GenelYazarlardanYazılar

Allah’ın Doğru Yolu Üzerine Oturanlar!

İblis, “Beni azdırmana karşılık, and olsun ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım. (Araf 16) Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen, onların çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın!” (Araf 16, 17)

İnsanoğlu yaratıldığı ilk günden beri bir düşmanı var, bu onun dünyayı algılamaya başladığı (reşit olduğu) günden itibaren ölene kadar yakasından düşmeyen o düşmanla imtihandadır. İnsanlığın bu imtihanı nihayi dirilme (hesap vermek için) anı gelip çatana kadar devam edecektir. Çünkü Allah bu düşmanı ve bunun düşmanlığına muhatap olan insanı gözetlemektedir. “Sen gözlenip-ertelenenlerdensin’ dedi.” (Araf 15)

Bu ayetlerden şunun çok rahatlıkla anlıyoruz ki, İnsanoğlunu Allah’ın doğru yolunun ‘sırât-ı müstakîm’ üzerinde durma kabiliyet ve fıtratında yaratmış, bunu bahşettiği akıl ve irade sayesinde gerçekleştirmekteyiz. Bundan dolayı da aynı zamanda imtihan olmaktayız. İnsanoğlu zaaf sahibi bir varlıktır, bu zaafından dolayı doğru yol üzerinden durmaması için birileri veya bir şeyler bizleri bu yoldan saptıracaktır. Rabbimiz bizleri kitabı Kur’an’da defaatle uyarmaktadır. “Şüphesiz şeytan sizin düşmanınızdır; siz de onu düşman tanıyın. O kendi grubunu alevli ateşin halkından olmaya çağırır.” (Fatır 6, Kehf 50, Araf 22, Bakara 208…)

Bu yol üzerinde kalabilmek ve istikamet doğru belirleyebilmek için öncelikle, yolu ve yolun kurallarını bu yolun sahibinden direk öğrenmek en sağlıklı usuldür. Bu yol Kur’an’ın çerçevesini çizdiği Resulünün yaşayarak belirlediği bir yoldur. Resulü bile, yanlış yapıp yoldan kaymaya kalktığında bizzat yolun sahibi Allah tarafından düzeltilmiş istikameti doğrultulmuştur. “Seni sağlamlaştırmasaydık, onlara (meyledecektin) biraz eğilim gösterecektin.” (İsra 74, Abese 1-12, Enfal 67,68…)  Çünkü daha sonra bu yolda yürüyecek olanlara örnek/rehber olabilmesi için yolun sağlam olarak kalması gerekmektedir. Ve bu yolun sağlamlığı Allah tarafından teyit edilmiştir. “Bugün sizin dininizi kemale erdirdim,size nimetlerimi tamamladım ve size din olarak İslam’ı seçtim.” (Maide 3) Bundan sonrası için bizlere düşen Kur’an’ın rahberliğinde Allah resulünün izini takip etmektir.

Din ikmal olup tamamlanmış, kemale ermiş ama bu burada kalınmamış; tarihi süreç içerisinde,bu yola ek yollar, tali yollar ve paralel yollar yapılıp eklenmiş… tarih boyunca da hep böyle olmuş, genellikle pek eksiltme olmamış ama ekleme, çoğaltma çok olmuş ve neredeyse ana yol gözükmeyecek hale gelmiş, ana yol Kur’an olduğu halde bu yolun üzerine oturan sakallı sarıklı iblisler şunu diyebilmekteler; “Size yüzlerce ayet de getirseler inanmayın” dedikten sonra insanlara kendi fetvalarına din olarak iman ve amel etmelerini istemektedirler; Allah, “Zina eden kadın ve zina eden erkeğin her birine yüzer değnek (celde) vurun…” (Nur 2) demesine rağmen bu iblisler bekar, evli ayrımı yapıp evli olanın öldürülmesi “recm” edilmesi gerektiğini söylerler. Ergenliğe girmemiş kızlarla nikahı helal sayarlar ki, Kur’an’da nikah yaşının ergenlik bitiminden sonra rüşte ermesiyle yapılacağı apaçıktır (Nisa 6). Erkeklerde sakal kesmeyi/tıraşı haram sayarlar ki, Kur’an da böyle bir şey mevcud değildir. Kur’an “talak üç temizlik hali” dediği halde bunlar bir seferde üç kez “boş ol” demeyi üç talak sayarlar. Ramazan ayında oruç tutamayanların orucunun kazasını Kur’an “gününe gün” (Bakara 183, 184) olarak dediği halde, bunlar orucun kazası 61 gün derler…

Hele birde itikadî mezhepler var ki, kendisi gibi inanmayanı kafir saymaktadır; Allah’ın eli, kürsüsü var diyen kafir olur derken bunu savunanlar hayır yok diyen kafir olur, kul fiillerini kendisi yapar diyen kafir olur derken buna inanmayan kafir olur, büyük günah işleyen kafir olur derken, bir başkası böyle diyen kafir olur demekte, hadisleri itikatta delil kabul etmeyen kafir olur, kabir azabına inanmayan kafir olur… bu liste böyle uzayıp gider. Birini küfrüne hükmetmek için kişinin açıkça Allah’ın ayetleri inankậr, alay etmesi, elfazı küfrü söylemesi gerekmektedir ki, kafir olsun. Biz bu konuda şöyle diyoruz; Mü’minlerin itikadını belirleyen Kur’an’dır. Kur’anın dışında herhangi bir şey itikatta delil alınmaz. Çünkü Kur’anın hem subuti hemde delaleti katidir, onda zanna yer yoktur. Hadisler zan içerdiğinden itikatta delil olarak alınmaz, çünkü zanla iman olmaz, o katilik ister. Hele kullardan bir kul, Allah’ın kullarının itikadını belirleyemez, diğer bir ifadeyle itikatta mezhep olmaz. Ama amellerde delil olarak alınır, çünkü amel zanla olur, dolaysıyla bütün içtihatlar zan içerir…

Bu gelenekselin yanında nevu zuhur eden modernisler, tarihselciler, mealciler…; bunlarda Allah’ın yolu üzerine oturmuşlar, salat (namaz) yoktur bu kelime “dua, yardım, destek gibi manalara gelir. Başörtüsü yoktur, göğüsleri kapatma vardır, hüküm ayetlerinin tamamı tarihseldir, dolaysıyla Kur’an sadece bir ahlak kitabıdır… Allah’ın yolunun üzerine oturan bu iblislerin ayetlere rağmen böylesine cüretkậr davranmalarının yanında kendi yanlarından ihdas ettikleri dinin/yolun kabul görmesi için ağızlarını eğip bükerek, kelimeleri yerinden ayartmaları, tarihten bir yerlerden/birilerinden zayıfta olsa delil getirmeleri, Allah’ın kullarını kandırmak tali yollarına saptırmak içindir. Bir kısmının Arapça metinler okumaları ve okuduklarını insanlar Allah katından bir şey sansınlar diye kendi kafalarına göre tercüme yaparak manipüle etmeleri, batıl yollarını hakmış gibi gösterme çabasıdır.

Bir inancın veya düşüncenin aslını bozmak ve onun içeriğini tahrif etmek, o dinin inanlarını biyolojik olarak ortadan kaldırmaktan daha zalimce ve gaddarcadır. Bu tahrifatın en büyüğünü tasavvuf denilen kurum yapmıştır. Akideden-amele öyle bir tahrifat oluşturmuştur ki, adeta paralel din konumundadır; Nur-î Muhammedî veya Hakikat-ı Muhammedî teorisi; “Nur-î Muhammedî” nazariyesi tasavvuf inancının temel yapıtaşlarından biridir. Bunun olmadığı bir durumda “büyük sır” çöker, tasavvuf dayanaksız kalır. Bu iman esasına göre, “Hiçbir şey yoktu, Nur-i Muhammedî vardı. Allah bütün varlıkları yaratmadan önce Muhammed’in nurunu yarattı. Sonra da diğer bütün yarattıklarını o nurdan yarattı.

Bu sebeple o nur ölümsüzdür, aslında Muhammed de öldü diyemeyiz. O nur ölmez, o nur olmazsa hiçbir şey olmaz.” (H. Kalyoncu İktibas Çizgisi   27 Haziran 2020)

Bu “nur” ölmediğine göre nasıl devam ediyor? Bu nur Muhammed’in nurudur ölmemiştir ondan bağımsızdır. Bu anlayışa göre o daha doğmadan nur-u var idi o öldükten sonrada nuru var olmaya devam ediyor. “Gavs” veya “Kutup” olan şahıslara geçerek devam ediyor. Bu nur kime geçmiş ise hakikat bilgisi de ona verilmiş oluyor dolaysıyla bu kişi “ledünni” ilme erişmiş oluyor… bunun adı Kur’an’a göre vahiydir, vahiy verilen kişide “resuldür”!

Abdülkerim Cilli, (Muhiddin Arabi’nin en sadık talebesi) Hakikat-ı Muhammediyye’yi şöyle tanımlamıştır: “Hakikat-ı Muhammediyye’nin Esma’ül-Hüsnası vardır. O Allah’ın ism-i a’zam’ıdır. İsm-i a’zam ise Allah’ın bütün isimlerini kapsayan yahut mutlak ilahi zatın ismidir. Hakk’ın suretleri Muhammed’in kendisidir. Allah, ehadiyyet mertebesinden vahidiyyet mertebesine tenezzül buyurduğunda, O’nun isim ve sıfatları artık Nur-u Muhammed olarak zahir oldu.” (Sadettin Merdin, İslam’ın Pavlusları,)

Bu anlayış tasavvufun iman esasıdır. Tasavvufun büyükleri/pirleri bu konuda şöyle derler; “Mekke den Medine’ye hicret eden Allah’tı ve O’nunla beraber ikinci bir şey yoktu.. Muhammedin hakikatı bütünüyle alemin başlangıcı ve varlık olarak ilk zahir olandır. Onun varlığı o ilahi nurdan, boşluktan ve külli hakikattandır. Boşlukta kendisi varolmuş ve alemin kendisi O’nun tecellisinden meydana gelmiştir.” (İbni Arabi, Futuhatu’lMekkiye, I, 152)

İbnü’l-Arabî, insanla ilgisini dikkate alarak hakikat-i Muhammediyye’ye insân-ı kâmil adını verir. Çünkü insân-ı kâmil varlığın bütün hakikatlerini kendinde toplar ve bu özelliğiyle Allah isminin mazharıdır. Bilgi ve ilham bakımından ele alınınca hakîkat-i Muhammediyye bütün resullerin ve velîlerin ledünnî ve bâtınî bilgileri aldıkları kaynaktır. Aynı zamanda bu hakikat Hak’tan gelen feyzin halka ulaşmasında aracı olur (Fuû, s. 19, 63; el-Fütûât, I, 118).

Gümüşhanevi Hazretlerinde Nur-i Muhammedi; “Hakikat-ı Muhammediyye’nin Esma’ül-Hüsnası vardır. O Allah’ın ism-i a’zam’ıdır. İsm-i a’zam ise Allah’ın bütün isimlerini kapsayan yahut mutlak ilahi zatın ismidir. Hakk’ın suretleri Muhammed’in kendisidir. Allah, ehadiyyet mertebesinden vahidiyyet mertebesine tenezzül buyurduğunda, O’nun isim ve sıfatları artık Nur-u Muhammed olarak zahir oldu.” (Sadettin Merdin, İslam’ın Pavlusları)

Azîz Mahmud Hüdâyî; Muhammedî ruh ile nûrun, bütün insanlardan, resullerden ve meleklerden önce var olduğunu beyan eden Hüdâyî’ye göre, rûhânî ve cismânî âlemin mertebeleri, Rasulullah’ın  şerefli vücudunun ortaya çıkışına kadar devam etmiştir. Allah, Rasulullah’ın zuhuruyla âlemleri tamamlamış ve böylece âlemlerin yaratılmasındaki gaye de ortaya çıkmıştır. işte tam da bu sebepten ötürü vücudu, diğer resullerin sonuna bırakılmıştır. (İsa Yüceer, Aziz Mahmud Hüdayi’nin Metafizik Dünyası, 150-152.)

İsmailağa cemeatinin hocası Bayram Ali hoca; “İmam Rabbaninin dediği gibi” diyerek!  “Muhammed Mustafa eşittir Allah.!”Muhammed Mustafa eşittir Allah.!

Muhammed Mustafa eşittir Allah.! Bir eti kemiği var, fark olarak, o kadar!”

Bu nur ölümsüz ve ebedî olduğundan mutasavvıflar Hz. Muhammed için “öldü” ifadesini kullanmazlar.  Halbu ki, Kur’an şöyle buyrulur “Şüphesiz sen de öleceksin, onlar da ölecekler.” (Zümer 30)

Buna böyle inanmayan mutasavvuf olamaz. Çünkü tasavvuf bu nazariye üzerine bina edilmiştir. Aslında bu mesele dayanağı, sübuti itibariyle gaybî bir meseledir ve İslam’a göre gaybî meseleler iman ister! Mü’minlerin imanını oluşturan kaynağı sübuti kati olan Kur’an’dır. Kur’an da böyle bir mesele (nur-u Muhammedi) geçmediğine göre, “O, gaybı bilendir. Ve O, gaybını hiç kimseye bildirmez. Resûllerden razı oldukları hariç. O, onların her tarafından gözetleyiciler gönderir” (Cin 26,27) Allah gaybına kimseyi ortak kılmadığına, gaybından haberdar ettiği resullerini bile gözetlediğine göre bu uyduruk inanışın/nazariyenin kaynağı nedir? Bunların kaynağının tamamı iki hadise dayanmaktadır ki, bu hadislerde bütün muhaddisler/hadis otoriteleri tarafından mevzu/uydurma denilmiştir…

Bu mesele başlı başına ayrı bir konu, daha fazla bilgi edinmek isteyenler yukarıda verdiğimiz kaynaklardan ve başka kaynaklardan da istifade edebilirler. Görüldüğü gibi tasavvuf Allah’ın yolunun üzerine oturmuş ona paralel din oluşturmuştur, yukarıda değindiğimiz gibi tasavvuf iman ve amel olarak ayrı bir dindir.

Bunların dışında bizzat Kur’an’a düşman olanlar; hahamlar, papazlar, Yahova şahitleri; bunlarda Allah’ın yolu üzerine oturmuşlar zavallı kulları “sırật-ı mustậkime” erişmemeleri için ellerinden geleni arkalarına koymuyorlar, bundan dolayıdır ki, Kur’an, “Ey ehli kitap ilk inkr eden siz olmayın ve benim ayetlerimi birkaç paraya satmayın…” (Bakara 41)

Bir de Kur’an’ı tamamen cephe alan; ateistler, agnostikler, deistler… bunların da işi gücü yukarıda anlatmaya çalıştığımız geleneksel ‘bozuk din’ anlayışının delillerini gündemleştirip onun üzerinden Kur’an’a saldırmaları insanların doğru yola erişmelerine engel olmaları da iblisin yaptığını yapmaktan başka bir şey değildir.

Bir de ‘sırât-ı müstakîm’ üzerinde oturan, sanki İslam alimi, hocası gibi mübarek, kutsal, Rahmani gibi gözüken, halkın ‘nabzına göre şerbet veren,’ belirli gün ve gecelerde (kandiller) camilerde, televizyon, radyo ve youtube de sosyal medyada… hurafeli hikayeler anlatan, Allah’ın kullarını sisteme angaje ederek Allah’ın yolu üzerinde engel olarak bulunmaktalardır. Böylece inanan insanları “Allah ile aldatıp” Kuran’a uygun salih amel yapmaktan engellemektedirler. Burada bize düşen en az bu iblis ve onun şakirtleri kadar gayret göstermek, dinimizi doğru kaynaktan öğrenmek, öğrendiklerimizi önce nefislerimizde yaşayarak sonrada hemcinslerimizle paylaşarak, “doğru yol üzerinde” ayaklarımızın sağlam basması ve kaymaması için bunu yapmak zorundayız.

Öyle bir dönemde yaşıyoruz ki, hak ve hakikatı yakalamak, ayırt edebilmek çok ciddi bir uğraş gerektiriyor. Çünkü internet üzerinden bilgiye erişebilmek çok kolay, kolay olmakla beraber bir o kadar da kirli bilgi var. Bu bilgi harmanı içerisinden ayıklayıp doğru/hak olanı yakalamak için çok dikkatli, ciddi ve titiz olunmasının yanında cehdi gayretimizi ve irademizi doğru kullanmak gerekmektedir. Yoksa iblis ve avaneleri her an pusuda bizleri beklemekte önümüzden, arkamızdan, sağımızdan, solumuzdan yaklaşarak ‘sırât-ı müstakîm’ üzerinden saptıracaklardır…

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir