
-Mesele “evet” yada “hayır”meselesi değil!-
Okurlarımız hatırlayacaklardır; Nisan 2017 tarihli dergimizin (“Esastan” tan Yanlış “Seçim”lerin Dayanılmaz Hafifliği) başlıklı yorumunda, seçim/referandum konusunu ilkesel düzeyde ele almaya gayret ederek bir değerlendirme yapmaya çalışmıştık. Ve esastan yanlış” seçim” için taraflarından biri olmanın arka planını/ideolojik zeminini dikkate almama ya da ıskalamanın bir Müslüman için gerçekten kabul edilemez olduğuna, bir kez daha işaret etmiştik…
İkitbas Dergisi’ni ilk çıktığı günden bu yana takip edenler, dergimizin, düşünsel ve siyasal duruşta netlik ve dolayısıyla gayri islami sistemler/rejimlerde ”sistem-içi” mücadelenin ne anlama geldiğini ve Müslümanları nerelere sürükleyeceği hususunu ısrarla ve önemle hatırlattığımızı da bilirler. Ki “Ehven-i Şerci” bir mantıkla hareket edenler veya hatalı yöntem tercihleriyle kendilerine “ alan açmak” ya da “kaba zulümü” ortadan kaldırmanın mümkün olduğunu zannedenlerin çok önemli bir hususu ıskaladıkları tarihi tecrübelerle sabittir. Öyle ki zulüm geniş bir anlam haritası olan Kur’an’i bir kavramdır. Genel anlamıyla da bir şeyi olması gerekenden farklı bir yere koymak anlamına gelir. “Kabası”, “sofistikesi” ile zulüm zulümdür. Ve kaba zulümden kaçayım diyenler, sofistike ( karmaşık, çok boyutlu) zulmün tuzağına düşerler.Şeytanın soldan yaklaşmasını tanımakta zorlanmayanlar, çoğu zaman “sağ”dan yaklaşmasıyla tuzağı çoğu zaman fark edemezler bile…
Bu bağlamda Resullerin Yolu’nu örnek almak, hayatımıza tatbik etmek maksadıyla irdelediğimizde karşımıza ilkesel anlamıyla ‘’tavizsizlik’’/’’uzlaşmazlık’’ çıkar ve Resullerin yolu, ‘’sistem-içi’’ mücadelenin taraflarından biri olmayı; aklından bile geçirmemeyi bizlere öğretir. Kur’an’daki Peygamber kıssalarını incelediğimizde, bu konudaki uyarıların değişik vesilelerle yapıldığını ve bunun istisnasının olmadığını anlayabilmenin zor olmadığı görülecektir…
Müslümanların Sorunlu Tarihi’nde yaşanan sapkın örnekler ve günümüzde de Modernist ve Tarihselci bir mantıkla, kategorik olarak “siyaseti” yanlış yorumlayanlar, küresel güçlerin desteğini alan baskın anlayışı, “siyaset” ve “devlet” anlayışını evrensel bir konuma yerleştirenlerin konuyla ilgili net bir duruş sergilemeleri tabii ki beklenemez. Ne var ki gelenekselci anlayışın yanında Modernist ve Tarihselci anlayışın düşünsel handikaplarına düşmemekle birlikte “İslami Hareket’te Yöntem” konusunda “hatalı okumalar” yapanlarda söz konusudur. Ve bizce bu tür hatalı okumalarda da geleneksel anlayışın yanı sıra Modernist ve Tarihselci etkilerin öne çıktığını söylemek hiçte yanlış olmayacaktır. Özellikle “İslam’ın bir devlet modeli” önermediği yönünde; iktidarsız bir İslam anlayışı zemininde konuya yaklaşanların aldatıcı, çeldirici ve sapkın anlayışlarına prim verilmemesi gerekir. Zira hayatın tamamını düzenleyen Kur’an’a, Resullerin örnekliklerine ve onların örnekliklerinde ilkesel çerçevesinin içini nasıl doldurduklarına baktığımızda böyle bir iddianın “esas”tan yanlış olduğu net bir şeklide görülebilecektir…
Düşünsel netliğe ulaşan bazı refiklerimizin, önceleri” siyasal duruş” ta da netlik arayışlarına rağmen değişen dünya ve bölge şartlarına paralel savrulmalar yaşadıkları ise gerçekten manidardır. Ve bu değişim “ilkesel Değişim” olmaktan çok “konjonktürel/dönemsel değişim” olması itibarıyla düşündürücüdür. Nitekim böyle bir değişim yaşayan hocaya, siyasi içerikli bir soru sorulduğunda vermiş olduğu cevapta sorunun nerede olduğunu ele vermektedir… Bir siyasinin anıtkabiri ziyaretini değerlendirirken hoca’nın; “Arpayı metre ile toprağı da kilo ile ölçmek nasıl mümkün değil ise siyasi konularla itikadi konularda da farklı ölçütler kullanılması gerektiğini “ ifade etmesi sapmanın boyutunu göstermektedir. Çünkü, tabii ki itikadi konularda ki netlik ile siyasi konulardaki netlik aynı düzeyde olmayacaktır. Lakin ikisinin de ölçütü aynıdır. Ve ana referanstan çıkarılacak ilkelere göre değerlendirilir. Olsa olsa bu ölçütlerin hassasiyetleri farklı olabilir; hatta olmalıdır da.Ama ölçütün cinsi farklı olamaz…
Bu çerçevede kendilerini İslam ile tavsif edenlerin, değişen şartların açtığı alanlardan yararlanarak ve ilkesiz değişim süreçleriyle savrulmaları bazı konularda temel düşünceleriyle , temel referanslarıyla uyumlu olmayan ‘’duruş’’ lara sahip olmaları bilgi eksikliği değilse nedir? diye sormak gerekir. Kısaca ifade etmek gerekirse, ‘’bizim mahalle”nin insanlarının büyük bir kısmının, özellikle ‘’siyasi duruş’’larındaki yanlışlığın nedenini mutlaka irdelemeli ve uyarmalıyız. Zira tarihte tüm sapmalar siyasi duruştaki bulanıklıklardan beslenmiştir. Öylseyse hatalı tanımlamaların, hatalı anlamlandırmaların, hatalı kavramsallaştırmaların, hatalı ‘’duruş’’lar ile sonuçlandığını ıskalamamamız gerektiği çok açıktır. Değişen dünya ve bölge dengeleriyle birlikte yaşamaya başladığımız kaos ortamında, küresel güçlerin tekrar kurgulamaya çalıştıkları ‘’Tiyatro’’da hızla kavram kargaşasından kurtulmanın yollarını aramalı ve sistemin taraflarından biri olmaktan mutlaka kaçınmalıyız…
MESELE ‘’Evet’’ Ya da ‘’Hayır’’ Değil. ‘’Hala Anlamadınızmı ?’’
16 Nisan 2017 referandumunun da ne anlama geldiği, hangi ideolojik zeminde okunması gerektiği yapılan/yapılacak seçim/referandumların da ne olduğu ortada.‘’Esastan Yanlış Seçim’’lerin “öz’’ünün ıskalanmaması, özellikle kendilerini islam ile tavsif edenler için önemli bir mesele.Ancak bu kesimlerin dışında bir de ‘’sistem-içi’’ mücadeleyi kendileri için yegane çıkış olarak görenler var. Bunlar bir anlamıyla, isteseler de istemeseler de sistemin ‘’taraf’’larından biri olurlarken, diğer yönüyle hazmedemedikleri boyutlarda patinaj yapan insanlarımız… Bir de ‘’sistem-içi’’ mücadele yönteminin girdabına kapılarak sistem içinde derinleşenler var ki bu kesimler, hala meselenin ‘’öz’’ünün ne olduğunu anlamamış gibi gözükmekteler. Oysa kendilerini sistemin sahibi olarak niteleyenler ve onlarla aynı safta yer alanlar, ’’Meselenin ‘evet’ yada ‘hayır’ meselesi olmadığı”nın farkındalar. Hatta bunların AKP içinde birilerini kendi saflarına çekip ‘’hayır’’ demelerine katkı sağladıkları dahi söylenebilir. Daha doğru bir ifadeyle AK Parti içindeki sorunları hangi zeminde tartışacaklarını bilmeyenleri, neredeyse tuzaklarına düşürdüler ve neredeyse ‘’hayır’’larla istedikleri vasata kavuşabileceklerdi de. Nitekim çok net olarak ifade etmek gerekir ki referandum sonuçları, eski sistemi/statükoyu koruma amaçlı hareket eden taraf için beklentinin üstündeydi. Oysa referandumu eski sistemi tasfiye etmek için bir araç olarak görenler içinse aynı şeyi söylemek mümkün değil. Ama herşeye rağmen, değişen şartların zorladığı (ılımlı) Laik-Demokratik Türkiye Cumhuriyeti’ni inşa sürecinde istediklerini almış durumdalar.Sürecin arka planını bilenlerinde takdir edeceği üzere, sıkıntılı da olsa bu referandumdaki ‘’evet’’ sonucu sadece bir anayasa değişikliği paketine evet anlamına gelmiyor. Aynı zamanda, paketin niteliği gereği, bir hükümet etme sistemi değişikliği ve bu yeni demokratik sistemin ortaya çıkaracağı sonuçlar, yeni dengeler demektir. Bir anlamıyla eski Türkiye yerine sistem içinde yeni dengelerin netleşeceği ve yeni Türkiye gerçekliğinin daha da belirginleşeceği söylenebilir. Her ne kadar bazıları, çeşitli gerekçelerle süreci doğru okuyamasalar da tıpkı ‘’Gezi olayları/Operasyonu’’nunda ‘’Meselenin Özü’’nü yakalayamayıp ‘’mesajı aldık’’ diyerek sınıfta kalanlar gibi…
Hatırlayacaksınızdır; bunlardan AK Parti kurucularından, partisinin(belki de liderleri Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı demek gerekiyor) Başbakan ve Cumhurbaşkanı yaptığı Abdullah Gül de bulunmaktadır. Gerçi Gül’ün Cumhurbaşkanlığı döneminin belirli aşamalarında da manidar, bazılarını şaşırtan çıkışları söz konusuydu. Aynı zamanda referandum öncesi demeçleriyle Abdullah Gül ‘’Meselenin özü’’nü kavrayamadığını, kendini bir projeye hazırlayıcı tavırlarıyla da dikkatleri üzerine çekmekteydi. En hafif tabirle Abdullah Gül’ün Türkiye’yi kendi gelecek beklentileriyle uyumlu görmeyen çevreler ve onları destekleyen dış odakların söylemlerine karşı net bir ‘’duruş’’u yoktu. Neymiş efendim, ‘’Türk tipi başkanlık sistemi’’ ni doğru bulmuyormuş. Birileri ona ‘’Arkadaş; mesele referandumun konusu paketin içeriği değil, Yeni Türkiye; hala anlamadın mı? ‘’ demeliydi. Lakin AKP/AK Parti ve Yeni Türkiye açısından içinden geçilen sürecin hassasiyeti bu konuların net bir şekilde tartışılmasını engellemekte… Bununla da bitmiyor. Neymiş efendim; “Türkiye’de yapılan güzel şeylerde kendi payı büyükmüş, olumsuzluklarının büyük bir kısmının vebali Recep Tayyip Erdoğan’ınmış”; – Keza aynı kişi, Cumhurbaşkanlığı köşkünde otururken T.C. hükümeti, ‘’Twitter’’ şirketi ile bazı hususlarda çatışma süreci yaşamış, ‘’Twitter’’ arkasındaki güç odaklarından aldığı destek ile hükümeti ciddiye almamış.O zamanın başbakanı da “Twitter” şirketine diz çöktürmek için kararlar almış. Ama beyefendi durur mu; köşkten ‘’Twitter’’ üzerinden özgürlük mesajları atarak hükümetin planını bozmuş… Sonuç itibariyle, sadece kendini alternatif lider (!?) olarak gören Abdullah Gül değil bir çok üst düzey yönetici ve güçlü isimler, ‘’meselenin özü’’ yerine duygusal ve reaksiyoner yaklaşımlarıyla konuları/sorunları ele almışlar. Ve kaybetmişler. Bunlara karşın eski Türkiye’yi korumayı çıkarları ve gelecek beklentileri için stratejik önemde gören etkili kişi ve odaklar, aralarındaki tüm ihtilaflarına rağmen, asıl meselenin ne olduğunun farkında olarak tavır almışlar… Büyük bir çoğunlukla kendi aralarındaki sorunların çözümünü başka zeminlerde aramışlar. Aksine örneklerde de konuyu çok uzatmadan ertelemişler…
Yukarıdaki değerlendirmelere katılanlar olabileceği gibi katılmayanlar da mutlaka olacaktır. Ancak, tarafların”duruş”larını tahlil etmeden referandum sonuçlarının analizlerine geçmek, bizce meselenin tam olarak anlaşılmasını zorlaştıracaktır…
Öncelikle şu hususu tespit edelim ki, referandum kampanyası sırasındaki atmosfer,araştırma sonuçları dikkate alındığında %55’in altında bir “evet” sürpriz olacaktı. Her ne kadar toplumun nabzını iyi tutanlar ve aşağıda özetlemeye çalışacağımız nedenleri kestirebilenler, çıkan sonuca ya da ona yakın bir neticeyi tahmin etseler de genel kanaat buydu. Referandum sonuçlarını inceleyip bu sonucu ortaya çıkaran belirleyici nedenlere yoğunlaştığımızda ise karşımıza dört ana etken çıkmaktadır.
1)Ahlaki ve ilkesel boyutlardan yoksun olduğunun altını çizerek ifade etmek gerekir ki “Hayır Cephesi”, iç ve dış unsurlarıyla, bu referandumun yansımalarının farkına vararak bir çalışma yürüttü. Dışarıdan bakıldığında çok da etkili gözükmesede ; insanların zaafları, hassasiyetleri üzerine oynandı. Bunun için insanların gözünün içine baka baka “yalan” söylendi… Manipülasyon ve algı yönetimi çabaları profesyonelce ve koordinasyon içinde gerçekleştirildi. Hatta “evet” diyecekleri tehdit ederlerken bile bunların fazla görünür olmasını engelleyebildiler…
Üstelik tüm bu gerçekliklere karşın, bir de her zaman yaptıkları “entelektüel züppe”liklerinden de vazgeçmediler. Ve seçim sonuçları incelendiğinde “hayır” oyları verenlerin eğitim ve ekonomik seviyelerinin yüksek olduğunu bir gerekçe olarak öne sürecek kadar izandan yoksun ifadeler kullanabildiler. Topluma tepeden bakmaya devam edebildiler. Ama, yeni sistemde bu şekilde davranamayacaklarını muhakkak öğreneceklerinden kimsenin şüphesi olmasın…
2)Cumhurbaşkanlığı danışmanlarından bir profesörün, ciddi bir iletişim hatası kabul edilebilecek yazısının istismar edilerek, referandumun federasyona kapı araladığı, üniter yapının ortadan kalkacağı söylemlerinin etkisi…
Ki bu hata ve/veya istismar, özellikle MHP seçmeni üzerinde ciddi etki yaptığı söylenebilir. Konuya MHP kadar hassas olmasa da Doğu ve Güneydoğu bölgelerindeki seçmen üzerindeki etkisi de ( ki ters yönde olması gerekir) araştırmaya muhtaç… Zaten MHP seçmeninin büyük bir kısmının AKP ve Recep Tayyip Erdoğan’a olumsuz/soğuk bakışının da bilindiği bir zaman diliminde federasyon tartışmalarının MHP seçmeninin üzerindeki etkisini tahmin etmek güç olmasa gerek. Lakin, son zamanlarda hükümet ile ilişkileri yeniden güçlenen bölge insanının söz konusu tartışmalardan ne kadar etkilendiğini söyleyebilmek kolay değildir, tabii…
3)Bizce konuyla ilgili en çok üzerinde durulması gereken husus Recep Tayyip Erdoğan’ın liderlik karizmasına rağmen-belki bu seçime has olabilir ama- AKP/AK Parti içinde yaşanan ciddi sorunlar “meselenin özü” nden çok duygusal ve reaksiyoner yaklaşımlarla hareket eden kişi ve grupların durumu…
Muhakkak konuyla ilgili başka etkenlerin varlığı ve referanduma etkisi tartışılabilir. Lakin bu yeni hükümet etme sistemi ile “Türk tipi parlamenterizm” in aksine, merkeze, sandığı, sivil siyaseti koyan bir düzenleme yapıldığı çok açıktır. Yani “evet” in fazla çıkması Yeni Türkiye’nin daha da güçlenmesi anlamına geldiğinden şüphe yoktur. Siyasetin dinamiklerini, dolayısıyla sosyolojisini değiştirecek yeni bir sürece girilmiş bulunmaktadır. Böylece “sistem-içi” mücadele/kavgada; Kemalist elitler, Radikal Batıcılar, Jakoben anlayış bir kez daha kaybetti. Ilımlı–laik,Batılılaşma çizgisinin muhtelif versiyonu ise daha da güçlendi… Hiç şüphesiz, değişen dünya ve bölge dengelerinin ortaya çıkardığı atmosfer de bu sonucun önünü açtı… Batının jeopolitik miyopluğu ve ABD’deki etkin güç odaklarının güç zehirlenmesi bile, yeni dünyada Yeni Türkiye’nin yeni konumu ve misyonunun önemini geçersiz kılamadı.
Tüm bu değerlendirmeleri yaparken, unutmamalıyız ki ;”… Referanduma zemin teşkil eden’referans sistemi’ seküler mahiyettedir. Seküler zemine dini değerle meşruiyet aranması gibi derin uzlaşmazlığın fark edilmemesi imkansızdır…” tespitini yapan Yeni Şafak Gazetesi’nden Akif Emre’yi tebrik etmemiz gerekir. Buna karşın yine aynı gazetede köşe yazarı olan birisinin hatalı tanımlamalarla, anlamlandırmalarla AKP/AK Parti’ye tavsiyelerinin manidar olduğunu da belirtmemiz lazımdır…
Sahnede yaşananların perde arkasını aralamaya çalışırken; doğru tanımlamalar/okumalarla, ideolojik ve siyasi tartışmaların temel referansını ıskalamamak da Müslümanların, özellikle de insanımıza yol göstermeye soyunanların görevi olsa gerek…



