GenelHaberlerYazarlardanYazılar

Maarif Meselemiz

Bilindiği gibi bizim 150 yılı aşkın bir zamandan beri bir “maarif davamız” var. Eğitimimizin daha verimli ve başarılı olacağı iddiasıyla sayısız değişiklikler yaptık; hâlâ da yapıyoruz. Son yüz yılda eğitimimizin belki de tek değişmeyen özelliği ötekileştirici, dışlayıcı, ayırımcı karakteridir. Din eğitimimiz de buna dâhil… O karakter değişmedikçe de diğer değişiklikler işe yaramıyor.

En temel ve varoluşsal sorunumuz eğitim, kendimizi bildik bileli bu ülkenin en çetrefilli konularından biri. Türkiye’de eğitim sisteminin/reformların, genel hatlarının 1932’de İsviçreli Alber Malche tarafından belirlendiğini, Cumhuriyet Türkiye’si kültür politikasının Alman filologlar tarafından tanımlandığını, temellendirildiğini hatırlayarak, gelip geçmiş tüm sağcı iktidarların en başarısız olduğu alanın eğitim alanı olduğunun altını çizelim. Ders, müfredat ve programlarının içeriği bir tarafa, sık sık yapılan idari değişiklikler nedeniyle kurumun dikiş tutmaz hale getirilmiş olması durumun vahametini görmeye yeter.

Mustafa Çağrıcı yaklaşık yüz elli yıllık bu sorunu şöyle özetliyor: “Nasıl bir insan yetiştirmek istiyoruz? Bu belli değil… Eğitim programları, kurumları ve eğitim kadrosu, siyasal-ideolojik ayrışmalara bağlı olarak o kadar dalgalanma ve değişme halinde ki, istikrarlı, hedefi belli bir eğitim anlayışı, eğitim felsefesi ve kalıcı eğitim programları geliştirip uygulamayı bir türlü başaramadık.”

Eğitim öğretim konusunda ciddiye alınacak bir şey yapmayan veya yapmak istenmeyen ve bir politikasının/derdinin de olmadığı Muhafazakâr iktidarların bir kültür politikası da olmamıştır. Bu nedenle başkalarının diliyle konuşuyor, onların gözüyle görüyor, aklılarıyla düşünüyoruz. Bu iktidarlar döneminde eli kalem tutanlardan ziyade, sahne dünyası ve eğlence sektörüne ait isimler tercih edilip, taltif ediliyor mikrofon yahut kamera, kalemin ve kitabın önüne geçiyor.

Ak Parti iktidarında Eğitim ve kültür konusuna önem verildiğinin her fırsatta deklere edilmesine, Eğitim bütçesinin artırılması, altyapı yatırımları, zorunlu eğitim süresinin 12 yıla çıkartılması, üniversite sayısının 200’ü geçmiş olması gibi fiziksel faaliyetlere rağmen öze dönük bir şey yapılmamıştır.

Şu halde eğitimimiz hala felsefesini arıyor ve bulmuş da değil. Bunda maarif davasının her zaman ideolojik çekişmenin, çatışmanın ve gerilimli bir alan olmasının bir payı var. Ancak bu durum Türkiye’nin her zaman önemli bir sorunu ve olmaya da devam edecek gibi.

“28 Şubat ile devleti eline geçiren bir avuç insan halkın geleceğine ot tıkadı. İmam Hatipli isen İlahiyata Fakültelerine gitmekten başka çare bırakmadı. O nesil hiçbir şeye yetişmedi. Kendini örselenmiş, hırpalanmış, kirlenmiş hissetti bir müddet. Sonra bir umut diye sarıldığımız İmam Hatip düşmanı olmayan birileri geldi iktidara. Dedik ki işte şimdi eğitim düzelecek. Ama değişen bir şey olmadı. İktidarı boyunca adam akıllı bir eğitim bakanı atanmadı. Ve bu süreçte şunu anladık eğitim sistemine müdahale edilmesine engel olan devletin üzerinde, içinde bir devlet daha var. Bu derin yapı eğitimin bir mesele olarak konuşulmasını istemiyor. Çünkü biliyor ki o çözülürse ülkede çözülmeyen hiçbir mesele kalmayacak. O yüzden sistemimiz sistemsizlik üzerine, öğrenciye yüklenmek üzerine, hedef saptırıp enerji emmek üzerine kurulu.”

Çok uzun dönemlerden bu yana, Cumhuriyet tarihi ile başladığı varsayılarak eğitimden dinî/ahlakî ilkeleri kaldırdığı gerekçesiyle, bu konu üzerinde ilerleyen bütün tarih göz ardı edilip düşman bellenerek suçlanan Kemalist Eğitim Sistemi’nin yerine; AK Parti yönetimi ve liderliği tarafından dinî/ahlakî ilkeler ışığında temellendirilmiş bir eğitim sisteminin hayata geçirileceği ümidi, bunca zamandır bekleyen kırgın insanların; eğitimin kalbi olan müfredattaki öze yönelik olmayan üç beş değişiklik dışında ciddi bir icraatının olmaması ve buna bağlı olarak toplumda karşılığını bulan bir ahlakî iyileşmeyi görememelerinden ötürü artık, Ak Parti’nin bir eğitim ve kültür politikasının olup olmadığının sorgulanmaya başlanması, fikri hür, irfanı hür insanlar için ziyadesi ile normaldir.

“Eğitim Öğretim faaliyetinin içeriğini, özünü, ruhunu, amacını, hedefini, felsefesini, ideolojisini, insan tasavvurunu belirleyen temel “müfredat”tır. Eğitim Öğretim alanında yer alan diğer unsurların tümü, müfredatın içini doldurmak için başvurulan destekler ve araçlardır. Müfredat meselesi çözülmediği takdirde her türlü araç gerecin en gelişmişi olarak; görkemli binalara, teknolojiyle donatılmış dersliklere, beslenme desteklerine, hatta en küçük öğrenci gurubuna öğretmen tahsis edecek düzeye ulaşmak bile fazla bir anlam taşımaz.” Alia İzzetbegoviç’in dediği gibi, eğitimin gayesi eğer, düşündürmek değil de hazır çözümler sunmak suretiyle insanların ufuklarını ve dolayısıyla insan hürriyetini daraltıp, kişileri sırf fonksiyon için hazırlamaksa, gayri insanidir. Maalesef eğitim sistemimiz soran-eleştiren-araştıran öğrenci yetiştirmekten çok öğrencinin bencilleşmesine yol açan bir görünüm arz etmektedir.

Hemen itiraz edip, “iktidar daha ne yapsın, “dindar gençlik” yetiştirmek için ilk ve orta öğretim müfredatına seçmeli Kur’an Dersi ve Hz Peygamber’in hayatının öğretildiği Siyer Dersleri koydu ya…” dediğinizi duyar gibiyim. Üzerinde çok konuşulacak bir mesele ama Kur’an’ı Yüzünden Okuma Dersi yerine, öğrencilerin anlamayı ve Allah’ın kullarına ne dediğini bilmelerini sağlayacak “Kur’an Meali Dersi” konsa idi mevcuttan çok daha verimli ve anlamlı olurdu. Bu nedenle tek başına, Kur’an’ı Yüzünden Okuma Dersinin istenen, arzu edilen evsafta bir gençliğin yetişmesine katkı sağlayacağı noktasında tereddütlerim var.

Dindar bir nesil yetiştirmeyi istemek aslında ailelerin bir görevi ama hükümetlerin de böyle bir arzusunun olması doğru bir hedeftir. Ancak toplumda dindarlığın ne olduğu konusunda bir mutabakat yoktur! Herkesin kafasında ve etkilendiği kaynağa hatta kişinin pratiğine göre şekillenen bir “dindarlık” algısı söz konusu. Mesela ülkenin başına bela olan FETÖ’nün hedefi de “dindar bir nesil yetiştirmek” değil miydi? Vatandaş öyle olduğuna inandığı için, yemeyip onlara yedirmedi mi? “Dindar nesil” diyerek –üstelik devletin gözünün içine bakarak- devlet kadrolarını gasp edip darbe yapmaya kalkmadı mı?

FETÖ güç belası bertaraf edildi ama boşalan alanı doldurmaya talip olanların din anlayışı, yorumu, ontolojisi ve dinî pratiği onlarla bire bir örtüşen başka “dinî” gurupların anaokulundan üniversiteye kadar eğitim ve öğretimde, yurt ve pansiyon işletmeciliğinde yoğunlaşmaları realitesinden hareketle bu gurupların da yârin FEÖ’ye dönüşmeyeceğinin garantisini kim verebilir?

Söz konusu seçmeli derslerin dindar/ahlaklı bir neslin yetiştirilmesine ne derece katkısının olup olmayacağını bilmiyorum ama iktidarın teknik iyileştirmeler dışında müfredat düzeyinde sadra şifa bir şey yapılmadığını biliyorum. Yukarıda ifade edildiği gibi birileri bu alanda değişiklik yapılmaması için olağan üstü bir çaba harcıyor.

Benim bunca yıllık AK Parti iktidarından beklentim; ülkenin kurucu iradesinin laik, pozitivist insan yetiştirmek üzere kodladığı/programladığı/bina ettiği ve Türk eğitim sisteminin felsefesini oluşturan Milli Eğitim Temel Kanunu ve ders müfredatlarının değiştirilmesi/iyileştirilmesi ve bu yönde irade beyanı idi. Bildiğimiz gibi bu konuda henüz doğru dürüst bir adım atılmamıştır. Koltuklar muhafazakâr yöneticilerle doldurularak, sistem hem içselleştirilmiş/meşrulaştırılmış hem de daha kavi hale getirilmiştir. Üstelik böyle davranmakla değişimden yana olan düşünce ve muhalif irade/direnç de kırılmıştır.

Toplumsal değişimin sosyolojisi; “Bir toplumu oluşturan fertler kendini/nefislerini değiştirmedikçe Allah da onların oluşturduğu toplumu değiştirmez”dir. (13/Ra’d suresi: 11) Eğer bir toplumu değiştirmek istiyorsak yolunun eğitimden, öğretimden geçtiğini bilmemiz ve bu yönde sahici adımlar atmamız/yatırım yapmamız gerekir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu iradesi bu gerçeği iyi kavradığı için toplumu dönüştürmeye eğitim öğretimden başlamıştır. Toplumun geleneğiyle bağını kuran dilini değiştirerek, şah damarını kopartmış, ideolojisine uygun, düşünmeyen, akletmeyen rejimin bekası için ideal insanını yetiştirmek için sabırla beklemiş ve muvaffak da olmuşlardır. Herkesin bildiği bu konuyu aşağıda anlatacağım örnek üzerinden bir kez daha dikkatinize sunuyorum.

Türk modernleşmesinin bilmem kaçıncı yıl dönümünün sembollerinden kabul edilen 23 Nisan Bayramı Kutlamalarının yapıldığı günlerde sosyal medyada dönen bir videoya denk geldim. (Bakınız: https://www.youtube.com/watch?v=33Ho209x6ss) Bir ilkokul bahçesinde 23 Nisan Bayramı kutlaması yapılıyor. 7-8 yaşlarında iki küçük kız öğrenci geleneksel giysiler içinde ve Hakan Peker’in bangır bangır bağıran “Köylü Güzeli” şarkısı eşliğinde kutlama yapılan alanın ortasına doğru oryantal yaparak ilerliyor. Kutlama alanının orta yerine gelindiğinde çocuklar önce altlarındaki yöresel şalvarlarını, sonra da üst taraflarındaki köylü yeleklerini çıkartıp sanki bir daha giymemeye yemin etmişçesine bir kenara savuruyorlar. Kız çocuklarının son olarak ve hınçla başlarındaki yazmayı çıkartıp hışımla yere atmama sahnesini izleyen öğrenci ve öğretmenlerden kopan alkış doğrusu görülmeye değer!

Bu soyunma işleminden sonra üstlerindeki kırmızı mini elbiseleriyle kalan kızlar, kenarda modernliği temsilen bekleyen papyonlu, siyah yelekli iki erkek öğrenciye doğru yöneliyorlar. Uzattıkları eli tutan öğrencilerle tekrar orta yere gelip başlıyorlar dans etmeye.

Bütün bunlar olurken mikrofondan seyircileri coşturan öğretmenin voodoo kabilesi reisini andıran sesler çıkartmasından, yarattığı eserle duyduğu gurur ve mutluluğu tüm ihtişamıyla yüzüne ve sesine yansıdığı görülüyor.

Bir okul bahçesinde cereyan eden bu olay bize, kurucu iradenin laikliği benimsemiş “pozitivist” bireyler yetiştirmeye odaklı eğitim-öğretim sistemi ile emellerine ulaştıkları başka bir ifade ile toplumu Batılılaştırdıkları/modernleştirdikleri görülmektedir.

Yine 23 Nisan Kutlamaları bağlamında Atatürk büstü önünde çocukların secdeye kapanmaları meselenin çarpıcı örneklerindendir.

Yukarıda resmetmeye çalıştığım ve benzeri olaylar, 23 Nisan Bayramı kutlamaları vesilesiyle ülkenin hemen hemen her okul bahçesinde tekrar edilirken; yaklaşık aynı saatlerde “dindar nesil” yetiştirme iddiası güden muhafazakâr/maneviyatçı AK Parti iktidarı öncülerinin, üçüncü boğaz köprüsünün açılış kurdelesini kesip yere göğe sığdıramadıkları maddi yatırımlarla övünmeleri şayanı dikkattir.

“Medeniyet inşasında insan yetiştirmenin her şeyden önce geldiğini tarih defalarca ispat etmiştir. Nitekim tarihin parlak devirleri, yetiştirilen insanlar ile anılırken; sorunlu dönemleri de “kaht-ı rical (devlet adamı/adam yokluğu” devri olarak anılır.”

Unutmamak gerekir ki bir toplumun ahlakını, maddi gelişmişlik ve refah düzeyini yükselterek düzeltemezsiniz ama ahlakı düzgün bireylerin oluşturduğu bir toplumun maddi gelişmişliğini ve refahını daha rahat sağlarsınız. Bu bağlamda toplumun maddi refah/gelişmişlik düzeyini yükseltmekle –itirazımız da yok- “dindar” ve ya “ahlaklı” nesil de yetiştiremezsiniz. Aksine bu şekilde davranarak toplumun hızla sekülerleşmesine ivme kazandırırsınız ki gidişat bu yönde seyrediyor. Hüseyin Atay Hoca’ın şu tespiti fikrimizi teyit eder mahiyettedir. “Ekonomik refah ile toplumun ahlakı düzelmez, ancak ahlakın düzelmesi ile ekonomi düzelebilir.”

İdeolojik-politik konumlanışın konforlu dünyasından yüzeysel ve içeriksiz tekerlemeler dizerek, bir takım teknik düzenlemeleri abartarak ve düzeneğin kendisini “sihirli değnek” olarak kodlayarak memleketin “Maarif Davasını” hallettiğini sanan bir pratikle karşı karşıyayız. Verili sistemin mantığını, kurgusunu sorgulamaktan aciz bu tutumun neyi yitirdiğinden ve dolayısıyla neyin talibi olduğundan bihaber olmasında yadırganacak bir durum yok.

Merhum Ali Şeriatî, İnsanın Dört Zindanı’nda eğitim ve öğretimde insan odaklı olmanın gereğine şöyle işaret ediyor: “Bugün ele alınan çeşitli eğitim ve öğretim ekolleri tümüyle çıkmaza girmiştir. Çeşitli felsefelere dayanan dünya öğretim sistemlerinin hiçbiri başarılı olamamıştır. Herbiri büyük gürültü ve heyecanla ortaya çıkmışsa da sonra kendi acizliğini göstermiştir. Bunun nedeni bu eğitim ve öğretim düzenlerindeki eksiklik değil, bilakis günümüz dünyasının büyük üstatlarının ve eğitim öğretim düzenlerinin kurucularının, farklı düzeylerde insan eğitim ve öğretim teknikleriyle meşgul olmadan önce, insanın ne gibi bir şey olduğu sorusunu çözme konusunda çabalamamalarıdır; oysa öncelikle bu sorunu çözmeye çalışmaları gerekir. İnsanın ne olduğunu ve ne olması gerektiğini kavrayamazsak, yani açık ve üzerinde ittifak edilmiş bir insan gerçeği inancına sahip olmazsak; kültürü, eğitimi, öğretimi, ahlakı ve toplumsal ilişkileri düzenleme çabalarımızın tamamı abestir, beyhudedir. Bu durumda biz, aşılama, budama ve ayıklama tekniğini; bağ bakımı ve bitki bilimini çağdaş bilimin en üst düzeyinde bilen ama diktiği ağacın türünü düşünmeyip içinde yaşadığı toplumun hangi meyveye ihtiyaç duyduğunu göz önünde bulundurmayan bir bağcıya benzetilebiliriz.”

Toplumu ve insanı dönüştürmek eğitim öğretim ile olan ve uzun soluklu bir iştir. Eğitim planları yapmak, müfredat programlarını “ahlâkı” merkeze alan bir anlayışla değiştirmek, eğitim hayatında özgür ve adil ortamların tesis edilmesinin yollarını aramak, tarihi ve kültürel kodlarımız üzerine yeni bir eğitim sistemi inşa etmek yerine biz hala köprüler yapmaya ve başörtüsü meselesini halletletmek avuntusuyla rehavete devam ediyoruz.

Anlaşılan insanlar doğruyu görmeye; aklı ve ahlakı ile mevcut düzenin yanlışlık ve haksızlıklarına topyekûn karşı durmaya, bu düzeni herkesin iyiliği için değiştirmeye/düzeltmeye/ıslah etmeye gönüllü olana kadar bu ya da benzeri konularda aymazlığa devam edeceğiz.

İslam ahlakı ve değerlerinin dikkate alınarak; Batılı paradigma karşısında bizi her yönüyle güçlü kılacak, kompleksten kurtaracak yepyeni bir eğitim sisteminin temellerinin nasıl yapılandırılabileceği sorusunu; toplumsal bir sorun ve sorumluluk olarak kabul edip ivedilikle ele almalıyız. Elbette, ahlâk eğitimi sâdece okulda başarılabilecek bir eğitim alanı değildir. Bu sorunun çözümü, tüm toplum özenle üzerinde durduğu takdirde başarılabilecek bir şeydir.

Alibaba Sitesinin kurucusu Jack Ma şöyle demişti; ‘’Eğer öğretme şeklimizi değiştirmezsek, 30 yıl sonra başımız belada olacak. Çocuklarımız gelecekte makinelerle rekabet edecekler. Onlara makinelerin kolaylıkla yapabileceği şeyleri öğretmemeliyiz artık. Öyle şeyler öğretmeliyiz ki, makinelerden üstün kalsınlar. Çocuklara ahlak ve erdem öğretirsek makinelerden üstün kalmaya devam edecekler’’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Etiketler
Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir