
Gelenekselciler İle Muhafazakârlar Arasında Sıkışan İslam!
Aziz ve yüce İslam’ın bu gün muhaliflerine karşı bir varlık gösterememiş olmasının birçok nedeni vardır. İşin aslına bakarsanız varlık gösteremeyen İslam olmayıp onu kabul ettiğini zannederek yaşayıp aslında kendisi için hayat kuralları belirleyen insan aklının ürünü olan yönetim biçimlerini kabul edip yaşadığını İslam sanan toplulukların sayılarının hızla artmasıdır. Vahim olan bu toplulukların Kuran’a davet edildikleri zaman Kuran hakkında akıl almaz uçuk ve insafsızca geliştirdikleri itirazlarıdır.
Mesela Kuran’da her şey var mı? Hadi bana namazın kılınışını ve rekât sayılarını söyleyin gibi yüce kitaba eksiklik izafe ederek aslın da Kuran’dan ne kadar habersiz ve uzak olduklarını da ortaya koymaktadırlar. Oysa Allah gönderdiği dini tamamlamış ve biz insanlar için gerekli olan hiçbir şeyi kitabın da eksik bırakmamıştır. Buna rağmen kendilerini düzeltmemekte ısrar ederek yaptıklarının doğru olduklarını ne yazık ki hararetle savuna bilmektedirler. Bunlar nerede ise söz dinlemez bir toplum oluverdiler. Bunlar böyle davranıyorlar diye bizler onları Kuran ile uyarmaktan asla vaz geçmeyeceğiz. Kınayanın kınamasından asla korkmayacağız ve yaptıkları işin ve taşıdıkları düşüncenin yanlışlığını Allah’ın izni ve yardımıyla onlara fark ettireceğiz. Dersimize konu olan ilk ayet mealini verelim:
“Kim Rahman’ın zikrine Kuran’a karşı kör davranıp yüz çevirir ise, yanından ayrılmayan bir şeytanı ona sardırıp arkadaş ederiz. Şüphesiz ki bu şeytanlar, onları doğru yoldan alıkoyarlar da onlar kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar (zannederler) Arkadaşı bize huzurumuza gelince şeytana “ Ah, keşke benimle senin aranda iki doğular kadar uzaklık olsaydı; ne kötü arkadaşmışsın !” diyecektir. (Zuhruf- 36-37-38) En kötüsü de insanın yaptığı yanlışları doğru olarak kabul edip kendisini tek doğru olan Kuran’a kapatmasıdır. Belki bu anlayış sahipleri fiziki anlamda Mushaf’ın kabına karşı çok saygılıdırlar. Hatta evlerinde yedi kat beze sarıp en yüksek yerlere çocukların erişemeyeceği yerlere asıp her Perşembe akşamı Kuran’dan dirillere hitap eden Yasin suresini bir kez anlamını okumadan ölülerinin ruhlarına hediye etmekle kıvana bilirler. Oysa Kuran’ın bizlerden beklediği saygı bu olmayıp onun içerisindeki hükümlerin yaşanılıp hayata uygulanması yönündedir. İsteyen ve arzu eden kardeşlerimiz Yasin suresinin altmış dokuz ve yetmişinci ayetlerini okuya bilirler.
Maksadımın azda olsa anlaşıldığını tahmin ederek yazımıza başlık olarak seçtiğimiz konuya dönelim. Allah son olarak gönderdiği ve adına da ta başından itibaren İslam, bu dini kabul edip hayatının yaşanılan kuralları haline getirenlere de Müslim (Müslüman) adını vermiştir ve sadece bu dinden ve bu verdiği isme uygun hayat yaşayanlardan razı olacağını defaten yüce kitabında tekrar etmiştir. İnananların başka bir isim ve din ile anılmalarına razı olmamıştır. Ancak ne yazık ki İslam’a mensup olduğunu söyleyen bu topluluklar ya böyle anılmaktan utandılar ya da düşmanları tarafından yapılan bu isimlendirmelerin cazibesine kapılarak bu hale geldiler. Bu isimlendirme faaliyetlerinin kökenleri çok eskilere dayanmaktadır. Biz günümüzle alakalı olarak: Radikal, muhafazakâr, gelenekçi, tarikatçı, selefi vb. İsimlendirmelerden en yaygın olanı geleneksellik ve muhafazakârlıktan bahsedeceğiz. Zira İslam muhalifi olup bu kanalla iktidarı ellerine geçiren güçler en fazla bu iki kesimi kullanmaktadırlar. Bu anlayış sahiplerinin kimler olduğu hususunda isimlendirmeye gitmeden bunların genel karakteristik özellikleri üzerinde duracağız. Bu düşünceyi tanımanın en iyi isabetli ve kestirme yolu Kuran’ı ve onun yürüyen hali olan elçiyi iyi tanımaktan geçmektedir. Kuran’ın mücadelesi Allah’ı inkâr edenlerden ziyade Allah’a inanıp ancak ona gereği gibi güvenmeyen kişi ve kişiler ile olmuştur. Diğer bir ifadeyle müşrikler ile mücadele edilmiştir. Kuran’ın indiği toplum hem gelenek selci ve aynı zamanda aşırı muhafazakârlardan oluşmaktaydı. Yeni ve yeni olan her şeye karşı çıkmayı ibadet telakki ederek vahye karşı çıkmışlardır. Bu durum sadece o toplumla sınırlı kalmayıp bu gün dahi bu anlayışı şiddetle savunan toplumlardan bahsetmek abartı olmasa gerek.
Yüce Kuran’da bunları tanıtan birçok ayet vardır. Biz bu ayetlerden hareket ederek hem kendilerini hem de taşıdıkları düşünceyi tanımaya çalışalım: “Onlara müşriklere Allah’ın indirdiğine Kuran’a uyun! Dendiği zaman, onlar “Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız dediler”. Ataları hiçbir şey akıl etmemiş, doğruyu bulamamış olsalar da mı? Atalarına uyacaklar”?( Bakara- 170)
“Onlara Allah’ın indirdiğine Kuran’a ve Elçiye gelin!” denildiği zaman, “ Babalarımızı üzerinde buldoğumuz yol bize yeter!” derler. Ataları hiçbir şey bilmiyor ve doğru yol üzerinde bulunmuyor iseler de mi”? ( Maide- 107)
Bu ayetler de taklidin “ gerçeği bilmek ve doğru yolda olmak” anlamına gelmediğine dikkat çekilmektedir. Yüce Allah inkârcılara ve müşriklere hitap ederek Kuran’a ve elçiye gelmelerini onlara emredince onların ise geleneği ve taklitçiliği tercih ettiklerini bildirmektedir. Bu ve benzer içerikli ayetlerde ilahi prensipleri doğru yaşaya bilmek için Hz. Muhammed’e tabi olmanın zorunlu olduğuna özellikle bir göndermenin yapıldığı apaçık bir gerçektir; Çünkü peygamber siz bir din anlayışı imkânsızdır ve dinsizliktir. Bu nedenle ayette hem vahye yani Kuran’a hem de onu tebliğ edip yaşayarak ümmetine örnek olan Hz. Muhammed’e tabi olunması emredilmektedir. Elçi’ye itaatin onu elçi kılan Allah’a itaat olduğunda şüphe yoktur. Bunun yolu ise Elçi’nin beraberinde getirmiş olduğu ilahi mesaja Kuran’a uymakla mümkün olabilir. ( Kuran Meal-Tefsir Mehmet Okuyan ilgili ayetin bir nolu dip notu)
Bahsettiğimiz bu iki topluluk batıl da olsa ilahlarına yapılan küçük bir sataşmada dahi hem fiziksel hem de ruhi anlamda eyleme geçerek rakiplerine acımasızca davranıp sonucu ölüm ve öldürmeye varan eylemlere kalkışa bilmekteler. Allah’ın gönderdiği elçilerden bir kısmını öldürmeleri bunların daha neler yapabileceklerinin de delilidir. Bismillah deyip bir masumun başını gövdesinden rahatlıkla ayıra bilmekteler.
İbrahim peygamberin vermiş olduğu tevhidi mücadele neticesin de putlarını, ilahlarını yere serilmiş olarak gören o toplumun İbrahim’i yakmak için yediden yetmişe nasıl odun topladıklarına ve diri diri bir insanın yakılmasına gönüllü olarak katıldıklarını Kuran’dan öğrenmekteyiz. Bu anlayış sahiplerinin tarihin tozlu raflarında kalıp kaybolup gittiğini asla düşünmeyelim. Kişi ve lider isimleri değişse de fikirleri yaşamaya devam etmektedir. Bizler bu düşünceleri günümüz açısından ele alacak olur isek: Halkı Müslüman coğrafyada halen varlıklarının devam ettiğini ve düşüncelerinin rağbet gördüğüne şahit olmaktayız. Öyle ki bu gün herhangi bir platform da Kuran’a ait gerçekleri dile getiren bir tevhit erini sahip oldukları medya ve iktidar desteği ile mezhepsiz! Sünnetsiz ve peygamber inkârcısı olarak toplum nazarında tu kaka etmektedirler. Bunlar güçlerini kayıtsız şartsız destek oldukları batıl ve batıcı iktidar yanlılarından almaktadırlar. Böylelikle hem kendileri hem de destekçisi oldukları iktidarları yaşamaya devam etmektedirler. İslam’ı İslam olmaktan çıkaran bu zihniyet sahipleri kendilerinin oluşturdukları bu batıl anlayışı hak ve gerçek gibi pazarlamaya devam etmektedirler. Kuran ve onun yürüyen hali olan son elçinin anlayışlarını tahrif etmekte mahir olan bunlar itikatlarını da amellerini de rivayetler üzerine kurarak ayrıca kendi heva ve heveslerini de ilah edinerek toplumda caka satmaya devam etmektedirler. Kuran’a karşı kör ve şaşı bakan bu zihniyet genel argümanlarını biz Kuran’ı anlayamayız şeklinde gayet net ve anlaşılır olan yüce Kuran’a da o kitabı gönderene de gönderildiği insana da açıkça iftira etmektedirler.
Kuran’ı itikatlarının ve amellerinin belirleyicisi olarak kabul edip iman eden müminlere karşı aşırı tahammülsüz ve hoş görüşüz bu insanlar İslam ve onun mensuplarına karşı çıkıp kinlerini kusanlara ise gayet mülayim ve yumuşak ola bilmektedirler. Gerek gelenek Selciler gerek ise muhafazakâr anlayış sahipleri kör bir taassubun içerisinde olup yeni olan her gelişme ve düşünceye karşı çıkıp onu yok saymaya devam etmektedirler. Yüz yıllar önce verilen ve günümüz ihtiyaçlarına cevap vermekten çok uzak olan kişi merkezli fetvalar ile yaşları on altı ve yirmi iki olan lise gençliğine ne yazık ki din anlatmaktadırlar. Anlatılan bu din gençler tarafından asırlar önce yaşanmış bir mitoloji gibi algılanmakta ve kabul görmemektedir. Bunlar şunu bile demektedirler “Aman ha gençlere Kuran meali okutmayın tavsiye etmeyin aksi halde onları ateist yaparsınız” diye bilmektedirler. Batının ateisti Hristiyan’ı sekileri kendi dilinden yani anladığı dilden yüce Kuran’ı okuyarak İslam’ı seçip Müslim olur iken bizlerden aksi davranmamızı istemektedirler.
Kuran’ı tanıyan anlayan insan aynı zamanda İslam’ı da tanımış olur. Aksi halde birçok şeyi İslam zannederek yaşar ve ahirette de kaybedenlerden olur. Ne yazık ki; halkı Müslüman coğrafyanın kahir ekseriyetinin durumu. Kısırdöngü ve tartışmalar içerisin de bocalayıp durmaktadırlar. Ne kendi adlarına ne de insanlık adına hiçbir katkı ve yarar sağlayamamaktadırlar. Alanı kendi düşmanlarına bırakarak onların ortaya koyduğu kirli oyunlarını kendilerinin kurtuluşu için çareler zannedip dört elle sarılmaktadırlar.
Batı ve batılın temsilcileri hem gelenek Selcileri hem de muhafazakârları sürekli koruyup kollamakta çünkü bunları yeri ve zamanı gelince gerçek tevhit erlerinin üzerine saldırtmaktadırlar. Onun için mezhep ve mezhepçi anlayışları destekleyerek zaman zaman Sünni Müslümanlara! Şiilerin ibadet hanelerini zaman zamanda Şii Müslümanlara da Sünni Müslümanların cami ve mescitlerini bombalatıp bir birini kırdırtmaktadırlar. Günümüz insanları İslam’ı değil geleneği ve atalar dinini temsil edip sonrada İslam’ı yaşadıklarını esas İslam’ın bu olduğunu bunlara karşı çıkmanın sapıklık olduğunu iddia edebilmektedirler. Kuran ’sız ve onun canlı ve yürüyen hali olan elçisiz bir din anlayışı sürekli tedavülde dolaşıp durmaktadır. Kolay ve risksiz olan bu anlayış İslam’ın siyasi, hukuki, ticari ve benzer yönlerini daha geniş bir ifadeyle İslam’ın devlet ve iktidar boyutunu ıskalamaktadırlar. Bundan dolayıdır ki kendilerini kimin ve hangi kanunlar ile yönetildiklerinin önemli olmadığı önemli olanın otoriteye bağlı kalıp itaatin esas olduğudur. İşte bundan dolayıdır ki bu anlayış sahipleri tepeden inmeci, militarist, ulusalcı aynı zamanda laik ve demokratik sistemlere aşk ve şevk ile bağlılıklarını ve itaatlerini bile isteye sürdürmektedirler. Kuran okumayı sadece Arapça lafızları haddini ve hududunu aşarak gerektiği zaman sabahi veya raks makamında okumaktan ibaret sayan bu anlayış sahipleri Kuran’ın ana, çatı kavramları olan rab, ilah, tevhit, şirk, mümin, münafık, şeytan ve ta gut gibi şu an aklıma gelen kavramları derinlemesine ve inceden inceye hiç düşünmezler. Hangi veya hangi davranışlarımla birini veya birilerini rab ve ilah edinmiş olurum konusunu gündemlerine almazlar bile. Firavun ve Musa, Muhammed as. Ebu Cehil mücadelelerini tarihi bir nostanji olarak okurlar. Günümüz Firavun vari ve Ebu cehil temsilcilerine asla söz etmezler.
Bizler bu durumun böyle devam etmesine seyirci kalamayız çare: “ Sizler haddi aşan bir topluluk oldunuz, diye Kuran’la sizi uyarmaktan vaz geçip gerimi duralım?.” (Zuhruf- 5) Bu soruya verilecek cevap gayet açık ve nettir. Kuran ile uyarmaya bir dakika bile ara vermeden devam etmeliyiz. Yılgınlık, bıkkınlık ve rehavet Kuran ile uyaranların özelliği olmamalıdır. Bu konuda gayret edip ceht edenlere selam olsun. Başka bir yazıda buluşmak üzere Allah’a emanet olunuz.


