
Tarihselci Düşüncenin Tarihi ve Kur’an’a Taşıyanlar
Tarihselcilik: Her çağın, her tarihsel dönemin, o döneme damgasını vuran fikirler ve ilkeler aracılığıyla yorumlanması gerektiğini savunan bir anlayıştır.
Tarihsellik ise, tarihe ait olan demektir. Diğer bir ifade ile her fikir doğduğu tarihin ürünüdür ve o tarihe aittir sonraki tarihlere taşınamaz anlayışıdır.
Tarihselcilik, bir felsefe terimi olarak batıda 16. yüzyıldan itibaren telaffuz edilmeye başlanmıştır. Fransız devriminden önce ve sonra kendisine alan bulan anlayış, Fransız Devriminden sonra ortaya çıkan Din ile Siyasetin, Kral ile Papanın, Din ile Dünyanın ayrılmasıyla durumunu daha da pekiştirmiştir. 17. ve 18. yüzyıllarda tarihselci tenkit metodu, kutsal metinler üzerinde de denenmeye başlanmıştır.
Helle üniversitesi ilahiyatçılarından Salamo Semler, ilk defa tarihselci bir programla Kitabı Mukaddese, eleştiren bir tarih araştırmacısı gözüyle bakmayı denemiştir.
Ayrıca Semler, Allah’ın kelamı ile kutsal metinleri bir birinden ayırarak kutsal metinlerin Allah’ın kelamı olmadığını savunmuştur.
Tarihselciliğin değer felsefesine göre, tüm zamanlar ve mekânlar için geçerli bir hakikat yoktur. Her hangi bir şeyin gerçek mahiyetini tespit etmenin yolu, onun tarihsel gelişim süreci içerisinde oynadığı rolü ve işgal ettiği yeri tespit etmekle mümkündür.
Tarihselcilik 19. yüzyılda Diltey tarafından sistematik hale getirilmiştir. Bunu hazırlayan sebepler, bilimin ilerlemesi sonucu kitabı mukaddes deki bir takım verilerin bilimsel verilerle çatıştığı görülünce batı insanı için iki yol kalıyordu:
Ya kitabı mukaddesin (Tevrat ve İncil’in) tümüyle beşeri kaynaklı olarak görülmesi ve tarihsel bağlamının tespit edilerek açıklanması;
Ya da ilahi kaynaklı olduğu kabul edilmekle birlikte, onun ifade ve kurgusunun tarihsel olduğu belirtilerek yorumlanması. Böylece tarihte olup bitenleri beşerileştirerek, tarihte olup biteni anlamaya çalışan insanın da tarihsel bir varlık olarak kabul edilmesidir.
Bu tez ile ortaya çıkan önemli iki sonuç şudur:
Birincisi; Tarihte ortaya konulan şeyler o şartların bir ürünü oldukları için evrensel bir karakter arz etmezler.
İkincisi: Metni anlayan insanın tarihsel şartlar tarafından belirlenmesi nedeniyle her türlü anlama, yorumdan ibaret olup, kesin ve herkesi bağlayan bir anlamdan söz etmek mümkün değildir. (Herhangi bir konu, bana göre böyle, sana göre öyle yorumları gibi. Herkesi bağlan bir metinden söz edilemez.)
Bu anlayış, beşeri kaynaklı olan her konuda kullanılacak bir takım doğruları taşımaktadır. Tahrifata uğramış İncil ve Tevrat metinleri için de söz konusu olabilir. Ancak beşeri olmayan “ilahi” hitabın, ilahi denetim altında yazıya geçirilen bir metin olan Kur’an’ın ve de onun ilahi destekli tebliğcisi olan Hz. Muhammed (a.s.) için asla geçerli bir anlayış değildir.
Yukarıda belirttiğimiz gibi bu yöntem tamamen İslam dünyasının dışında gelişimini tamamlamıştır. Muhatap aldığı “kutsal metinlerin” Allah’ın vahyi ile alakası olmayan beşer kaynaklı tahrif edilmiş/ bozulmuş bu günkü Tevrat ve İncil metinleridir. Bu metinlerin çoğunluğu tahrif edilmiş; Allah’ın vahyi ile alakası olmayan metinlerdir. Bunların aslını koruyan Kur’an ile hiçbir ilgisi yoktur. Papa ve kralların elinde sömürü aracına döndürülen “Hıristiyanlık ve Yahudilik” için biçilen gömlek, İslam’a da giydirilmek istenmiştir. Batıda “Kutsal metinler” diye tanımlanan bu günkü elde mevcut olan Tevrat ve İncil metinleri tahrif edilmiş oldukları için, İlahi vahyin Ürünü olmaktan çıkmıştır. Her ne kadar metinlerinde bir takım hakikatler korunmuş olsa da, geneli insan ürünü olarak derlenmiş bir metindir. İlahilikten çok beşeri özellikler taşımaktadır. Bu metne bakarak yapılan yargıların hiç birisi İslam ve Kur’an için asla geçerli değildir. Çünkü Kur’an’ın beşer tarafından tahrif edilen tek bir ayeti yoktur. Tümüyle Allah’tan gelen vahiyler olarak ilk günkü tazeliğini korumaktadır.
Tarihselciliğin İslam dünyasına girmesi yine ilahiyatçılar kanalından olmuştur. Bu “hasta anlayış” Müslüman ilahiyatçılara da bulaştırılmıştır. Artık onlar için de tarihselciliğin kapısı aralanmış ve bu fasit yöntemle İslamı yargılamaya başlamışlardır. Bunları şöyle özetleyebiliriz:
a: Kur’an bir kavme belli bir tarih içinde peyderpey inmiş bir kitaptır. Bu nedenle Kur’an’ı kendi tarihsel bağlamında okumak doğru bir okuyuştur. Çünkü Kur’an ve sünnet, referansta bulunacağımız bir kaynak değil; Allah’ın bize bahşettiği örnek almamız gereken bir tecrübedir.
b: Kur’an’ı önceden tasarlanmış bir metin olarak kurgulamak yanlıştır. Yani şu “Levhi mahfuz” olayı iptal edilip yok sayılmıştır. (Buruç 85/22)
c: Birebir meydana gelen olaylarla ve peygamberin özel hayatıyla ilgili durumları gösteren vahiyler bunun delilidir.
d: Kur’an daha ziyade geldiği toplumun ihtiyaçlarına cevap veren bir kitaptır.
e: Kur’an ve sünnetle sergilenen İslam, standart bir durum değil; tarihsel bir duruma karşı takınılan bir duruştur.
f: İslam’ı, tekrar edilmesi gereken bir durum olarak algılayan lafzi okuma, tarihsel bir duruma (asrı saadete) dönüş anlamında gericiliktir.
g: Kur’an’ın zamanlar üstü mesajını alabilmek için, ilgili durumla Kur’an hitabı arasındaki diyalektiği görmek ve oradan hareket etmek gerek.
h: Yaşanan ortamın farklılaşmasıyla Şariin maksadı ile hüküm arasında bir ayrışma ortaya çıkabilir. Kur’an’ın hükmünü aynen tatbik ettiğimizde; Kur’an’ın hedeflemesi mümkün olmayan sonuçlar çıkabilir.
(Bunun anlatmak istediği şudur: Kur’an’ın dediği bu gün modern çağda uygulanamaz. Nedir bunlar: çok evlilik, miras hukuku, el kesme cezası, katile kısas v.b. gibi hukuki durumlar bu gün uygulanamaz bunlar Kur’an’ın geldiği çağın anlayışına uygun hukuklardır. Bu gün uygulamaya kalkarsan insanlar arasında infial meydana gelir mazereti. )
Bu konuda Fazlur Rahman’ın dillendirdiği el kesme, kadının mirası, ölüm cezaları gibi modern hukuka aykırı durum ve anlayışların, duruma / ortama göre belirlenmesi konuları işte buradan çıkmaktadır.
Türkiye’de son dönemlerde bolca dillendirilen, başörtüsü, kadının dövülmesi, faizin meşruluğu, Kur’an’ın Türkçe okunarak ibadet edilmesi ve benzeri konuların dayandığı felsefi mercii de burasıdır.
Tarihselci anlayış, değişen şartlara / ortama göre hükmün değişebileceğine ilk dönemden Hz. Ömer ‘in uygulamalarından örnek gösterilmektedir. Ancak bu insanlar bunlardaki hükmü de anlamamışlar:
- Fethedilen toprakların gazilere verilmemesi:(Elçinin gazilere verdiği arazi bir kabilenin arazisi olduğu gibi sahipleri sürgün edilmiş, araziyi işleyecek kimse kalmamıştı. Ayrıca Medine’ye komşu topraklardı. Hz. Ömer’in vermediği arazi ise Irak Suriye ve İran topraklarıdır. Bu topraklar aynen tükenmez madenler gibi Tabiatı şahsî mülk edinmeye manidir. Bu topraklardan milyonlarca insan geçimini sağlayacak devlete vergi verecektir.)
- Müellefeyi kuluptan zekât payının kaldırılması konusu: (Bu konunun süreli bir uygulama olduğu nassın mesajında mevcuttur. Bir insanın bir düşünceye ısınması-alışması bir ömür mü sürer? Yoksa bir yıl, iki yıl gibi bir zaman sonra bu vasfı değişir mi? Elbette bu ısınmanın bir süresi vardır. Buna da devlet başkanı karar verir. Ömer halife olunca da bunlardan bu payı kesmiştir. Ayet bu vasfa sahip olanlara verilir diyor. Ömür boyu verilir demiyor. )
- Üç talak meselesi: (Allah Teâlâ’nın “talak iki defadır, üçüncüde ya güzellikle tutmak ya da güzellikle bırakmaktır”(Bakara 2/229) buyurduğu bir konuyu değiştirmeye kimse yetkili değildir. Allah’ın hüküm verdiği yerde Müslümanlara muhayyerlik yoktur bu Ömer de olsa. Böyle bir şey yapmışsa bu Ömer’in hatasıdır hesabını Allaha verir. Kimsenin hatası üzerine hüküm bina edilmez. Biz Kur’an’dan hesaba çekileceğiz. Zuhruf 43/43-44) herhangi bir şahsın tercihlerinden değil.
- Devletin hazinesi için divan tutturması konusu: (Bu teknik bir konudur böyle bir konuda Müslüman, gerekli gördüğü bir tekniği alır ve uygular. Dikkat edeceği şey alınan şeyin İslam’ın temel ilkeleriyle çatışmamasıdır.)
- Kıtlık yıllarında yiyecek çalanlara el kesme uygulanmaması gibi: (İslam insanın vüs’atını daima göz önünde bulundurmuştur. Geçerli mazeretini de. Haram kılınanlar konusunda ölmemek için yasak kılınanlardan yemenin günah olmayacağını bildirmiştir. Kıtlık yıllarında da durum buna göre uygulanmıştır. Karnını doyurmak içi çalanla malı kaldırmak için çalan bir değildir.)
- Kur’an indiği dönemde adaleti tahakkuk ettirmek için erkeğe iki kadına bir vermiştir. Bugün ise adaleti sağlamak için eşit verilmesi gerekir. Çünkü kadının durumu zamanımızda çok farklı bir konuma gelmiştir” denilmektedir: (Bu kadar saçma bir şey olamaz. Allah’a cehalet isnat edilerek böyle bir düşünceyi ifade etmenin mantığı yoktur. Allah bu zamanda kadınların durumunu bilmiyor muydu? Burada paylaşılan miras kadının kazandığı mal değil anne ve babanın kazanmış olduğu maldır. Bu konuda kazanan kazanmayanı bırak anne karnındaki cenin bile hak sahibidir.)
Bu iddialara yaklaşım tarzı gerçeği yansıtmamaktadır. Bunlarla ilgili açık hükümlerin olduğu yerde bunu değiştirme yetkisini Allah kimseye vermemiştir. Ve onlarca ayette “dini Allah’a has kılın”, “din Allah’ındır” ifadelerini kullanmış; dinin kaynağının vahiyler olduğunu bildirmiştir. Vahyin belirlediği bir hükmü hiçbir gerekçeyle değiştirmek mümkün değildir. Allah elçisine bile “Emrolunduğun gibi doğru ol” buyurduğu için vahyin rehberliğinden ayrılmamıştır. Ayrıca din insan için gönderilmiştir. İnsanın bu dine uyması ona teslim olması istenmiştir. Allah, Dini insanın kendine uydurması için göndermemiştir.Acemi, Arabı, Türkü, İngilizi ve Rusu… Müslüman olmak için fıtri olan bu dine uyacaktır. Zulmü ve adaleti belirleyen Allah, zulmün kötülüğünü, adaletin güzelliğini anlayacak ve kabul edecek fıtratı tüm insanlığın benliğine koymuştur. Dinin hükümleri insanın fıtratı ve eşyanın tabiatı üzerine bina edilmiştir. Bu ise kıyamete kadar değişmez ve de değiştirilemez. Bundan milyonlarca yıl önce yaşayan bir canlının fosilinde ne varsa bu gün yaşayan hem cinsinde de aynı özellikler vardır. Bu ise fıtratın değişmediğinin en açık kanıtıdır. Koyduğu ölçülerin zamana ve zemine bağlı olmadığını şu ayeti ile ilan etmiştir:
“Dini ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin» diye Nuh’a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya tavsiye ettiğimizi Allah size de din kıldı. Fakat kendilerini çağırdığın bu (din), Allah’a ortak koşanlara ağır geldi. Allah dilediğini kendisine (peygamber) seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir. ” (Şura 42/13)
Ayrıca nihai olarak ne zaman ve zeminde yaşarsak yaşayalım sorumlu olduğumuz kitabın Kur’an olduğunu bildirmiştir:
“Sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz sen, dosdoğru yoldasın.” “ Doğrusu bu Kur’an sana ve ümmetine bir öğüttür, ondan sorumlu tutulacaksınız. “ (Zuhruf 43/43-44)
-Ankara okulundan Ömer Özsoy’un bu konudaki düşüncelerini şöyle özetlemek mümkündür:
“-Kur’an’ın Mushaflaştırılarak iki kapak arasına almak ve böylece kuşaktan kuşağa intikalinin, Allah’ın amacı olduğunu söylemek zor bir iştir der.
-Onun amacı örnek bir cemaat oluşturmaktı demek daha yatkın geliyor bana. Sahabe de referans metni olsun diye cem etmedi Kur’an’ı.
-İlahi iradenin amacı örnek bir ümmet oluşturmaktı. Bunun için Allah topluma gerektiği yerde gerekli miktar müdahale etmiştir. İşte Kur’an bu sözlü müdahalenin yazılı belgesidir.
-Kur’an insanlara bilimsel bir katkı sağlamıyor. Tamamen ahlâki bir katkı sağlıyor. Kur’an insana bilmediği bir şeyi anlatmıyor.
-Kur’an’da sihir ve cin’in varlığını reddetmem ama Kur’an’da sihir ve cinden bahsediliyor diye bunu itikat derecesine yükseltmeyi de doğru bulmam.
-Cin’e inanmayan Müslümanlar var. Hatta Meleğe de inanmayanlar var. Tabiat güçleridir diye tevil ediyorlar. Ama gaybı tamamen dışlama yok ise bunlar Müslüman dırlar.”
Bu iddiaların tümü bize göre cevap vermeye bile değmeyecek saçmalamalardan başka bir anlam ifade etmiyor.
-Taha Hüseyin de Kur’an için haddini aşan şu iddialarda bulunmuştur:
İsrail oğullarıyla İsmail oğullarının arasında bir akrabalık bağı yoktur. Fakat Araplar arasında İbrahim’in hicretine dayanan yaygın bir kanaat vardı. Kur’an’ı Kerim Yahudilerin politik desteğini almak için bu malumatı kullanmakta beis görmedi.
-İbrahim kıssası aslında Arap mitolojisine dayanır. Kur’an’ı Kerim hitap ettiği toplumların inandıkları şeyin tarihsel gerçekliğini sorun edinmeyip kullanmada bir beis görmemiştir.
Bu konuda İbrahim,İsmail ve İsrail İshak, Yakup ve Yusuf’u anlatan ayetleri nereye koyacaksınız !!!?
-Kur’an kıssaları konusunda Halefullah ise şunları söylemiştir:
-Kur’an’ın olayları olduğu gibi anlatma hassasiyeti yoktur. Olaylar genel hatları itibariyle anlatılıyor. Kur’an’ın iktibas mantığı yoktur.
-Kur’an topluma bilgisel bir katkıda bulunmuyor, toplumun hafızasında bulunan tarihi şahsiyetlerden duruma göre bahsediyor. İbrahim kıssasında olduğu gibi.
Kur’an kelimenin tam anlamıyla Kitabullahtır. Onun her şeyi kendine özgüdür. Beşeri kıstasların hiç biri ile onu değerlendirmek doğru değildir. Çünkü onun sahibi Allah Teâlâ’dır. Beşerin ölçülerine göre olmaması kadar tabii bir şey yoktur. O ilimdir, Haktır, Hakikattir. Kendisinde yanlışın olmadığı bir kitaptır. Adaleti ve Zulmü, Doğruyu ve Yanlışı belirleyendir. Kıyamete kadar Dinin kaynağıdır. Dileyen bunu böyle kabul eder, dileyen hevasının peşine düşer. Sonuçta hepimizin varıp duracağı yer Allah’ın huzurudur. Yalnız bir farkla, oradan geriye dönüş yoktur.



