
İRAN/Bölge Nereye Doğru Evriliyor?
Küresel ve bölgesel yeni denge arayış sürecinde, gelinen aşamada yaşananlar, özellikle de İran’a yönelik ABD-İsrail kuşatması ve muhtemel saldırısı, tüm boyutlarıyla doğru değerlendirilmesi gerekmektedir. Oysa yeni denge arayışı sürecinin temel dinamikleri ve son zamanlardaki konjonktürel nitelikli güç değişimleri yeterince dikkate alınmamakta, yaşananların çarpıcı boyutları öne çıkarılmaktadır. Dolayısıyla, sürecin temel dinamiklerinin ne anlama geldiğini gözden kaçırmadan ve kimi kritik belirsizliklerin netleşme süreçleri dikkate alınmadan yapılan okumaların haliyle tatmin edici olmaması da kaçınılmazdır.
Batı medeniyeti’nin başat hale geldiği bir dünyada, “Güçlü’nün haklı görüldüğü” bir düzen kurulmuş ve bu düzen/düzensizlik, bir süredir, geçerliliğini yitirme sürecine girmesiyle de bölgesel ve küresel yeni denge arayışı süreci hızlanarak devam edegelmektedir… Değişim ve dönüşüm süreciyle ilgili olarak son dönemlerde yaşananları kısaca hatırlarsak, İran/bölge nereye doğru evriliyor? sorusunun cevabını tüm boyutlarıyla verebilmemizin önü açılacaktır…
Söz konusu sürecin bölgemize yansımaları, bilhassa, “Arap baharı” ile başlatıldı. Ve, sürecin Suriye ayağında ABD/küresel güçlerin strateji değiştirmesiyle birlikte bölgede yeni bir güç dengesi oluştu. (Sözde) devrimler, ve karşı devrimlerle birlikte oluşan konjonktürel yeni güç dengesi devam ederken Pandemi, küresel enerji ve gıda krizinin hemen akabinde Ukrayna-Rusya savaşı başlatıldı.(Siyonist) İsrail/ABD’nin bölgedeki hakimiyetlerini genişletme planının, bir şekilde deşifre edilmesiyle gündeme gelen Gazze/Filistin katliamları/Soykırımının ikinci yılında/8 Aralık’da gündeme gelen Suriye’deki rejim değişikliğiyle birlikte Suriye/bölgedeki güç dengesi de yeniden oluştu. Bu arada ABD/Batı destekli (Siyonist) İsrail’in bölgedeki saldırganlığı, sınır tanımazlığı aralıksız devam etti… “Güçlü’nün haklı görüldüğü” dünyada, verili sistemi kurgulayanlar, güç dengesinde/iki kutuplu dünya düzeni/düzensizliğinde, küresel güçlerden her biri kendi hakimiyet alanında darbelerle, müdahalelerle, (sütreli) haydutluklarıyla malül dönemden sonra malum değişim süreci sahaya yansıdı. Yeni beklentilere rağmen küreselci teorilerle…
Sürecin başlangıcında tek kutuplu bir dünya düzeni, küreselleşme öne çıkarıldı. Akabinde küresel ve bölgesel yeni denge arayışının temel dinamiklerinin zorlamasıyla “çok kutuplu” bir düzen arayışının hızlandığı görüldü. Lakin, söz konusu çok kutuplu düzen arayışı sürecinde kimi olgularla algılar birbirine karıştırıldı… Bilhassa bölgesel yeni denge arayışı sürecinin kritik aşamasında, düşüşe geçen güçler ile yükselişleri belirginleşen güçlerin jeo-politik ve jeo-stratejik düzlemdeki etkileri doğru tanımlanamadı. Sürecin dinamikliğini yeterince dikkate almayan kimi uzmanlar/yorumcular, bu hatalı okumalarının, bir süre sonra farkına varamadılar… Oysa, küresel güçler, büyük devletler ve bölgesel güçlerin yeni şartlardaki etkileri doğru okunmalıydı. Bu bağlamda, özellikle Devrim yapmış İran’ın ve kurulduğu zamandan bu yana Batı’nın vesayetinde olan yeni Türkiye’nin, “sistem içi” çıkış arayışı ve dönemdeki -Tarihi ve stratejik derinliğinin farkına varması- hatalı yorumlanmamalıydı. Keza, Devrim ile birlikte “sistem dışı” duruşuyla küresel güçleri tedirgin eden, ama İmam Humeyni sonrası hızla irtifa kaybeden İran’ın evrilme süreci de doğru analiz edilebilseydi yaşanan son krizin küresel ve bölgesel boyutları da doğru okunabilirdi.
Dış Tehditlerle Yıkılamayan Rejim’in İç Dengeleri Zayıfladı…
Evet, Rejim’in iç dengeleri, ta başından beri yapısal sorunlarla malüldü. Ne var ki İran’daki yönetim, bu temel sorunlara öncelik vermek yerine “Büyük İran” hedefine paralel olarak hatalı politikalar ve stratejiler peşinde koştu. Oysa değişim sürecine, öncelikle İran, hazırlıklı girmeliydi. İç bütünlüğü ve savunmasıyla… Halbuki İmam Humeyni’nin vefatından sonra giderek derinleşen yapısal ve ekonomik sorunların yanı sıra dış güçlerin de kışkırtmalarıyla, dönem dönem ciddi krizlere şahit olundu. Ve bu krizler, toplumun dış tehditlere karşı birleşme bilinciyle atlatılabildi. Ancak, dış odakların tetiklediği krizlerin arka planındaki yapısal ve ekonomik sorunlar çözülmediği için konjoktürel olarak söz konusu krizler tekrarlanır oldu. İran’da yapısal ve ekonomik sorunların çözümünü önceleyen bir yönetim de iş başına gelmedi ve/veya sistem içi güç dengeleri nedeniyle yönetimlerin çözüm üreten icraatlarına imkan verilmedi… Haliyle de İran’daki rejim, içindeki güç dengeleri, yapısal ve ekonomik sorunları önceleyenleri etkisizleştirerek hatalı politikalar ve hatalı stratejileri bayraklaştıranların önünü açtı. Aynı zamanda küresel ve bölgesel yeni denge arayışı süreçlerinin temel dinamiklerini de iyi okuyamayan yönetimler, öne çıkardıkları politikalar ve stratejilerde de başarısız oldular. Öyle anlaşılmaktadır ki İran’da yönetimi elinde tutan güç odakları, geçmişte yaptıkları gibi hatalı okumalarına hala devam edegelmektedir. Dolayısıyla, Reel-politik gelişmelerin karşılarına çıkardığı handikapları aşmakta zorlanmaktadır… Daha da ötesi derinleşen yapısal ve ekonomik sorunları devamı İran’ın ciddi açmazlarının fasit bir döngüye evrilmesine neden olmaktadır.
Nitekim, küresel ve bölgesel yeni denge arayışı sürecinde gelinen aşamada, özellikle bölgedeki güç dengelerinin yeniden değişmesiyle İran’ın durumu daha da belirginleşti. Her ne kadar bölgede yeni bir döneme geçiş sürecinde İran’a yönelik saldırıların artışı bazı işaretler verse de bugünlerde gündeme gelen krizleri izahta yetersiz kalmaktadır. Yani İran’daki rejimin, Devrim’den bu yana “sistem içi” sorunların yeterince farkında olmayanların, dışarıdan ve üstenci yorumları, yaşananları izahta yetersiz kalmaktadır. Bilhassa İran sokaklarında yaşananlara dayalı olarak yapılan krizle ilgili değerlendirmelerin büyük bir kısmı bir yana İran’ı tanıyan uzmanların teyit ettiği tespitler de bu gerçekliğe işaret etmektedir:
(Sokaklardaki) 1.Grup; ABD ve İsrail tarafından fonlanan, onların kontrolünde eylem yapanlar… Ki bunlar, 12 günlük malum savaştada görüldüğü gibi ABD ve İsrail ajanlarının, İran içinden hareketle yaptıkları suikastlar, stratejik noktaların bombalanmasında da ön plandaydılar. Adeta eğitilmiş birlikler olarak hareket ettikleri bilinen bu grup, sistemin/istihbarat örgütünün zaaflarının tezahürleridir… Halkın Mücahidleri Örgütü, Rıza Pehlevi’nin taraftarları, PJAK-Hizbi Demokrat (Kürt bölgelerinde) ve Sistani Belücistan’da Ceyşül Adi gibi terör örgütleri vb…
2.Grup İran’daki oligarşik yapının yönlendirdikleri… Bunlar diyor ki, “Biz çok zengin bir ülkeyiz ama bu yönetim bize Filistin diyor, Gazze diyor ve paralarımızı buralara harcıyor. Yeter bu hatalı politikalar. Biz, artık ABD ile küresel yapı ile uyumlu politikalar izleyelim!”…
3.Grup; Sistem içinde dönen dolapların farkında olan ve süreci etkileyebilecek kritik bir kesim…
3.Grup’takiler, bu işlerin aslında dış politikanın gerektirdiği harcamalardan kaynaklanmadığını, içerideki yolsuzlukların bir sonucu olduğunu ifade ediyorlar. Yani sistemin yapısal açmazlarından ve kayıt dışı ekonominin ortaya çıkardığı kadroların, devletin her kademesinde, -Yasama, Yürütme, Yargı- nüfuz etmiş olmasından kaynaklanan sorunlar olduğu kanaatindeler bunlar…
En önemlisi de bahse konu 3. Grup, diğerlerinden daha güçlü gözüküyor. Her yerde adamları olduğu değerlendiriliyor. Ama bunların gündeme düşen çözüm önerilerinin de malum yapısal ve ekonomik sorunları kökten çözücü bir niteliğe sahip olmadığı da güçlü bir şekilde ifade ediliyor…
Şüphesiz, bir Devrim sonrası çetin imtihanlardan geçerek kurulan, ama İmam Humeyni’nin vefatının akabinde yaşananlardan sonra derinleşen rejimin sorunlarını, özellikle de yapısal ve ekonomik sorunlarını çözerek tedbirler alması beklenirdi. Aynı zamanda, yaşanan küresel ve bölgesel değişim sürecinin, özellikle bölgesel boyutlarını doğru okuyarak, -iç ve dış saldırılara maruz kalmaya devam eden- sistemi, güçlendirecek, kendi güvenliği ve geleceğiyle ilgili tedbirlere öncelik verilmesi de gerekirdi. Ne var ki Arap baharı olarak isimlendirilen küresel güçlerin politikaları hatalı okunmuş ve hatalı politikalar ve hatalı stratejilerle bir çıkış arayışında ısrarlı olmuş bir İran var karşımızda. Ve küresel ve bölgesel yeni denge arayışı sürecinin kritik/stratejik dönemlerinde görüldü ki İran, kendi güvenliği ve geleceğiyle ilgili gerekli tedbirleri yeterince almadığından ciddi açmazlarla karşı karşıya kalmıştır. Ukrayna-Rusya savaşı, Gazze/Filistin’deki katliamlar/soykırım süreci ve (8 Aralık)’taki Suriye’deki rejim değişikliğiyle birlikte bölgede oluşan yeni güç dengesi de ortaya çıkarmıştır ki Devrim yapmış İran ile küresel ve bölgesel yeni denge arayışı sürecinin geldiği kritik aşamadaki İran arasında ciddi farklar oluşmuş bulunmaktadır. Yapısal sorunlarını çözememiş, hatalı okumaların tezahürü hatalı dış politikalar ve hatalı strateji tercihleriyle adeta başka bir eksene kayma sürecindeki İran ile karşı karşıyayız. Hele hele, kendisinden beklenen, -ilkesel ve ahlaki kaygıları öne çıkaran- mücadele yöntemi yerine bölge müslümanlarının bile düşmanlığını kazanan “malum yöntem”lere başvurması da bölgedeki İran algısını değiştirmiştir. Ne yazık ki!
Gelinen Aşamada İran’ın “Sistem içi” Çıkış arayışları
Ezcümle, İran’da yaşanan Devrim, temel referanslara dayalı derinlikli ve sistematik bir düşünsel arkaplana sahip olmaktan öte mezhep eksenliydi. Lakin İmam Humeyni’nin siyasi basiretiyle Devrim, konjonktürün açtığı alanda gündeme geldiğinde öncelikle kendilerini İslam ile tavsif edenlere kritik mesajlar verdi. Müslümanların birliği ve geleceğiyle ilgili İmam Humeyni’nin mesajları kritik öneme sahipti. Ve kritik yapısal sorunlarına rağmen İran İslam Cumhuriyeti, -iki kutuplu dünya düzeni/düzensizliğinde- “sistem dışı” bir duruşu temsil ediyor gözüküyordu. Batı’nın etki ajanı diyebileceğimiz kimi uzmanlar ve fanatik mezhepçiler tarafından hatalı tanımlamalar ve iftira nitelikli komplo teorileriyle kamuoyunda oluşturulan tüm algı çabalarına rağmen Devrim, küresel güçleri şaşırtmış, Müslümanları adeta uykudan uyandırmıştı… Ne var ki Devrim’e yönelik içeriden ve dışarıdan saldırıların peşi sıra, “Tahmil edilmiş savaş” olarak adlandırılan ve görünüşte Irak’ın öne çıktığı ama arka planda tüm ABD ve müttefiklerinin, bir şekilde yer aldığı bir savaşla karşı karşıya kaldı İran. Savaşın bir şekilde sona ermesinin akabinde de İmam Humeyni’nin vefatına şahit olundu…
Ne yazık ki İmam’ın vefatından sonra İran, Devrim’in netleştirilemeyen düşünsel arka planından kaynaklı temel sorunların yanı sıra sistemin yapısal sorunlarından kaynaklı ekonomik sorunlar da derinleşme sürecine girdi. Bu süreçte, sistem içinde iki çizgi ön plana çıkmaktaydı. Bunlardan birincisi “muhafazakar çizgi”, ikincisi ise “Yenilikçi”/Modernist çizgi” idi. Yenilikçi çizgi, güya Devrim’den bu yana gündeme gelen kimi açmazları, Batı düşüncesinden aldıkları ödünç kavramlar ekseninde yeni sentezlerle aşacaklarını iddia ediyordu. Batılılaşma anaforuna kapılan benzer ülkeler gibi… Bireysel özgürlük, insan hakları, pazar ekonomisi, demokrasi gibi (sözde evrensel) Batılı değerler ve kavramlar ekseninde, İran’da çıkış arayanlardan öne çıkan entellektüellerse Abdülkerim Süruş ve benzerleriydi…
İmam Humeyni sonrası, küresel ve bölgesel değişim sürecinin temel dinamikleri ve hedefleri netleşme sürecine girerken İran’daki yönetimler bu gelişmeleri doğru okuyamadı. Hatalı politikalar ve hatalı stratejilerle hareket etmeye devam etti. Ama İran’da, bir yandan yapısal ve ekonomik sorunlar giderek derinleşiyor, diğer yandan da -konjonktürel bazı kazanımlara rağmen- bölgedeki yeni denge arayışındaki yeni gelişmeler İran’ın güvenliğini ve geleceğini tehdit eden kritik bir sürece evriliyordu. Dolayısıyla İran, Arap baharı olarak nitelenen bölgesel gelişmeleri de doğru okuyamayarak “Stratejik Direnç Hattı”/“Şii Hilali” hedeflerine ulaşabilmek üzere konjonktürel ittifaklar kurmakta bir mahsur görmedi. Özellikle Irak-Suriye ekseninde kurduğu ittifaklar ve Suriye’de elde ettiğini zannettiği önemli kazanımlar, (8 Aralık)’ta başlayan Suriye rejiminin devrilmesi sonrası bölgedeki güç dengesinin ciddi boyutlarda değişmesiyle elinden çıktı… Bölgedeki yeni güç dengesine doğru ilerlenen süreçteki Ukrayna-Rusya savaşı, (7 Ekim)’de deşifre olan ABD-(Siyonist) İsrail’in bölgesel hakimiyet planları bölgesel ve küresel yeni denge arayışı sürecini kritik bir aşamaya taşıdı. Trump ABD’sinin bölgede “Doğu”nun (Rusya ve Çin) ilerlemesini durdurabilmek ve kendi iç sorunlarını kabul edilebilir bir düzeye çekmek üzere attığı adımlar, bölgesel ve küresel yeni denge arayışı sürecinde yeni bir dönemin sinyallerinİ vermekteydi. Hatalı okunan bu konjonktürel dönemin kritik aşamalarında neler olabileceği de bizce kritik öneme sahipti. Nitekim, konjonktürel şartlardaki çarpıcı gelişmelerin neden olduğu hatalı okumalara rağmen bölgesel ve küresel düzlemdeki yeni pozisyon almalara, ittifak arayışlarına ve karşı karşıya gelişlere dikkat çekmek de kritik bir önem arz etmekteydi. Mesela, bir süredir, “sistem içi” çıkış arayışını denge/dengeci politikalarla devam ettiren (Batı referanslı) Türkiye’nin, reel-politik gelişmeleri doğru okumasının kritik öneminin gözden kaçırılmaması gerekliliği ortadaydı… ABD destekli (Siyonist) İsrail’in bölgesel planındaki başarısızlıklarının yanı sıra (geniş anlamıyla) bölgede ABD’nin kurmaya çalıştığı dengeleri provoke etme çabalarının sonuçlarını doğru okuyabilmek stratejik öneme sahipti… En önemlisi de jeo-politik düzlemde, Suriye’de yaşanan ve bölgesel güç dengelerini değiştiren gelişmelerden sonraki beklenilen önceliklerin değişerek sahaya yansımasıydı…
Bu bağlamda, çok kutuplu dünya dengesi arayışında, ilk planda Irak’ta kritik gelişmeler beklenirken ABD-İsrail’in İran’a yönelik tehdit ve saldırıların gündeme gelmesi doğru okunmalıdır. Hem de, bir süredir devam eden ABD’nin Venezuella’yı tehdidinin “Haydutça” yöntemlerle yeni bir aşamaya gelmesinden hemen sonra. Ve bu süreçte Çin ve Rusya’nın, özellikle Çin’in, güya “stratejik sabır” ile net bir duruş sergilememesi İran’a yönelik ABD saldırı ihtimalini güçlendiriyor gibi gözükmesine neden olmaktadır. Lakin unutulmamalıdır ki İran’ı yönetenlerin tüm hatalı politikaları ve stratejileriyle gelinen olumsuz duruma rağmen rejimi düşürmek mümkün değildir. Yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen İran’daki kurulu sistemin dengeleri nev-i şahsına münhasırdır; diğer ülkelere benzemez…
İmam Humeyni’nin vefatından sonra yaşanan krizler gösterdi ki –ekonomik ve yapısal sorunların giderek ağırlaşmasına rağmen- “dış düşman algısı” her defasında toplumsal kesimlerin büyük bir kesimini bir araya getirdi; güvenlik ve gelecek kaygıları öne çıktığında yönetim etrafında birleşmeyi sağladı. Ne var ki bir ülkeyi işgal ve/veya rejimi değiştirmek demek, o ülkeyi asker güç kullanarak zapt etmek anlamına gelmez, her zaman. Eğer küresel güçler ve onların müttefikleri, o ülkede, planladıkları kritik eylemleri yapabiliyorlarsa, bu durum, çok daha vahim sonuçlar doğurabilir. Dolayısıyla İran yönetimi, son dönemlere kadar devam eden -tüm politik ve stratejik- hatalarını masaya yatırarak ve küresel ve bölgesel yeni denge arayışı sürecinin geldiği aşamayı da doğru okuyarak mutlaka bir çıkış arayışına girmelidir, artık…
Aynı zamanda, ABD-(Siyonist) İsrail’in bölgeye yönelik kritik operasyonları, sadece (geniş anlamıyla) bölgedeki hakimiyet alanlarını genişletmek amacını taşımadığı gerçekliği de dikkate alınarak adımlar atılması da bir zorunluluktur. Öyle ki ABD, küresel ve bölgesel yeni denge arayışı sürecinin bir sonraki aşamasında, İran-Çin ilişkilerini de kendi stratejisi paralelinde etkilemek istemektedir. Ancak, Trump, ABD başkanlığının ikinci döneminde, küresel ve bölgesel mutabakatlar ve haydutça yöntemlerle yaptığı tehdit ve müdahalelerle ortaya çıkan manzaranın aldatıcı olduğu da gözden kaçırılmamalıdır. Çünkü bu durum, konjonktüreldir. Tıpkı küresel ve bölgesel yeni denge arayışı sürecinin diğer aşamaları gibi. Bundan sonraki aşamalarda, Çin’in nasıl bir duruş sergileyeceği; Hindistan’ın pozisyonunu netleştirip netleştirmeyeceği; Avrupa’nın, özellikle güvenlikle ilgili arayışlarının ne yöne doğru evrileceği gibi jeo-politik ve jeo-stratejik soruların cevaplarının netleşmesi yeni dengeleri sahaya taşıyacaktır. Keza, bilhassa ABD’nin bölgesel mutabakatları, tekrar, (Siyonist) İsrail’in provakasyonlarıyla bozulması ihtimalinin doğuracağı sonuçlar da süreci etkileyecektir. ABD içindeki güç odaklarının, malum lobilerin duruşları, bölgesel ve küresel yeni denge arayışlarının ABD’nin aldatıcı görüntüsünü nasıl etkileyeceği de kritik öneme sahiptir…
Vesselam!



