayna’yı işgal etmeyecektir. Bunun yerine Ukrayna’yı içten karıştırma stratejisini kullanacak… Askeri kuşatma tehdidini de kullanarak bu ülkenin iç siyasetinde baskın hale gelmesini sağlayacaktır. Böylelikle kendi politikalarıyla paralel hareket eden bir Ukrayna yönetimini iş başına getirerek hedeflerinin bir kısmına ulaşmak niyetindedir.
Putin’in Rusya’nın güvenliği ve geleceği bağlamında, -dönemsel şartların açtığı alanları iyi kullanarak- değişim sürecini lehine kullanmak istemesi ve bazı kazanımlar peşinde koşması anlaşılabilir bir durumdur. Lakin Putin’in bahse konu amaçlarına ulaşmak üzere başvurduğu yöntemlerin, zamanla aleyhine sonuçlar doğurması da kuvvetle muhtemeldir. Özellikle “şantaj politikası” olarak nitelenen adımlarıyla Putin, bölge ülkelerinin mevcut politikalarını gözden geçirmelerinin önünü açmış oldu. Ki bu süreçte, AB-Türkiye, AB-ABD ve Türkiye-ABD ilişkilerinde belirgin değişiklikler beklenilebilir… Özellikle, Doğu Akdeniz’deki doğalgaz rezervlerinin Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınması planının hayata geçmesi halinde, bölgede, stratejik sonuçların ortaya çıkması ve yeni hesapların yapılması söz konusu olacaktır… Aynı zamanda Ukrayna krizinde Türkiye’nin arabuluculuk/kolaylaştırıcılık adımlarının başarılı olması halinde de önemli gelişmelerin önü açılacaktır…
TÜRKİYE VE FRANSA’NIN Arabuluculuk Girişimleri…
Değişim sürecinden kaynaklanan ciddi sıkıntılara karşın NATO üyesi olmaya devam eden Türkiye, tarihi ve stratejik derinliği ile Karadeniz-Kafkaslar, Orta Asya ve “Ortadoğu”da stratejik önemi her geçen gün artan bir ülke olarak bahse konu arabuluculuk/kolaylaştırıcılık rolüne soyunabilmektedir. Hem Rusya, hem de Ukrayna cephesinden sıcak bakılan bu girişimin kısa vadede olumlu yansımalarının yanında orta vadede de bölgede önemli sonuçlar doğurması da beklenilmelidir. Ne var ki AB/ABD’nin bu girişime, açık bir muhalefet göstermese de rahatsız olduklarını söylemek yanlış olmayacaktır. Özellikle de ABD…
Bu bağlamda Erdoğan’ın Putin ile yaptığı telefon görüşmesiyle netleşen bir süreç, yine Erdoğan’ın Ukrayna ziyareti ile derinlik kazandı… Beklenildiği üzere Putin’in Türkiye’yi ziyareti de gerçekleşirse, söz konusu krizle ilgili ciddi bir yumuşama mümkündür. Bu vesileyle hemen belirtelim ki Erdoğan’ın bu girişimi, nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, Türkiye’nin, bölgesel ve küresel düzlemde, liderliğini bir adım daha ileri taşıması kaçınılmaz olacaktır… Konuyla ilgili olarak Fransa’nın girişimi ise hem başlangıcı itibarıyla hem de süreç içerisinde yaşananlar nedeniyle sonuçsuz kalmaya mahkum gözükmektedir. Merkel sonrası AB liderliğine soyunan Macron’un bu girişimi, öncelikle, Rusya tarafından ciddiye alınmadı desek yeğdir. Ve Rusya bu girişime olumsuz yaklaşımını bir çok şekilde ortaya koydu… Arabuluculuk girişimleriyle ilgili Rus yetkililerinin demeçleri, Putin-Macron görüşmelerindeki diplomatik olarak aşağılayıcı olarak yorumlanan görüntüler, vb… ABD ve AB ülkeleri tarafından yalnız bırakılan Ukrayna’nın ise Türkiye’nin girişimiyle birlikte Fransa’nın arabuluculuğunu, en azından, ciddiye almama gibi bir lüksü bulunmamaktadır.
Bölgesel bir güç olmanın ötesine geçmek üzere olan Türkiye her türlü hamleyi yapmakta ve değişen şartların açtığı alanda bir “duruş” göstermeyi, kendi güvenliği ve geleceği için elzem görmektedir. Bu çerçevede Türkiye, bir yandan Ukrayna ile ilişkilerini derinleştirmek için adımlar atarken diğer yandan da savunma sanayi gibi stratejik bir konuda işbirliğinin ötesine geçerek ortak tesislerde SİHA üretme aşamasına gelmiş bulunmaktadır… Rusya ile ilişkilerini de bir süredir, bir ‘denge politikası’ içinde sürdüren ve aralarındaki ciddi ihtilafları paranteze alabilen Türkiye, muhatabının da karşılıklı güven ilişkisine önem vermesiyle Ukrayna konusunda da arabuluculuk/kolaylaştırıcılık rolüne soyunabilmektedir. Tüm bu yaşananlar ve yaşanacaklar açısından önemli olan, söz konusu ilişki biçimlerinin arkaplanını doğru okuyabilmektir. Aynı zamanda, dönem dönem, inişli-çıkışlı seyretse de Rusya ile ilişkilerin oturduğu bu zemin ile beraber Türkiye’nin, mevcut pozisyonu gereği, ABD/Batı ile de ilişkilerini belirli bir düzeyde devam ettirme zorunda olduğu da malumdur…
Hiç şüphesiz Rusya, kendi güvenliği ve gelecek beklentisi için Ukrayna’da elde ettiği avantajlı pozisyonunu netleştirmek istemektedir. ABD/Batı’nın içinde bulunduğu handikaplardan da yararlanarak bu gerginlikten sonuç almayı istemektedir. Ancak, gelinen aşama itibarıyla Ukrayna’nın güvenliği, Avrupa’nın güvenliğinin yanında Karadeniz’deki yeni denge arayışı süreci açısından kritik öneme sahip bulunmaktadır. Aynı zamanda, temel politikaları farklı görünse de ABD ile Rusya arasında örtülü bir pazarlık söz konusu. Bu bağlamda Rusya lideri ile Çin liderinin, yankı uyandıran, son görüşmelerini Rusya ile Çin arasında bir “ittifak” kurulduğu şeklinde okumak da doğru olmaz. Konjonktürel gelişmelere karşın ABD-Rusya ilişkilerinin geleceği bölgesel dengeler açısından olduğu kadar küresel güç dengesi açısından da kritik önemini korumaktadır…
Bir başka husus da Türkiye’nin arabuluculuk girişiminin beklenmedik sonuçlar doğurması halinde gündeme gelecektir. O da Erdoğan’ın devreye girdiği süreçte, Putin’in, ABD/NATO’yu devre dışı bırakarak Ukrayna ile -ihtilaflarını çözmek üzere- masaya oturması ihtimalidir. Zira Putin, bu gerilim sonunda, ABD’den istediklerini alamaması halinde AB ülkeleriyle de ilişkilerinin sıkıntılı bir sürece girmesini engelleyecek bir manevra yapabilir. Zayıf bir ihtimal de olsa Putin’in böyle bir hamlesi, Doğu ile Batı arasındaki güç mücadelesinde elini güçlendirici bir manevra olacaktır. Bu durum aynı zamanda Türkiye lehine sonuçlar doğurması da kuvvetle muhtemeldir. Ve bu gerçekliğin Türkiye de Rusya da farkında gözükmektedirler…
Ne var ki değişen dünya ve bölge dengelerinin kurgulanma sürecinde, ABD, Rusya, Çin, hatta bölgesel güç olmanın ötesine geçerek geniş bir bölgede stratejik öneme sahip bir güç olmak isteyen Türkiye’nin hangi tür ittifaklar ve/veya dönemsel işbirlikleriyle bir araya gelecekleri ya da birbirlerine rakip olacakları kritik öneme sahip olacaktır. Dolayısıyla yeni denge arayışı süreci ile ilgili analizlerde temel parametreleri yerli yerine oturtmak veya bu konudaki ihtimalleri ıskalamamak kritik öneme sahiptir. Yoksa özellikle “Doğu” ile “Batı”nın güç mücadelesinde Türkiye’nin pozisyonunu irdelerken Rusya-Çin eksenini mi, yoksa ABD-AB eksenini mi tercih edeceği üzerinden bir yorum yapmak sığ bir yaklaşım olmanın da ötesinde mevcut jeo-politik ve jeo-stratejik mücadeleyi izahta da yetersiz kalacaktır. Bu çerçevede, benzerleri gibi Aydınlık Gazetesi’nin, bir anket üzerinden yaptığı değerlendirme ne demek istediğimizi ortaya koyucu nitelikte bir örnek olarak görülebilir…
Metropol’ün gerçekleştirdiği ankete göre; Cumhur İttifakı’na oy veren seçmenin büyük bir çoğunluğu Türkiye Rusya ve Çin ilişkilerine öncelik versin derken, Millet İttifakı’na oy verenlerin büyük çoğunluğu da ABD ve AB ilişkilerine öncelik verilsin kanaatinde olduğu anlaşılıyor… Oysa değişen dünya ve bölge şartlarının açtığı alan, Türkiye’nin Batı/ABD vesayetinden kurtulmasına imkan hazırlamış olsa da söz konusu eksenlerden birine tamamen yaslanmanın ne tür sonuçlar doğuracağını tahmin etmek zor olmayacaktır. Yani Türkiye gibi potansiyel gücü yüksek ülkelerin “denge”de götürmek durumunda olduğu ilişkilerle beraber kendi politikasını/eksenini de kurmak gibi bir mecburiyeti olduğu aşikardır. Ve bu tür hatalı okumalar, Aydınlık Gazetesi’nin düştüğü gibi kendilerini İslam ile tanımlayanların büyük çoğunluğunun da düştüğü hatalardır. (Ilımlı) Laik-Demokratik/Batı referanslı Türkiye Cumhuriyeti’ni doğru tanımlayamayan bu çevreler, ideolojik niteliği belli olan Türkiye Cumhuriyeti’nden kendi İslam algılarına paralel duruşlar, politikalar beklemektedirler. Batı düşüncesinin etkisinin de altında “düşünsel ve siyasal duruş”larında bir türlü netleşmeyen söz konusu çevreler, aynı zamanda küresel küfür ve şirk odaklarınca da malzeme olarak kullanılmaktadır. Kendilerini “Müslüman” olarak tanımlayan bu çevrelerin oluşturdukları algıları, “İslamofobi” olarak yansıtan bu odaklar, aslında “Müslümanofobi” ile algı yönetimi ve manipülasyon yapmaktadırlar…


