GenelYazarlardanYazılar

Vakıayı Doğru Tanımlamak İçin Doğru Bilgi Gerekir

İnsan yaradılışı gereği, merak eden ve merakını gidermeye çalışan bir varlıktır. Kendisini, çevresini ve kâinatta olup biteni anlamak ve anlamlandırmak ister. Bilgi, insanın varlıkları tanıma, anlama ve bilme çabası sonucunda ortaya çıkan netice şeklinde tanımlanmıştır. “Bilgi, bilenle bilinen arasında kurulan ilişkidir.”  Karşılaşılan bir durumu, problemi veya olayı (vakıa) tüm yönleriyle, objektif ve net bir şekilde analiz etmenin, o işin çözümüne veya doğru sonuca ulaşmanın temel şartı olduğunu vurgulayan mantıksal ve pratik bir ilkedir.

Vakıayı doğru tanımlayabilmek için öncelikle tanımlanacak şey hakkında yeterli ve doğru bilgi sahibi olunması gerekmektedir. Bilinmeden bir şey tanımlanamaz. Tanımlanamayan şey de kavramsallaşmaz. “Kavram bir dilin harfleri gibidir” Bu ifade düşünce dünyası ile dilsel ifade arasındaki temel ilişkiyi vurgulayan metaforik bir benzetmedir. Nasıl ki harfleri bilmeden okuyup yazmak imkansızsa, kavramları (özellikle belirli bir disipline ait kavramları) bilmeden de o alanda doğru düşünmek veya iletişim kurmak zordur.

Bilgi edinme ve onu hafıza da hıfz edebilme, bilgiyi muhakeme edebilme yeteneği insanda yaradılıştan var olan iki temel özelliktir. İsimlerin öğretilmesi (Bakara 31) ve doğru-yanlış ayrımı yapma yeteneği (Şems 8). İsimlerin öğretilmesi; isimlendirme yani kavram oluşturma yeteneğidir. Ki, bilgi kavramla başlar. Kavram (tasavvur ve tanım) haricinde insanın yargı (tasdik ve önerme) ve kıyas yapma gücü de bulunmaktadır. Şöyle ki Allah, insana kavram oluşturma ve isimlendirme yeteneği vermiş, başlangıç olarak da örnek olması bakımında bazı isimleri ve kavramları öğretmiştir.

İkinci özellik ise irade adını verdiğimiz yetenektir. Yani insan; doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin, faydalı-zararlı ve adalet-zulüm gibi ayrımları yapabilmektedir. Bu ayrımın eyleme geçirilmesine ise yapma gücü ve ahlak adını veriyoruz. Her iki özellikte insan nefsinin yani aklın iki temel yetisidir. Bir başka ifade ile akıl dediğimizde genel olarak insana özgü bu bilme ve yapma gücünü kastediyoruz. Fakat akıl, öncelikle ve özellikle bilme gücünü ifade etmektedir.

Bilginin, –neticede bilinmiş olduğu için– “mâlumat” (bilinenler) kelimesiyle de anıldığı görülür kaynaklarda. Bilenin, yöneldiği konuyu tüm yön ve alanlarıyla kuşatıp anlamasına “ihâta”, onu tam olarak kavramasına “vukuf”, aynı konuda derinleşip uzmanlaşmasına ise “rüsuh” denilmektedir. Ayrıca bilgide kesinliğe yaklaşılan durumları ifade etmek üzere “yakīn”, uzaklaşılan durumları ifade etmek için “zan/şek” (şüphe/reyb) ve “vehim” gibi terimlerin kullanıldığı görülür. Bilginin tam zıddı olan “bilgisizlik” ise “cehl” kelimesiyle ifade edilir. ( Dia, c. 16, s. 157.)

Dolaysıyla bilgi, insan için vaz geçilemez ve de sürekli edinilen şey olduğuna göre bunu doğru yollardan edinil(meli)irse sağlıklı ve doğru sonuca ulaşılır. Her dünya görüşünün kendine ait bilgi edinme yolları vardır, biz bu konuyu İslam zaviyesinden değerlendireceğiz.

İslam’a göre bilgi edinmenin yoları.

İslam, insanın vicdanına hapis olmuş bir din değildir. O’nun muhatabı insan olduğuna göre, insana dünya ve ahirette huzur verecek ilkeler belirlemiş ve ona bu iki dünyada lazım olacak her bir şeyi Kur’an-ı Kerim’de defaatle anlatmıştır ve ikaz etmiştir.

Kur’an-ı Kerim’de bilginin kaynağı olarak akıl, vahiy, sadık haber ve duyular yer alır. Dini sorumluluğun ilk şartı akıl sahibi olmaktır. (Aklı olmayanın dini yoktur) Aklın işlevi; duyular yoluyla edinilen veriler arasında bağlantılar kurup sonuçlar çıkarmak ve böylece sistematik bilgiye ulaşmaktır. Çevreyi algılamanın ve ilk bilgileri edinmenin yolu duyularla başlar. Bu süreç, nesnelerin özelliklerini tespit ederek bilginin temelini oluşturarak gelişir.

Selim akıl

Aklın kendinden beklenen işlevleri görebilmesi için akl-ı selim olması gerekir. Selim akıl, insanın doğru karar vermesini sağlayan, herhangi bir yönlendirmeye/manipülasyona tutulmamış, herhangi bir olumsuzluktan veya ortamın kötülüğünden etkilenmeyen, yaratılışındaki temizliğini ve safiyetini koruyan akıldır.

Yüce Allah “…Ey akıl sahipleri!” (Maide 100), “… düşünmüyor musunuz?” (Bakar 44), “… aklınızı kullanmıyor musunuz?” (Hud 51) “…Aklını kullananlar için ibretler vardır” (Bakara 164) “Peki, onlar devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yeryüzünün nasıl yayıldığına bakmazlar mı?” (Ğâşiye 17-20) gibi ayetlerde “Âfakta ve enfüste” var olan nesnelere “aval aval” bakmayı değil derinlemesine tefekkür ederek akla ve düşünmeye vurgu yapar. İnsanın Allah katında sorumluluğu da akıllı ve iradeli oluşuna bağlanmıştır. Akıl, insanı insan yapan ve onu diğer mahlûkattan (yaratılmışlardan) ayıran en önemli özelliktir. İnsanoğlu, aklı ile nesneler üzerinde düşünerek doğru bilgiye ulaşabilir. Çünkü aklın en önemli fonksiyonu, bilgiyi üretmektir. Bu nedenle Kur’ân-ı Kerim, inkâra (küfre) saplanmış/şartlanmış kimseleri akıllarını doğru ve gerektiği gibi kullanmadıkları/kullanmak istemedikleri için kınar. Çünkü insan, -eğer isterse- aklını kullanarak cehennem azabından kurtulabilir. “Derler ki: “Eğer biz dinlemiş veya akıl etmiş olsaydık şu çılgın ateşin halkı arasında olmazdık.” (Mülk 10) Ayet, insanların hakikati işitmedikleri ve akıllarını kullanmadıkları için bu duruma düştüklerini itiraf ettiklerini hatırlatır.

Salim duyular

İnsanoğlu çevresinde algıladığı her nesneyi tanımlayabilmek ve onunla ilişkiye geçebilmek için aklından ve duyu organlarından yararlanır; Duyu organları aracılığıyla algılanan bilgiler beyinde muhakeme edildikten sonra “anlam” halini alırlar.

Bilgi edinme yollarından biri de herhangi bir etkenle kendisine ait özelliğini kaybetmemiş bulunan işitme, görme, koku alma, tatma ve dokunma duyularıdır.

“Allah, sizi analarınızın karnından, siz hiçbir şey bilmez durumda iken çıkardı. Şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve kalpler verdi.” (Nahıl 78)

Akılla duyu arasındaki ilk ilişki; haber, tecrübe ve   akıl ile duyunun birlikte çalışması ile elde edildiğidir. Duyu verileri, aklın eşyaya dair ilk bilgi kaynağıdır.

Akıl-duyu ilişkisinin bir başka boyutu; “duyuların hata edebilmesi” veya eksik algılama meselesidir. Duyu verileri zorunlu olmakla birlikte insanı yanıltabilmektedir. Zorunludur diyoruz zira eşyaya dair ilk bilgi kaynağımız duyular olduğu için duyu verilerinin bilgi kaynağı olarak kabul edilmemesi ya da şüpheli bilgi veriyor olarak görülmesi durumunda varlığa dair bilgilerimiz nakız olacaktır. Fakat duyu verileri birçok engelin yanında cüzi olduğu için bazen insanı yanıltabilmektedir. Örneğin uzaktaki serabın su gibi görülmesi ya da su içindeki kaşığın eğri görünmesi, yahut birinin sesini tanıdık birine benzetmesi Gece karanlığında bir karartının her hangi bir şeye benzetilmesi gibi. Bu örnekler çoğaltılabilir. İşte duyu verilerinin sağlamalarının yapılması için akıl hem hakemlik yapmakta hem de küllî bilgisi sayesinde buradaki cüzî yanlışları düzeltebilmektedir.

İnsan kendisine verilen beş duyunun ve aklın gerektirdiği sorumlulukları bilmelidir. Gördüğü, işittiği ne varsa hesap gününde hepsinden sorulacaktır. (İsra 36)

Duyuları akıl ile idrak ederiz. Yani duyular    kendini bilemez ve ayırt edemez. Yani aslında duyuların varlığı ve bilgi kaynağı olduğu da sadece akıl ile bilinebilmektedir.

Sadık haber

Bilgi edinme yollarından biri de sadık (doğru) haberdir.

Sadık haber; içinde şüphe barındırmayan, gerçeğe tam olarak uyan ve kesin güven duyulan bilgidir. İslam, hayatın her anında doğru bilginin yol gösterici olmasını ister. Bir ayette “Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp bunların hepsi ondan sorumludur.” (İsrâ 36) buyurarak doğru bilgiye ulaşma konusunda insanlara yol gösterir. İslam, bilgi kaynağının güvenilir olmasına da özel önem vermiştir. Ayette; “Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hucurât 6) buyrularak haberlerin kaynağının doğruluğunun araştırılması istenmektedir. Haber kadar haberi getirende önemlidir.

Vahiy

Bilgi edinme yollarından biri de vahiydir. Sözlükte “hızlı bir şekilde ve gizlice söylemek, işaret etmek,” anlamındaki vahiy terim olarak “Allah’ın bir emri, bir hükmü veya bilgiyi insanlar arasından seçtiği elçisine gizli olarak bildirmesi” demektir. Vahiy insanın akıl ve duyularla bilemeyeceği alanlarda bizi bilgilendirir. İnanç esasları, ibadetler, ahlak ilkeleri ve sosyal ilişkiler yanında mutlak kayba taalluk eden yaratılış ve ahiret hayatı hakkında da kesin bilgiler verir. Bu bilgi vahyin dışında elde edilemeyen bilgidir. Bununla birlikte, evrenin yaratılışı ve varlıklar hakkında açıklamalar yapar. Akıl ve duyularla elde edilen bilgiler hususunda insana rehberlik eder.

Bu bağlamda Rüya, İlham, Keşif, Sezgi gibi kişiye özgü durumlar İslam’a göre doğru bilgi kaynağı olamazlar!

İslam’a tabi olan biri, bilgisini bu temel usul ekseninde konumlandırdığı taktirde, disiplinin veya çalışmanın metodolojik temelleri, kuralları, yöntemleri ve ilkeleri çerçevesinde ele aldığında, rastgele veya yüzeysel bir değerlendirme yerine, işin özünü oluşturan köklü bir usule (metot) bağlı kalmayı gerektirir ki, üzerine bina edilen şey eşyanın tabiatıyla uyumlu, sağlıklı ve hakikate uygun sonuç elde edilebilinsin.

Salt kuru bilgi, hayatta karşılığı olmayan veya hayata yansımayan, değeri olamayan “atıl bilgidir.”  Gerçek hayatta sorun çözme veya karar verme süreçlerinde işe yaramayan bu türden bilgi, kişinin zihninde yer kaplayan ancak günlük yaşamında, karar alma mekanizmalarında veya insan ilişkilerinde karşılık bulmayan teorik yüklerdir. Genellikle ezbere dayalı öğrenme sonucu oluşan bu bilgi, zihinde sadece depolanır ancak aktif bir şekilde kullanılamaz. Kur’an bu türden bilgiyi “Kitap yüklü eşekler” diye ifadelendirir. Eğer bir bilgi, kişinin yaşam kalitesini artırmıyor, sorun çözmesine yardımcı olmuyor veya davranış değişikliği oluşturmuyorsa, o bilgi hayatta karşılığı olmayan “faydasız bilgi” olarak tanımlanabilir.

El-an itibariyle, matbuatın ve iletişim araçlarının bu kadar yaygın olduğu bir ortamda insanoğlunun birçok konuda bilgi edinme diye bir sıkıntısının olmadığı kanaatini taşımaktayız. Bir tek sorun var o da doğru bilgiyi, bunca bilgi kirliliğinin içerisinden seçebilme meselesidir. İslam’a inananlar açısından, yukarıda verdiğimiz formülasyonla bu sorun rahatlıkla aşılabilir. Yeter ki, doğru bilgiyi, doğru adresten alıp aksiyon haline dönüştürüp, ete kemiğe büründürelim… Vesselam

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir