GenelYazarlardanYazılar

İsrailiyat

İslam dışı tüm din ve kültürlerden İslam kaynaklarına giren bilgi ve haberler İsrailiyat diye ifade edilir.

Bazen Yahudilik kaynaklı bilgiler için “İsrailiyat”, Hıristiyan kaynaklı olanlar için de “Nasraniyat” deniyor olsa da; İslam dışı din ve kültürlerden gelen rivayetlerin tümüne İsrailiyyat demek literatürde yaygınlık kazanmıştır.

Kur’an kıssalarının önemli bir kısmının İsrailoğulları ile ilgili olması, belki tefsir alanında Yahudi kaynaklarına başvurma ihtiyacının bir nedeni sayılabilir. Yanısıra münafıklar, oryantalistler ve misyonerler gibi etkenlerin de İslamı sulandırmak ve tahrif etmek amacı ile aktardıkları bilgiler de bu kapsamda değerlendirilebilir…

***

İbn Haldun dini alandaki muharref bilginin kaynağı olarak Arapların ilahî kitap/vahiy kültürüne ve bilgisine sahip olmayan göçebe ve ümmî bir topluluk olduğu iddiasını ileri sürer.

Aslında asıl neden erken dönem müslümanlarının bu rivayetleri alma hususunda oldukça serbest davranmalarıdır. Ehli kitaptan bilgi sahibi bazı isimlerin müslüman oluşu da bu durumu  çoğaltmıştır.

Neticede dini metinlerin en azından bir kısmı yahudi ve hıristiyan kaynaklardan aktarılan rivayetlerle doldurulmuştur.

Aslında bu tür nakillerin intikali kaçınılmaz olup özellikle eski dinlerinde bilgin sayılan kimselerin islama girince eski dinlerindeki birikimlerini kullanmaları belki tabii görülebilir.

Ancak yahudi ve hıristiyanların kutsal kitaplarını tahrif ettiklerini, bazı hususları gizleyip bazılarını değiştirdiklerini bildiren âyetleri (Bakara 78-79; Nisa 46; Maide 13 vb) okuduğumuzda onların kitaplarına ve rivayetlerine güvenilemeyeceğini Rabbimiz bize bildiriyor…

***

Sahabe ve tâbiundan Abdullah b. Selam, Abdullah b. Amr b. As, Kab el-Ahbar, Vehb b. Münebbih gibi isimlerin geçmiş peygamberler ve ümmetler, dünyanın ve insanın yaratılışı, Adem ve eşinin cennetteki hayatları, İblisin ilk insanları cennetten kovdurmak yaptığı desiseler, Kabe’nin inşası, Nuh ve tufan hadisesi, Harut ile Marut, Talut ile Calut gibi bir çok konuda  İslam dünyasına ilk israiliyat rivayetlerini boca ettikleri ittifakla sabittir.

Davud ve iki hasım, doksan dokuz koyun meselesi, Süleyman’ın tahtının üzerine ceset bırakılması, Adem’in cennetten yeryüzüne düşüşü ile ilgili anlatılan tüm uydurmalar hep bu dönemin eseridir.

Hz. Peygamberin insanüstü özelliklere sahip biri gibi gösterilmesi, onun sünnetli doğduğu, görme ve işitme duyusunda olağanüstülükler bulunduğu, sesinin çok uzak yerlerden duyulduğu, saçının, kanının, idrarının, tükrüğünün kutsal olduğu, gaitasının hoş koktuğu, gölgesinin olmadığı gibi hususlarla ilgili birçok rivayete yer verilmiş; hatta kanını, sidiğini ve yıkandığı suyu içen kişiye cehennem ateşinin asla dokunmayacağından söz eden rivayetlerde keza….

Hülasa sahabe, tabiun ve tebei tabiin İsrâiliyyatı rahatlıkla kullanmış; bunda fazlaca bir sakınca görmemişlerdir.

Bunda belki en önemli etkenlerden biri Kuran’ın kendini önceki kitapları “tasdik edici” olarak nitelendirmesi olabilir. Ali İmran 3-4:”O sana Kitabı hak ve kendisinden öncekileri doğrulayıcı olarak indirdi…”

Beraberinde (Nahl 43 ve Enbiya 7) ayetlerdeki:“Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun…” ifadesi de yine bu meyanda söylenebilir.

Hadis alanında da yine bunu teşvik edici gibi gözüken: “İsrâiloğullarından nakilde bulunmanızda sakınca yoktur…” tarzı bazı rivayetler zikredilebilir.

Ancak bu kaynaklardan islama giren dini metinlerin ve rivayetlerin çoğu uydurma, hurafe, efsane ve mitolojik haberlere karşılık gelmektedir.

Mesela Abdullah b. Selam’dan nakledilen bir rivayete Süleyman’ın Hüdhüde su bulma ve çıkarma görevi vermesi; yine Sebe kraliçesi Belkıs’ın kıssasında Belkıs’ın annesinin cinlerden olduğu anlatısı gibi yığınlarca safsata dini metinlere giren israiliyata örnektir.

Yine Davud ve Uriya kıssası bağlamında Davud’un ordusundaki Uriya adlı bir askerin karısına aşık olması ve onu savaşa göndermesi gibi rivayetler hep uydurma olarak değerlendirilir. ..

***

Oysa Kuran kendinden önce indirilmiş olan ilahı kitapları tasdik ederken, beraberinde onların tahrif edildiklerini de beyan eder. Muharref kitaplar herhangi bir hususun  aydınlatılmasında müracaat kaynağı olamazlar ki…

Bunların büyük bir kısmını zaten aklen ve naklen tasvip imkanı yoktur…

Ancak Abdullah b. Selam’ın ve benzeri nakilcilerin: “Resulullah bana bir gece Kuranı bir gece de Tevratı oku” diye emretti..” gibi yalanları ile israiliyattan nakiller yapmak meşrulaştırıldı ve bu rivayetlerin önü açıldı.

Ekseriyeti ümmi ve saf olan müminler merak ettikleri bazı şeyleri, evvelce kendilerinden daha üstün ve bilgili tanıdıkları ehli kitap ve bilhassa yahudilere sormaya başladılar.

Yahudi menşeli mühtediler müslümanlar arasında büyük bir mevki kazandılar.

İslam’ın iman temellerinden biri “kitaplara” diğeri de “peygamberlere” saygı ve onları tasdiktir.

İslamı kabul eden kimseler, belki kasıtlı belki kasıtsız eski akide ve dini kıssaları çevrelerindeki müslümanlara nakledip durdular.

Bunların muharref kitapları çok iyi bildikleri ve bu vasıta ile İsraili rivayetlerden bir çoğunun İslam’a girdiğini söyleyebiliriz.

Maalesef İslâmî kaynaklarda  özellikle tefsir gibi eserler daha çok etkilenmiş; aslı esası olmayan haber ve rivayetler bolca kullanılmıştır.

Bunların çoğu yahudi ve hıristiyan çevrelerden duyulmuş ve aktarılmış şeylerdir.

Ad kavmi ve israiloğulları hakkında kuranda yer almayan çoğu şey bu kabildendir.

Ashabı kehf hakkında onların isimleri köpeğin adı rengi ve cinsi, mağaranın yeri, Ashabı  kehf in sayısı gibi rivayetler hepten israiliyattır.

Yine Talut ve Calutla ilgili rivayetler, İram halkı hakkında,  Karun hakkında, Ashabı uhdud hakkında, Belam hakkında anlatılan şeylerin tümü de keza…

Adem ve Havva’nın yaratılışı, İblisin cennete girmesi, Cennetteki ağacın cinsi, Adem ile eşinin açılan yerlerini ne ile örttükleri…

Bunlar tümüyle hıristiyan ve yahudilerden nakledilen şeylerdir.

Yine Habil, Kabil, idris, Nuh, İbrahim gibi anlatıların hemen tamamı Tevrata dayanır…

***

Oysa İslamın ehli kitabın rivayetlerine ihtiyacı yoktur.

Özellikle ehli kitaptan nakli reddeden men edici rivayetler, nebinin müslüman toplumun kimlik inşası ve özgün kimlik oluşturma amacına matuf bir strateji olarak değerlendirilmelidir.  Zira toplumsal kimliği inşa sürecinde farklı din ve kültürlerden, özellikle de kendilerini muhalif olarak konumlandırmış çevrelerden bilgi alımı yapmak tevhidi dini hakikatlere sabotaj yapmaktan başka bir şey değildir.

Yine bazı kaynaklarda Hz. Peygambere atfedilen, “Kim bir kavme benzerse, o kişi kendisine benzemeye çalıştığı kavimden sayılır…” (Ebu Davud, Libas) gibi rivayetler de bunun ehemmiyetini anlatmaktadır.

Başka bir rivayette yer alan: “Ehl-i kitabı ne tasdik ne tekzip edin; Biz, Allah’a ve bize indirilmiş olan vahye iman ettik deyin” (Buhari, İtisam) gibi uyarılar da aynı noktaya işaret etmektedir.

Bu ve benzeri Nebinin ehli kitap ve müşriklerden farklı olmayı tembihlemesiyle ilgili hadisler dikkate alındığında  onun ehli kitaba benzememe veya onlardan farklı olma konusundaki uyarılarıyla farklı din mensuplarına karşı kin veya düşmanlık ortaya koymadığı, aksine tebliğ ettiği dinî mesajların başka din ve kültürel geleneklerle karışmasını önlemeye çalıştığı aşikârdır.

Bu hususlar dikkate alındığında, Hz. Peygamber’in söz konusu uyarılarının İslam kültürünü korumaya, kendine özgü kültürü olan yeni bir toplum kurmaya ve aynı zamanda müslüman toplumu yabancı tesirlerden uzak tutmaya yönelik olduğu daha iyi kavranır…

Bu bağlamda belki şu da ilave edilebilir; Klasik dönemlerde  İsrailiyat türü bir rivayetin kabul edilebilir olup olmadığı meselesi daha ziyade rivayet zincirinin güvenirliliği açısından değerlendirilirken bugün bunun ötesinde bir de metinsel analiz yapmak, itikadî temel kabuller beraberinde aklın kabul edilebilirlik limitlerinin dışında ise makbul sayılmaması elzemdir.

Selam ve dua ile…

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir