GenelYazarlardanYazılar

BÖLGEMİZDE YENİ TÜRKİYE GERÇEKLİĞİ VE -(Siyonist İsrail’in Provakasyonlarının Bölgeye Yansımaları)-

Bölgesel ve küresel yeni denge arayışı sürecinin son döneminde giderek daha görünür hale gelen Türkiye gerçekliği karşısında (Siyonist) İsrail’in, “Stratejik İstikrarsızlık Paradoksu”(*), ekseninde İran’a yönelik saldırılarıyla karşı karşıyayız. (Siyonist) İsrail, bir taraftan ABD desteğiyle başlattığı Teolojik hedeflerine ulaşmadaki başarısızlığını İran’ın nükleer enerji çalışmaları üzerinden sütrelemek istemektedir. Aynı zamanda (Siyonist) İsrail/katil Netenyahu yönetimi, geleceğini ve özellikle orta vadedeki güvenliğini sağlayacak bir çıkış arayışı içindedir. Her ne kadar Trump yönetimindeki ABD, İsrail’in güvenliği ve ABD’nin bölgesel ve küresel çıkarları gereği bölgesel mutabakatlarla malum sonuçları elde etmeyi hesaplarken (Siyonist) İsrail yönetimi ve -ABD içindeki siyonist odaklar- bu politikaya karşı bir duruş ile provakasyonlar yapmaktadırlar.

Evet, küresel ve bölgesel yeni denge arayışı sürecinin açtığı alanda, “Yeni Türkiye” gerçekliği, her fırsatta öne çıkmaktadır. Özellikle de Ukrayna-Rusya savaşı, 7 Ekim sonrası deşifre olan ABD-(Siyonist) İsrail planının, -katliamlar ve soykırım olarak- Gazze/Filistin’e yansıması, ama (Siyonist) İsrail ve destekçilerinin amaçlarına ulaşamamalarıyla oluşan konjonktür, Türkiye-ABD ilişkilerinin kritik bir yeni döneme evrilmesi sonucunu doğurdu. Keza, 8 Aralık sonrası Suriye coğrafyasındaki güç dengelerindeki radikal değişim ile birlikte gündeme gelen “Terörsüz Türkiye”-“Terörsüz Suriye” süreçleriyle de ABD-Türkiye ilişkilerine bağlı olarak Türkiye-ABD-İsrail ilişkilerinde de yeni dengeler/yeni mutabakatlar konuşulmaya başlanıldı. Zaten, son dönemlerde “sistem içi” çıkış arayışlarıyla dikkat çeken (Ilımlı) Laik-Demokrat Türkiye, ABD ve Avrupa başta olmak üzere, neredeyse tüm dünyada gündeme gelmeye başlamıştı… Savunma sanayindeki dikkat çeken hamleleri, Azerbaycan, Libya, Somali, Sudan ve benzeri yerlerdeki operasyonları ve arabuluculukları ve bölgede barışcıl fonksiyonlarıyla dikkat çekmeye başlamıştı Türkiye…

Bu bağlamda ABD Dışişleri Bakanı Rubio’nun Suriye’nin geleceğiyle ilgili son açıklaması farklı yorumlara rağmen gündeme oturdu. Özellikle de Rubio’nun, “Suriye yönetimi çökebilir” değerlendirmesini, açıklama metninin tamamını okumadan iddialı değerlendirmeler yapanlar dikkat çekiciydi. Peki, Rubio ne söyledi ve bir süre öncesine kadar, -ABD ve Avrupa’nın desteğiyle hareket eden- “Muhalefet Bloku”na yakın malum yorumcular, söz konusu değerlendirmelerini hangi delillere dayanarak yapmaktaydılar? Yoksa söz konusu malum yorumcular –belirli bir dönemden sonraki- diğer yorumlarında da olduğu gibi önyargılı okumalarla mı hareket ediyorlardı? Bir başka ifadeyle temennilerini mi dile getirmekteydiler? Rubio’nun bahse konu açıklamasını özetle hatırlayalım, isterseniz:

‘Suriye’ye yönelik yaptırımların kalkması, komşu ülkelerin Suriye’ye yardım etmesine imkan tanıyacak, bu da bir hükümet inşa etmelerini, orduyu tek çatı altında birleştirmelerini sağlayacak. Ama yaptırımları kaldırmak tek başına yeterli değildir. Suriye’nin ekonomik gelişimi için ABD kongresi devreye girmeli…’. Yani Türkiye -ABD- Suudi Arabistan arasındaki mutabakatın bir gereği olarak Suriye, bölgede istikrarlı bir ülke olarak yoluna devam etmelidir…

“Terörsüz Türkiye” sürecinin kaçınılmaz bir devamı olarak okunması gereken “Terörsüz Suriye”, hatta, bahse konu mutabakatlar sahaya yansımaya devam ettiğinde “Terörsüz bölge” sürecini de kapsamaktadır, bu süreç. Rubio’nun ve diğer ABD yetkililerinin Suriye ve bölge çerçevesindeki açıklamaları doğru okunduğunda böyle bir değerlendirmenin yapılabilmesi mümkündür. Aksine küresel ve bölgesel yeni denge arayışı sürecinde gelinen aşama dikkate alınmadığında, aynı zamanda, ABD eski ABD, Türkiye de eski Türkiye olarak tanımlanmaya devam edildiğinde karşımıza malum yorumcuların değerlendirmeleri çıkar. Eğer bahse konu çevreler ve onların malum “bloku”nun bir parçası olma bahtsızlığına düşen “bizim mahalle”den birileri de son dönemlerde yaşananları, özellikle de Gazze’deki katliamlar/Soykırımın arka planını doğru analiz edebilselerdi bölgede oluşan yeni konjonktürü/jeo-politik yeni denge arayışı sürecinin gereği mutabakatları yerli yerine oturtabilirlerdi. En önemlisi de ABD’nin bir önceki başkanın son dönemindeki ve Trump’ın ilk günlerindeki (bölgedeki gelişmeleri de belirsizliğe iten) söylemlerinin hemen akabindeki duruşunun sahaya yansımasıyla başlayan politikaları doğru anlayabilirlerdi. Ve tabii ki bu politikaların, ABD müesses nizamı (küresel güç odakları arasındaki) ile Trump arasındaki çatışmaların sahaya yansımasına alan açtığını da fark edebilirlerdi. Aynı zamanda, bahse konu odaklar, -Trump’ın ABD tarafından kurulduğunu açıkladığı- DEAŞ(IŞİD)’ın, “Suriye için bir tehdittir. ABD, Suriye’de asker bulundurmaya devam edecektir.” gerekçelerinin arkasına saklanmaya da devam edemezlerdi. Hem de Türkiye’nin, son zamanlarda, DEAŞ ile mücadele adı altında kurduğu ve merkezi Suriye’de bulunan malum güce rağmen…

Velhasıl, yeri geldiğinde sık sık tekrar etme gereği duyduğumuz üzere, gelinen aşamada, bölgedeki yeni denge arayışı sürecinin temel dinamikleri dikkate alındığında bahse konu değerlendirmelerin konjonktürel olmaktan öte bir anlam taşımadığı anlaşılacaktır. Hiç şüphe yok ki bu sürecin değişik aşamalarında gündeme gelecek konjonktürel gelişmeler, öngörülen hedeflere ulaşılmasını geciktirebilir. Lakin, olağanüstü bir gelişme olmadığı takdirde değişim sürecinin temel dinamiklerinin gereklerinin sahaya er ya da geç yansıması kuvvetle muhtemeldir.

Keza, ABD Başkanı Trump’ın Körfez/bölgeye yaptığı ziyarette, kimi çevrelerce hatalı okundu… Alışılmışın dışında, ABD Başkanı’nın İsrail’e uğramaması ve bölgedeki yeni denge arayışı sürecinde, Suudi Arabistan ve Suriye ile yaptığı kritik görüşmeye, -telekonferans yoluyla- Türkiye’yi de dahil etme zorunluluğu duyması bizce kritik bir öneme sahipti. Dolayısıyla bu görüşmenin arka planındaki stratejik ve jeo-politik mutabakatları önemsemeyip görüşmenin klasikleşmiş magazinel boyutuyla öne çıkarılması da yine önyargıların bir sonucu olan hatalı okumaların devamıydı… Oysa ki ABD-Türkiye-Suudi Arabistan arasındaki mutabakatın bilhassa 8 Aralık itibarıyla somutlaşan boyutlarının yakın gelecekteki yansımalarının bölgesel ve küresel yeni denge arayışı açısından jeo-politik ve jeo-stratejik önemi hem küresel güçler hem de bölgesel güç olma sınırlarını zorlayan Türkiye için kritik öneme sahiptir. Suriye’deki güç dengesinde İran’ın yerini Türkiye’nin alması, ilk bakışta, İsrail’i de memnun eden bir gelişme olarak okundu. Halbuki İsrail-Türkiye ilişkilerindeki stratejik karşı karşıya geliş, hiçbir zaman bugünkü kadar olmamıştır. Gelinen aşmada, yaşanan sürecin diğer kritik boyutları bir yana Türkiye’nin gelecek ve güvenlik kaygıları ile (Siyonist) İsrail’in gelecek planları hızla karşı karşıya gelmiş bulunmaktadır. Her ne kadar bu karşı karşıya geliş, ABD-(Siyonist) İsrail’in bölgeyle ilgili malum planı ekseninde yorumlanması gerekirse de, -hiç olmazsa ABD içindeki bazı güç odakları- bunun ABD açısından bölgesel ve küresel kayıplara neden olacağının farkındadırlar. Ne var ki bölgede hala (Siyonist) İsrail ve onun hedefleri için bir süreliğine daha desteklemekte yarar umdukları PKK/PYD/SDG’nin destekçileri farklı strateji arayışına devam etmektedirler. Nitekim, ABD-(Siyonist) İsrail-Türkiye ilişkilerinin, 8 Aralık sonrası geldiği aşamada bölgeyle ilgili mutabakatlara rağmen Türkiye’nin Suriye’de üs kuracağı haberleri üzerine (Siyonist) İsrail’in söz konusu yerleri bombaladığı görüldü. Bununla da kalınmadı. Siyonist yönetim, gerek kendi medyasında ve gerekse de Batı medyasında, ‘söz konusu bombalamaların Türkiye’ye bir mesaj/tehdit olduğunu da gizleme gereği bile duymadan ilan etti. Buna karşılık Türkiye, ABD-Türkiye ilişkilerinin yeni dönemi ve gündeme gelen kritik öneme sahip mutabakatlar nedeniyle sabırlı davrandı. Konuyu ABD üzerinden diplomatik yöntemlerle kontrol altında tutma yolunu seçti. Zira “Terörsüz Türkiye” süreci kadar önem verdiği “Terörsüz Suriye”ye giden süreçte Suriye’nin bütünlüğünün korunması ve devletin hızla oluşması Türkiye için kritik öneme sahipti. Ve sürecin işleyişinin ABD-Türkiye-Suudi Arabistan ilişkilerinin seyriyle belirginleşeceğinin bilinciyle hareket etmeye özen göstermeye devam etmektedir Türkiye.

“Terörsüz Türkiye”-“Terörsüz Suriye” Süreci’nden Tedirgin Olan Odaklar:

(Siyonist) İsrail yönetiminin kışkırttığı ve ABD içindeki malum odakların destek verdiği örgütlerin yanı sıra bazı “yapılar”ın da “Terörsüz Türkiye” sürecine karşı bir duruş sergiledikleri bilinmektedir. Aynı zamanda bahse konu çevreler, Suriye’de bir iç savaş beklentilerini de değişik ve silelerle ortaya koyduklarını, konuyla ilgili olanlar bilmektedirler. Ve bu “yapı”ların ilk sırasında (Siyonist) İsrail ve destekçilerinin olduğunu söylemeye bile gerek yok. Dolayısıyla, çıkmaz candan bir umut, “Terörsüz Türkiye” sürecine karşı duruşları bir şekilde devam eden PKK/PYD-SDG çevrelerinin de konuyla ilgili söylemleri gerçekten ilginç ve kendi içinde çelişkileri barındırmaktadır. Kısaca ne diyorlar bu çevreler?.. ‘Gelinen aşamada Suriye, sorunlarını kendi iç dinamikleriyle çözemeyebilir. Ancak Suriye’nin sorunlarının çözülebilmesi için dış destek gerekiyorsa da özellikle Türkiye bu konuda engeldir.’ Bölgedeki yeni denge arayışı ve ABD-Türkiye ilişkilerindeki kritik yeni dönemin dinamikleri işlerine gelmediği için malum dış destekçilerinin de dahil olacağı çözüm önerilerini yüksek sesle ve algı yönetimi ve manipülasyon tekniklerini kullanarak dillendirmekten geri durmamaktadırlar: ‘Türkiye, Suriye’de adil bir çözüm istemiyor. Federalizm istemiyor, özerklik istemiyor, Arapların dışındaki etnik ve mezhebi grupların haklarının eşit bir şekilde tanınmasını/“yurttaş olmalarını” istemiyor. Neden istemiyor? Çünkü böyle bir çözümü, Türkiye kendisi için tehdit olarak görüyor. ‘Yani bahse konu çevreler ve destekçileri, yakın geçmişte bölgede ne yaptıkları henüz daha unutulmamışken malum örgütleri kışkırtmaya çalışmaktadırlar. I. Dünya Savaşı sonrası, emperyalist güçlerin, kendi çıkarları ve hakimiyetleri için cetvelle bölge haritasını çizmeleri gibi mevcut konjonktürde jeo-politik denklemi PKK/PYD-SDG gibi örgütlerin lehlerine çizmelerini bekliyorlar…

ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve aynı zamanda Trump’ın Suriye Özel Temsilci’nin de ifade etmekte yarar umduğu gibi bölgede gelinen aşamada Sykes-Picot’un “yeni yorumu” gündemdedir. Lakin, o günkü güç dengesi ile bugün gelinen aşamadaki bölgesel ve küresel güç dengesi arasında ciddi farklar olduğunun farkında değiller. Ya da öyleymiş gibi davranıyorlar. ABD Başkanı’nın Suriye Temsilcisi’nin de ifade ettiği gibi, gelinen aşamada Suriye/Bölge’de artık Batı’nın bütün istediklerinin olamayacağı, yeni jeo-politik ve jeo-stratejik dengenin gereklerine Batılı emperyalistlerin de uymak zorunda kalacağının farkındadırlar. Her ne kadar bu çarpıcı gerçekliği doğru okuyanlar çok olmasa da –hatta içimizdeki kimlik bunalımı yaşayanlar bu gerçekliği göremeseler de- yol ayrımına gelindiğinden şüphe yoktur.

Batı/ABD’nin, artık tek başına ya da kendisinin belirlediği (sözde) rakip ile iki kutuplu hakimiyet kurmakta zorlanacağı bir dönemi yaşıyoruz. Çok kutuplu bir dünya düzenine doğru hızla ilerliyoruz. Karşımızda duran temel gerçeklikler, eski dönemin ayrıcalıklı örgüt ve “yapı”larının devamına geçit vermemektedir. Özellikle emperyalist güçler açısından stratejik öneme sahip İsrail gibi ve (farklı niteliklere sahip) Körfez ülkeleri benzeri ülkelerin, ömürlerini tamamlama sürecine girdikleriyle ilgili güçlü işaretleri okuyabilmek zor olmasa gerekir. Lakin söz konusu küresel ve bölgesel yeni denge arayışı ve çok kutuplu düzen sürecini hızlandıracak “olmazsa olmaz” bir güç henüz kendini göstermiş değildir. “Kendilerini İslam ile tanımlayanlar”, mazlumların çağrılarına cevap verebilecek bir güç oluşturuncaya kadar, özellikle Müslümanların yaşadıkları coğrafyalardaki katliamlar/soykırımların önünün alınması kolay değildir; belirli bir bilince/örgütlenmeye gerek vardır…

Bu arada yaşanan yeni denge arayışı sürecinin ideolojik eksenini, temel dinamiklerini ve hedefini doğru okumak gerekir. Mesela Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Rusya ziyaretinden hemen sonraki bölgemizdeki son yaşananlarla ilgili yaptığı değerlendirme gibi: Filistin’de devam eden soykırımın bir an önce bitirilebilmesi, -yeni denge arayışı zorunluluğunun- bir gereğidir. Aksi takdirde gelişmeler şunu göstermektedir ki İsrail’i de içine alacak olan bir kaosun önüne kimsenin geçmesi mümkün değildir. ABD yönetiminin kendi geleceği ve çıkarları için attığı adımları kabul etmeyen (Siyonist) İsrail’in, aynı zamanda Suriye’deki PKK/PYD-SDG güçlerini de -“Terörsüz Türkiye” sürecine rağmen- provake etmesi bölgedeki çözüm arayışını durduramayacaktır. Her ne kadar ABD içindeki siyonist odaklar/lobiler farklı bir duruş sergileseler de… Keza Haziran ayının ortasında (Siyonist) İsrail’in İran’a saldırarak, 7 Ekim sonrası değişen ABD-(Siyonist) İsrail’in bölge planlarına rağmen “stratejik istikrarsızlık”dan bir çıkış arayışına girmiş olsa da…

Siyonist İsrail ve destekçileri ne istiyorlar?

ABD ile İran nükleer müzakere oturumlarına devam ettikleri bir sırada (Siyonist) İsrail yönetimin İran’a saldırması ve güya “Stratejik İstikrarsızlık Paradoksu” ekseninde bir çıkış arayışına girmesinin asıl nedeninin bölgedeki zorunlu mutabakatı torpilleme çabası olduğu açıktır.

Bu durumda Trump yönetiminin net olmayan tavrı, bölgedeki yeni denge arayışı sürecinde ABD lehine bazı mutabakatlara ihtiyaç duymasına rağmen, bir taraftan İran’ın burnunu sürtmek diğer taraftan da Netenyahu’nun bölgesel gerçeklere rağmen “makul olmayan” isteklerini dizginlemek şeklinde okunabilir. Lakin, (Siyonist) İsrail yönetimi ve onun ABD/Batı’daki destekçilerinin son çıkış arayışlarının bölgesel ve küresel düzlemdeki etkileri, Trump’ın duruşunu etkiliyor gözükse de bölgede bir savaşın yayılmasına imkan vermeyeceği çok açıktır. Zira böyle bir savaş sonunda bölgede stratejik öneme sahip İran’ın zarar görmesi, hem Rusya ve Çin’i, hem Türkiye’yi hem de (geniş anlamıyla) bölgeyi etkileyeceği çok açıktır. Buna karşı, öncelikle “bölgesel güç olma sınırlarını zorlayan” Türkiye başta olmak üzere Rusya ve Çin’de kayıtsız kalmayacaktır…

Evet, son dönemlerde, özellikle Suriye’deki yönetimin yıkılıp yeni bir güç dengesi üzerine bir yapı kurma sürecinde, İran itibar ve güç kaybına uğramıştır. İran yönetiminin ciddi zaafları, bir süredir konuşulmasına rağmen İsrail’in son saldırısıyla birlikte net bir şekilde ortaya çıkmıştır. Ama İran, tüm yaşananlara rağmen güçlü devlet geleneğine sahip bir devlettir. Ve küresel, özellikle de bölgesel yeni denge arayışı sürecinde stratejik öneme sahiptir.

(*) Stratejik İstikrarsızlık: İstikrar-İstikrarsızlık Paradoksu, nükleer silahların etkisiyle ilgili bir uluslararası ilişkiler teorisidir. İki ülkenin her biri nükleer silahlara sahip olduğunda, aralarında doğrudan bir savaş çıkma ihtimalinin büyük ölçüde azaldığını, ancak küçük ölçekli veya dolaylı çatışmalar çıkma olasılığının arttığını belirtir.

Nükleer silahların, “stratejik istikrarı” teşvik ederken ve büyük ölçekli savaşları önlerken aynı zamanda daha düşük yoğunluklu çatışmalara da izin vermektedir. Bu durum, Hindistan-Pakistan ilişkilerinde ve bir dereceye kadar Rusya-NATO ilişkilerinde görülebilmektedir.

İran’ın nükleer silah sahibi olması halinde böyle bir paradoks gündeme gelebilir. Ancak, (Terör devleti) İsrail, nükleer silahların kontrolü anlaşmasına tabi olmadığı gibi İran’a bu konuda hesap sorma cüretini göstermesi, “güçlü”nün haklı görüldüğü (güya) medeni dünyadaki ayrıcalıklı konumundan kaynaklanmaktadır. Aynı zamanda küresel emperyalist güçlerin nükleer silahların yayılmasını önleme konusundaki yöntemlerinin adaletle, “insan hakları” ile uyumlu bir tarafı olamaz. İlkesel ve ahlaki olarak kabul edilmez.

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir