
Kur’an’daki Kadın
Dünyada özellikle İslam’a karşı olan din düşmanlarının; Müslümanların yaşadığı coğrafyalarda sıklıkla iki de bir gündeme getirerek sürekli kaşıyıp kanatarak kullandıkları bir yara olan ve toplumun, genellikle yarısını temsil eden kadınlarımızın hayatın her alanında karşılaştıkları sorunlar asırlardır devam eden çözülmesi gereken hayati bir sorun olarak güncelliğini korumaktadır.
Bazı mezheplerin ve geleneksel anlayışın özellikle mevzu hadislerden de destek alarak kendi görüşlerini ifade eden “Din” anlayışı bu sorunların özünü teşkil etmektedir. O halde zihnimizi muhtelif kaynaklardan öğrendiğimiz ama Kur’an’ın onayını almadan din edindiğimiz bilgilerden arındırıp, Kur’an’a parçacı değil de bütüncül bir anlayışla yaklaşıp incelediğimiz zaman kadının İslam toplumunda ki olması gereken gerçek konumunu tayin etmiş oluruz. Bunun için; Tarifini Kur’an’dan öğrendiğimiz Müminlerin; hayati öneme sahip olan bu yaraya sorumluluklarının bir gereği olarak neşter vurup gayretli ve samimi çabayı göstermeleri gerekmektedir. İşte ancak o zaman Müslüman kadınlarımızın asırlardır kendilerine “İlgili ayetlerdeki ölçülerin dışında” abartılarak biçilen “Tesettüre dayalı yaşam tarzını Din’in hükmi emridir” inancı gereği sabırla katlanmakta oldukları cendereden kurtarıp gerçek kimliklerine kavuşturmuş oluruz. Bu çabalar neticesinde elde edilecek olan başarı sadece kadının huzura ve mutluluğa ermesiyle de sınırlı kalmayacaktır. Bununda ötesinde İslam düşmanlarının güçlü bir silah olarak ellerinde tutup kullandıkları bu argümanları da ellerinden alınmış olacaktır. Bunun sonucunda adı İslam olan tek ilahi dine karşı yapılan saldırı ve beslenen husumet asgariye düşecek, bunun yerine Allah’ın izni ve desteği ile Dünya’da husumetin sempatiye evirildiği insanların akın akın İslam’a koştuğu bir yönelişe şahit olunacaktır.
Aralarında Müslümanlarında bulunduğu erkek egemen toplumlarda yaradılış gereği gücünü fiziksel kuvvetinden alan Geleneksel anlayışa sahip erkeklerin; kadınlar üzerinde sürdürdükleri tahakkümün bugünkü sonuçlarına birlikte bir bakalım isterim. Uzun bir süredir sinsi ve şeytani plan ve projelerle çok başarılı bir şekilde yürüten İslam düşmanı güç unsurlarının “Müslüman kadınını” istedikleri gibi savurup hangi noktalara getirdiklerine ibretle şahit olmaktayız.
Allah’ın; insanın geçici bir süre kaldığı yaşam alanı olan yeryüzünde, kendi rızasına uygun bir yaşam sürdürebilmesi için gerekli gördüğü konularda Kuran’ın muhkem ayetleriyle hükümler verdiği bilinmektedir. Bu hükümlerin dışında ki benzeşik anlamlar içeren müteşabih ayetlerde ki konularda ise her maddenin olduğu gibi insanın da yaratılış amacına uygun sahip olduğu fıtratı doğrultusunda aklını kullanarak sorunlarını istişare ile çözmeleri için insanları kendi kararlarında serbest bırakmıştır. İşte bu ayetlerin hikmetini kavrayamayan gelenekçi anlayış sahipleri, Kur’an’da her sorunun cevabı yoktur veya ilim sahibi olmayanlar Kur’an’ı anlayamazlar düşüncesiyle sorunlarını Kur’an dışı kaynaklarda aramışlardır. Bu kaynakları esas alarak sorunlarını çözme gayesiyle “İlahi olan dine” beşeri katkılarla oluşturdukları “Geleneksel” yeni bir anlayışı topluma dayatarak “İslam”ın yerine din olarak sunmuşlar ve asırlardır Müslümanların yaşamında kalıcı olmasını sağlamışlardır.
Yazımızın konusu kadını genel anlamda ele aldığı için ben tesettür kısmına kısaca değinmekle iktifa edip sonra tekrar esas konumuza dönmek istiyorum. Başörtüsünü de içine alan tesettür konusunun ilgili ayetlerinden anladığımız kadarıyla İslam’da örtünmeyle ilgili bir kıyafet, renk, model, forma örneği veya tarifi bulunmamaktadır. Görsellikten önce ve özellikle beyinde halledilmesi gereken zihinsel tesettürün önemine vurgu yapılmaktadır. Bu anlamda ilk uyarı da kadınlardan önce (Nur Suresi 30. Ayetinde) erkeklere yapılmaktadır. Görsel anlamda ise vücudun abdest mahallerinin dışında kalan kısmının, kendisine mahrem olan kimselere karşı hatlarını belli etmeyecek, dikkat çekmeyecek şekilde örtülmesi emredilmektedir.
İslam’ı yaşam alanından uzaklaştırıp etkisiz hale getirmek için Kur’an’ın bir harfini dahi değiştirmeyeceklerini çok iyi bilen “Din düşmanları” çareyi “Kitab” daki hayati anlamlara sahip olan “Temel kavramlara” istedikleri anlamları yükleyip bu kavramların içini boşaltarak Kur’an’ı ebedi olarak yaşam alanından koparacak olan emellerine kavuşmuşlardır. Bu başarıya da; Öncelikle “İlim sahibi olmayanlar Kur’an’ı anlayamazlar” iddiasıyla ikna ettikleri Müslüman toplumu Kur’an’dan uzaklaştırmışlar, sonra da Kur’an’ı toplumun kendi diliyle öğrenmelerini sağlayacak muhtelif kaynaklar yayınlayarak “Din” lerini ancak bu yardımcı kaynaklardan öğrenebileceklerini öğütlemişlerdir. Tabii bütün bunları kendi topraklarından güç kullanarak dışarıdan müdahale ile gerçekleştirmenin imkânsız olduğunu ilgili mihraklar çok iyi bilmektedirler. Müslümanların yaşadığı topraklarda aralarına asli kimlikleri ile girip faaliyet gösteremeyecekleri için en münasip gördükleri eğitimli misyonerler yetiştirip, yerli halkın isimlerini kullanan “Din âlimleri kisvesine bürünen” kimlikler altında çalışarak asırlardır bu faaliyetleri yürütmektedirler.
On dört asırdır faaliyetlerini başarı ile sürdüren bu zihniyet, taktik gereği Kur’an’ı tam anlamıyla karşılarına almadan ondan da sıklıkla esintiler sunarak özellikle de müteşabih ayetler üzerinde ilave ve anlam sapmaları yaratarak kavramların ise içini boşaltarak Müslümanların bulunduğu topraklarda adına “Geleneksel” diyebileceğimiz yeni bir din yaratarak yaşama sokmuşlardır. Bu geleneksel din anlayışı mensuplarının dini konularda, en çok kadınlarla ilgili meselelerde ilaveler yapmış olduklarını görmekteyiz. Erkek egemen toplumda kadın, sadece ev işinde ve cinsellikte kullanılmış, bunun dışında neredeyse köleleştirilmiştir. Mevzu hadisler ve mezhepsel görüşlerle kendisine hiçbir alanda hak tanınmayan izahlar yapılmış ve bu bakış açısının topluma yerleştirilmesi için de, bunların “dinin gereği olan” emirler olarak tarif edilerek anlatılmıştır. İnançlarında samimi, iman sahibi olan kadınlarımızın birçoğu, Kur’an’ın anlattığı İslam ile bu mezhep anlayışını ayırt edemedikleri için Allah’ın rızasını umarak kendi mezhep inancı doğrultusunda yaşama gayesiyle kendilerini bir anda “toplumda ki rolü gereği egemen olan” mezhepçi-gelenekçi erkek sınıfının sınırlarını çizdiği karanlık bir dünyada bulmuşlardır.
Aşağıda vereceğimiz mevzu hadis örneklerinden görüleceği gibi; mezhep inançlarında ki en temel hedef, kadının erkeğine kayıtsız ve şartsız itaatini sağlamak adeta bir ibadet halinde sunulmuştur:
* “Eğer bir kimsenin bir kimseye secde etmesini emretseydim, erkeklerin kadınlar üzerinde olan haklarından dolayı kadınların erkeklere secde etmelerini emrederdim”.
Tirmizi, Rada; Ebu Davud, Nikâh; Ahmed b. Hanbel, Müsned; İbn Mace, Nikâh.
** “Kocanın vücudu irin kaplı olsa ve karısı onu yalayarak temizlese dahi, yine de kocasının hakkını ödemiş olmaz”. İbni Hacer El Heytemi; Ahmed b. Hanbel, Müsned.
*** “Ey kadınlar topluluğu! Sadaka veriniz ve çok istiğfar ediniz. Çünkü ben, Cehennem halkının çoğunun sizler olduğunu gördüm”. Müslim, İman; İbn Mace, Fiten.
Kadınların çoğunun cehennemlik olduğunu iddia eden hadislerin yanında, kadının cennete girebilme şansının kocasının kendisinden memnuniyetine bağlayan mevzu hadisler de mevcuttur.
*“Bir kadın, ancak kocası kendisinden razı olduğu halde ölürse, cennete girer”. Riyazus Salihin.
Müslim de, Buhari de, Tirmizi de, Muvatta da, Şii kaynaklar da Emevi ve Abbasi döneminde, bazı kişilerin kadına kendi bakış açılarını dinselleştirmeye yönelik çalışmaları araştırıldığında bu tip örneklerle dolu olduğu görülecektir.
Oysa Kur’an’a başvurarak kadının dinde ki yerini inceleyerek anlamaya çalıştığımızda ayetler bize şunları öğretmektedir:
Allah’ın bir kısmınızı bir kısmınızdan yetenekli kıldığı şeyleri isteyip durmayın. Erkeklerin, kendi kazançlarından bir pay; kadınların da kendi kazançlarından bir pay vardır. Allah’tan lütfunu isteyin. (4- Nisâ 32)
Bu ayetten de anlayacağımız gibi; “Allah’ın size takdir ettiği şeylerle ilgili bir cinsiyet ayırımı yapılmasını beklemeyin. Kadının erkeğe, erkeğin de kadına üstün yeteneklere sahip olduğu alanlar vardır. O, erkeğe de, kadına da hak ettiğini verir. Siz Allah’tan hakkınızda hayırlı olanı dileyin” diyor. Bir cinsin diğerine her alanda üstünlüğünü savunmak veya her iki cinsin her alanda eşitliğini iddia etmek yaratılışın kanunlarıyla ve akılla çelişen iddialardır. “Eşitlik” sloganlarıyla erkeğe çocuk doğurtmaya, kadına savaşta erkeklerle aynı vazifeleri yüklemeye kalkmak, her iki cinsin farklılıklarını görmezden gelmek, iki tarafa da yapılan büyük bir zulümdür. Her iki cinsi de yaratan Allah (c.c), iki cinsin farklılıklarını ve bu farklılıklara rağmen (aynı zamanda farklılıklar sayesinde) nasıl ahenkle bir arada olacaklarını;
Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmanız sizin için helal kılındı. Onlar, sizin için örtüdür; siz de onlar için örtüsünüz. Allah, nefsinize sahip olmadığınızı bildi ve tevbenizi kabul edip sizi bağışladı. (2-Bakara 187).
Sözleriyle Ayette belirttiği gibi nasıl birbirlerinin elbiseleri gibi olacaklarını da en iyi şekilde bildirir. Yarattığını en iyi tanıyan ve bilen Yaratıcı, Kur’an’da, kadın-erkek ilişkilerini de, en mükemmel şekilde düzenlemiştir. Bu, kimi zaman bir hüküm getirilerek, kimi zaman ise getirilen hükümde esneklik sağlanarak oluşturulmuştur. Kur’an’ın her döneme, kültüre, zamana ve topluma uyumu böylece sağlanmıştır.
Erkek olsun, kadın olsun inanmış olarak kim iyi fiiller gerçekleştirirse onlar cennete girecek ve onlar, bir çekirdeğin sırtındaki tomurcuk kadar bile haksızlığa uğramayacaklardır. (4- Nisâ 124)
Erkek olsun, kadın olsun, her kim inanmış olarak iyi fiiller gerçekleştirirse ona mutlaka temiz bir hayat yaşatırız ve yaptıklarının karşılığını en güzel şekilde mutlaka veririz. (16-Nahl 97)
İslam’a göre asıl ve ebedi yaşanacak yer ahiret hayatıdır. Dünya hayatı ise ahirete yapılan sadece kısa bir yolculuktur. Gerek yukarıdaki ayette gerekse diğer ayetlerde, erkek veya kadın olmanın cennet için bir avantaj sağlamayacağını, ancak Allah’ın hoşnut olacağı iyi fiiller gerçekleştiren takva sahiplerinin kazançlı çıkacağını görüyoruz.
Yani Kur’an’ın hiçbir yerinde, biraz önce yukarıda mevzu hadislerde ki örneklerde olduğu gibi kadınlarla ilgili böylesine aşağılayıcı ifadelere benzer bir örneğe rastlamak mümkün değildir. İşte Kur’an’ın çağlar üstü bir anlayışla yazıldığının sayısız göstergelerinden birisi budur; eğer Kur’an kendi kültürünün etkisi altındaki bir insan tarafından yazılmış olsaydı, Kur’an’da da; inzal edildiği dönemin bu türden sahip olduğu hâkim bir anlayışının yansımaları kaçınılmaz olurdu.
Ey insanlar! Sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık. Birbirinizle tanışmanız için sizi kabilelere ve sülalelere ayırdık. Allah’ın yanında en kerim olanınız, en çok takva sahibi olanınızdır. (49- Hucurât 13)
Ayetten de anlayacağımız gibi Kur’an, üstünlüğü bir ırka, bir kabileye veya erkek, kadın gibi bir cinsiyetten olmaya değil, Allah’ın dinine titizlik ve hatalardan, günahlardan sakınma gibi manalara gelen “takva”ya bağlamıştır. Oysa buraya kadar gördüğümüz mevzu hadislere göre kadın olmak daha baştan cehennemlik olma ihtimalini arttıran bir unsur olarak tanıtılmıştır.
Aşağıda kadının neden evde tutulması gerektiğini açıklayan ve kadınların evinde dahi süslenmesini haramlaştıran bazı hadis örnekleri ile bu kaynakları incelemeye devam edelim:
Ashabı kiram, eşlerinin pencere ve kapıdan dışarıyı seyretmelerini önlemek üzere evlerinin pencerelerini sıkı sıkıya kapatırlar ve dışarıya bakanlara dayak atarlardı.
İmam Gazali, İhyayı Ulumuddin
Kadınlara danışmayın, onlara muhalefet edin. Kadınlara muhalefet edin, zira kadınlara muhalefet berekettir. (Kadınlara Dini Bilgiler; Suyuti, Lealil Masnua 2; İbn Arrak 2)
Her türlü özgürlüğü elinden alınan kadının, camiye gidip namaz kılması da, evden çıkmasını gerektirdiği için kadın-erkek ayrımı yapılmadan farz kılınan Cuma namazına dahi kadınların gitmelerini engellemektedir. Bu konu ile ilgili hadislere göre kadının evde namaz kılması camide kılmasından daha sevaptır. Kadınları her alandan dışlamaya çalışan hadislere karşı Kur’an’da şöyle söylenmektedir:
Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin velileridirler.* Ma’ruf olanı yaparlar, munkerden sakındırırlar.** İşte Allah, bunlara rahmet edecektir. (9-Tevbe 71)
*- Koruyucu, yardımcı, gözeten, destekleyici.
**- “Emr-i b’il-ma’rûf nehy-i ani’l munker” terkip olarak: İyi olan şeyleri yapmayı kendine iş edin, ahlak edin; kötü olan şeylerden uzak dur, kötülüklerden sakın; kötülüklerden uzak durmayı ve iyi olan şeyleri yapmayı ilke edin; iyiliğin yaygınlaşması ve kötülüğün önlenmesi için çaba göster demektir.
Ayetten de anlayacağımız gibi Allah, iman eden erkek ve kadınların cins, mahrem, namahrem ayrımı yapmadan birbirlerinin Velisi olduklarını bildiriyor. Peki, camiye gitmek için dahi evden çıkamayan, hatta erkeklerle konuşması engellenen bir kadınla bu yardımlaşma, dayanışma nasıl sağlanacaktır? Yardımlaşmanın ve beraber hizmetin insan neslinin yarısı olan kadının kamusal alandan dışlanması halinde erkeklerle hayatın içinde gerekli olan ortak faaliyetin yürütülmesi nasıl mümkün olacaktır? Ayetin sonuda Allah’ın rahmetini bu dayanışma çabasında olanların kazanacağı ifade ediliyor.
Kadının, özel günlerinde namaz kılması, Kur’an okuması ve oruç tutması da yasaklanarak bu ibadetleri de engellenmiştir. Oysa Allah, Kur’an’da, adetli olan kadınla sadece cinsel ilişkiyi yasaklamıştır. Eğer kadının özel günlerinde bu görevlerini yapması istenmeseydi hiç şüphesiz bunlar da Allah tarafından bildirilirdi. Fakat adet halinde ki kadını necis görenler, “İsrailiyat kökenli uydurmalar aracılığıyla” Kur’an’a aykırı bu yasakları da dinimize sokmuşlardır. Kur’an’da bu dönemi kapsayan tek yasak şu şekilde açıklanmıştır:
Sana kadınların adet görme halini sorarlar. De ki: “O bir sıkıntıdır. Adet halinde ki kadınlardan uzak durun ve onlar temizleninceye kadar kendilerine yaklaşmayın.” (2-Bakara 222)
Kur’an’da; serbestlik asıl olan bir haktır. Yasak olanlar ise istisnadır, dolayısıyla yasaklanmayan her şey serbesttir. Bu nedenle; yasak olan herşey için vahye yani Kur’an ayetine ihtiyaç vardır.
Bu nedenle Kur’an liyakat sahibi hiçbir kadının talip olduğu görevi engellemez. Kadın görev verilirse cumhurbaşkanı da, başbakan da, kadı veya yargıç da olabilir.
Mesela Kuran’ın hiçbir yerinde Havva’nın Adem’i kandırdığı ve günaha soktuğu şeklinde bir izah yoktur. 7 Araf 11. ile 28. ayetler arasında, Adem ile Havva’nın her ikisini birden kandıranın iblis olduğu belirtiliyor. Ayrıca Kuran’da kadının, erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığına dair de bir bilgiye sahip değiliz.
Dört eşe kadar olduğu inanılan evlenme kuralı; daha çok aşağıda meali verilen (04 Nisa 3). Ayete) dayandırılmaktadır. Bir önceki ayet olan (04 Nisa 2.) Ayetin devamı niteliğinde olan bu ayetin ana konusu, yetim çocukların ve dul kadınların himaye edilmesi ve yetimlerin hak ve hukukunun düzenlenmesidir.
Eğer yetimler konusunda hakkaniyetli olamayacağınızdan korktuysanız, o zaman hoşnut etmek, sevindirmek istediğiniz o kadınlardan* ikişer, üçer, dörder nikâhlayın. Eğer o takdirde de adaleti gözetemeyeceğinizden korktuysanız, o zaman bir tanesini ya da Yeminle** hak sahibi olduğunuzu nikâhlayın. Haksızlık etmemek için en uygun olan budur. (04 Nisa 3)
*- O yetim kadınlarından. **- Antlaşma ile.
Yani Ayet; Yetimlerin hak ve hukukunun düzenlenmesi kapsamında buna bağlı olarak belirli koşullar çerçevesinde birden fazla evlilikler de yapılabileceğini belirtmektedir. Ayette yer alan, “ikişer, üçer, dörder” terkibi, belli bir sayıyı değil, konuya özel çokluğu ifade etmektedir. Çok veya tek eşlilik konusu sosyolojik şartlara bağlı, bireylerin ve toplumların tercihlerine bırakılmış bir konu olduğu anlaşılmaktadır.
Öncelikle şunun bilinmesi gerekir ki İslamiyet çok büyük bir zaman dilimine, geniş bir coğrafyaya, çok farklı iklimlere, tarım ve endüstri toplumlarına, savaş ve barış ortamlarına, farklı alışkanlık ve kültürlerin olduğu geniş bir alana sahip insan topluluklarına gelmiştir. Çok eşlilik birçok kültürde, zaman diliminde, özellikle erkeklerin savaşta ölüp, kadın-erkek oranının bozulduğu zamanlarda veya tarım toplumlarının birçoğunda, kadınların çocuk ve ev işlerindeki yüklerinin hafiflemesi için, kocalarını evlenmeye teşvik ettiği görülmüştür. Yani çok eşliliği bir erkek isterken en az iki kadın da bunu istemiş, kabullenmiş veya bu tarz bir ilişkiden çıkar sağlamış olmaktadır. Kur’an’ın bu her türlü şartlara uyumu ise serbestlik dairesinin geniş olmasıyla sağlanmıştır. Yani çok eşlilik İslam’ın emrettiği veya tavsiye ettiği bir uygulama değil, ancak yasaklamadığı bir uygulamadır.
Doğal şartlarda, savaş olmadığı zamanlarda, insan nüfusunun yaklaşık bire bir kadın ve erkeklerden oluştuğunu görüyoruz. Bu da tek eşliliğin insanların genelinin tercihi olacağını, çok eşliliğin bir istisna olacağını tabiat kanunu olarak bize göstermektedir.
Nebi’nin evlilik hayatı ile ilgili anlatılan hikâyelere gelince; Kur’an’da Nebi’nin hiçbir hanımının ismi geçmez. Dokuz yaşında bir kızla evlendiği ise Kur’an’da değil hadis kitaplarında geçmektedir. Kur’an’da yaş tam olarak belirtilmemiş olsa bile “evlilik yaşı” diye bir kavramın gözetilmesi gerektiğini anlıyoruz. Bu da çocuk yaşta yaptırılan evliliklerin önlenmesi için bir hareket noktası oluşturmaktadır. Ayrıca evlilik açısından dikkat edilmesi gereken diğer bir unsurun, Kur’an’da dikkat çekilen, belli bir akli olgunluğu ifade eden “rüşd” olduğu söylenebilir. 4-Nisa 6. Ayetinde, yetimlerin evlenme çağına ve rüşte erene kadar mallarına sahip çıkılıp, sonra mallarının onlara teslim edilmesi geçmektedir. Kısacası evliliklerde ‘evlenme yaşı’nı ve ‘rüşdü’ gözetlemek gerekir. Bunların gerçekleşmediği açık olan dokuz yaşında ki bir çocukla Nebi’nin evlenmiş olduğunun iddia edilmesi Nebi’ye yapılan açık bir iftiradır.
Şahitlik konusunda da (2 Bakara 282. Ayet) örnek gösterilerek kadınlara “Bir erkek iki kadına eşittir anlayışıyla” bir haksızlık yapılmaktadır. Ayetin, borçların ödenmesi gibi çok önemli ve riskli bir konusu olan bu tanıklıktan hareketle, tanıklıkta iki kadının bir erkeğe denk olduğu sonucuna varmak büyük bir yanılgıdır. Zira Kur’an, tanıklık gerektiren diğer konularda cinsiyet üzerinden sayı farklılığı yaratmamakta aksine kadını erkekle bir tutmaktadır. Bu ayette, tanıklık tamamen konunun bağlamı ile ilgilidir. “bir erkek, iki kadın” ön görülmesinin nedeni cinsiyet değil, tamamen toplumsal koşullar, yani kadının yaşanan hayattaki konumu ile ilgilidir. Özellikle çağrıldıklarında tanıklığa gitmede yaşanabilecek güçlükler, tanıklık ettiği kimselerden görülecek tepki gibi hassasiyetlerden dolayı “bir erkek iki kadın” denilmiş olmasıyla, aslında kadın toplumsal konumu itibariyle baskıdan korunmuş olmaktadır.
Kadınları dövme konusu da (4 Nisa 34.) Ayetinde yer alan “vadrıbû-hunne” sözcüğüne, dövün anlamının verilmesi üzerine kadınlarımıza yapılan bir başka haksızlık ve hakarettir. “Darebe; bir yerden ayrılmak, kısıtlamak, dövmek, kesmek, yaralamak, çizmek, yola çıkmak, ayırmak, başka bir yere gitmek, örnek vermek, suda yüzmek, bir yere bir şey dikmek” gibi birçok anlamı kapsamaktadır. Fakat bağlamından ve bir sonraki ayetten, sözcüğün dövmek anlamına gelmediği, bunun yerine “Bir süreliğine ayrılın” anlamına geldiği açıkça görülmektedir. Eğer dövme anlamında olsaydı bunun neyle, ne kadar ve ne şekilde olacağına da açıklık getirilirdi.
Sonuç olarak; Bu günkü makalemizde “Kur’an’da ki Kadın” başlığı altında ele aldığımız konu ile Nebi/Resul’ün aramızdan ayrıldıktan sonra Kur’n’ın yaşam alanı olan yeryüzünden tedavülden kaldırılması ve onun yerine “Beşer marifetiyle” ikame edilen “Geleneksel” bir Din’in, gelinen nokta da Müslümanlar üzerinde ki etkilerini daha açık görebilmekteyiz.
Yukarılarda da ifade ettiğimiz gibi bu aslında Allah (c.c) ‘in dini olan İslam’a düşman olanların başardığı sinsi planlarının bir sonucudur. Fakat konu bağlamında Kur’an ayetleriyle kendi yarattıkları geleneksel dini öğretileri karşılaştırdığımızda şu da açıkça görülmektedir ki eleştirdikleri aslında Kur’an değildir. Bizzat onun yerine kendi ikamet ettikleri geleneksel anlayış olmaktadır. Hakikat arayışı içerisinde bunları sorgulamaktan imtina eden özellikle Müslüman genç nesiller ise hiç akletmeden, kurulan bu sinsi tuzağa düşmektedirler.
Din’imizin en temel kavramlarının içinin boşaltılarak bunlara mezhepsel görüşleri esas alan farklı anlamlar yüklenmesi, düşünme ve sorgulamadan uzak, itaat kültürüne sahip genç beyinlerin fıtratında bozulmalara neden olmuştur. Bugün bunun sonuçlarına istisnalar dışında toplumsal yaşamın içerisinde yer alan Müslüman kadınlarımızın tesettürü nasıl temsil ettiklerine ibretle şahit olmaktayız. Yüz yıldır Müslüman olmanın bir sembolü olarak başında taşıdığı ve mücadelesinde çok ağır bedeller ödediği başörtüsünün haricinde, bedeninde “Kur’an’ın tarifine” uygun bir tesettür taşıdığından bahsedebilir miyiz? Aksine; geleneğin kadın üzerinde dini kullanarak kurduğu tahakkümün baskısı altında asırlardır ezilen kadının feminist duygulara kapılarak kendisine bu fırsatı yaratan zihniyetin desteğini de alarak seküler bir yaşamın içerisine nasıl sürüklendiğine şahitlik ediyoruz.
İlmin gerçek sahibi olan Allah (c.c) e hamd olsun. Bir başka konuda tekrar buluşmak üzere Allah’ın Rahmeti, Bereketi üzerinize olsun.


