
Okuduğum ve size özetini anlatacağım kitabın adı “1920 lerde Türkiye ve Hilafetin İlgası”.Kitabın yazarı Arnold Tonbiy.Yazar 1189-1975 yılları arasında yaşamış bir İngiliz tarih felsefecisi daha çok yakın doğu tarihi konularında uzman bir kişi.Ayrıca uzun yıllarda İngiliz dışişleri bakanlığı istihbarat teşkilatında çalışmış.Türkçe ye çevrilmiş 7 tane eseri var..
Yazar kitabında halifeliğin kaldırılması dönemini işlemiş kitabın baş kısmında 1900 lerin İslami coğrafyasını ve batı ile bu coğrafya üzerinde oynanan oyunları anlattıktan sonra Türkiye’nin 1920 lerdeki durumunu anlatmı
Batıda hakim olan sonuç şuydu ki 1.dünya savaşı emperyalizm lüksüne harcanacak milli servet ve enerji fazlası bırakmamıştı..1.dünya savaşından İslam topraklarının büyük bölümünü sömürgelerine katmış olarak çıkmış iki güç olan Fransa ve İngiltere nin her ikiside demokrasi ülkesi oldukları için, Fransız ve İngiliz milletlerinin tamamı yavaş yavaş, fakat emin adımlarla ülke politikasının yönünü hakim milli iradeye uyacak şekilde dönüştürdü..Bu şekilde militan Müslüman halklar ufuklarının ötesinde bulunan ülkelerdeki yabancı güçlerin oyunu vesilesiyle askeri başarılarına düşen payın dışında siyasi tavizler elde ettiler.Ne var ki onlar görünmeyen bu diğer güçlerin varlığından habersiz bulundukları için gözüken bu sonuçları kendi yiğitlikleri zannettiler ve aynı militan tarzda yollarına devam ettiler.
Bu militanlık dalgası birkaç askeri diktatörü iktidara taşıdı.Bunlarda bazıları oluşmuş hiçbir statüsü bulunmayan ”tiran”lardı.Bunların yükselişi İslami gelenekle çelişkisi daha az olmakla birlikte batıda devrim sayılabilecek nitelikteydi.Mesela Mustafa kemal başarılı bir kurmay subayken yeni T.C. nin ilk c.başkanı oldu..Diğer taraftan Ruslar tarafından eğitilmiş,İranlı kazak müfrezelerinde bir süvari olan,rıza şah yeni İran hanedanının kuruculuğuna yükseldi.Ama yinede ,eğer bu insanlar İslam dünyasını baştan başa kaplayan bu yeni hareket içerisinde kendilerini liderler olarak takdim etmiş olmasalardı geçmişten gelen statülerle bir yere varmaları mümkün değildi.
Diktatörlerin yükselişi kaçınılamaz olarak hakim hanedanların zararına olarak ortaya çıkıyordu.Devrilen en uzun ağaç, ismini Osmanlı Türk halkına vermiş ,islamın mukaddes beldelerinin muhafazasını mısır memluklularından alıp üstlenmiş,ve dağınık çevrenin Sünnileri arasında,bütünüyle olmasa da yaygın bir kabul görmüş olan hilafete hak iddiasıyla ortaya çıkmış bulunan Osmanlı devletiydi..Bunu diğer İslam devletleri izledi.Osmanlı imparatorluğunun laik bir devlete Mustafa Kemal eliyle dönüştürülmesindeki öncelikli amaç Osmanlının diğer İslam ülkeleri karşısındaki prestiji ve saygınlığı göz önünde bulundurularak örnek bir devlet olarak empoze edilmesi sebebiyledir.
Ele aldığımız dönem zarfında İslam aleminin çıkmaza girmesine ve bölünmesine sebep olan hilafet meselesi, aynı şekilde İslam aleminde meydana gelen ilk bölünmenin de sebebi olmuştu. Dinin kurucusunun vefatından 24 yıl sonra, 4.halife Hz.alinin hilafeti sebebiyle başlayan ve bir dahada onarılamayan bir bölünmeydi. Ali’nin vefatından sonra Şiiler hilafetin Alinin soyundan birine silsile yoluyla geçmesi gerektiğini savunurken Sünniler ise fiili olarak hilafeti ele geçiren ve elinde tutan halifelerin hepsinin meşruiyetini kabul ediyorlardı. Müslümanlardan bir azınlığın tarihi gerçeklere karşı çıkması, bu tavır devamlılığını korusa bile, hilafetin vaktiyle büyük siyasi müessese olmasına engel olmamıştır.
Hz.Muhammed a.s.ın inşa ettiği yeni bir topluluk olan Müslüman ümmeti hem dini hemde siyasi bir birlikti. Bu toplumda cami ve devlet bölünmez bir bütündü. Fakat batı düşüncesinde bu ayrım son derece barizdir ve ikisi kesinlikle bir arada bulunmaz. Hilafet makamı yıllar boyu çeşitli milletlere gerek devrim yoluyla gerek miras yoluyla elden ele geçmiştir. Bu makam çeşitli dönemler hariç hiçbir zaman gerçek anlamda bir halifelik makamı olmamıştır. Ta ki 18.yüzyılda batının İslam âlemi üzerindeki nüfuzunun artmasıyla hilafet tarihinde yeni bir sayfa açıldı.
1774 deki küçük kaynarca Rus-Türk anlaşması nın görüşmeleriyle başlayıp 1876 da ll.Abdulhamitin tahta çıkmasıyla Osmanlı hilafeti unvandan ibaret bir makam olmayı bırakarak ilk kez milletler arası olaylarda aktif bir faktör haline geldi. Ama batılı düşüncede halifelik yanlış yorumlanıp tanındı. Bu düşünceye göre hilafetle papalığı aynı konumda görüyorlardı. Bu yanlış anlama batılı hükümetlerle, batılı hâkimiyeti altındaki Müslüman halklarla ve kendi Müslüman halkıyla ilişkilerinde Abdülhamit tarafından bilinçli olarak ve ustalıkla kullanıldı. Ancak bu kullanma 1909 yılına dek sürdü. Bu kullanmanın başarısını hilafetin prestij kazanmasından korkan ittihat ve terakkiciler takdir ettiler. Bu nedenle Abdulhamitin tahttan indirilmesine rağmen onun yerine gelen padişahların ünvanları içerisinde bıraktılar. Ama bu unvan 1908 den 1918 e kadar Osmanlı imparatorluğu bir zamanlar mısırın kukla bir halife adına memlükler tarafından idare edilişi gibi, kukla bir Osmanlı halifesi namına oligarşik bir parti teşkilatı tarafından yönetildi
Bu tarihlerden sonraki Osmanlı hilafetinin değeri 1914 ekiminin sonlarından 11 ekim 1922 deki Mudanya mütarekesinin imzalanmasına kadar süren dünya savaşı ile daha iyi anlaşıldı.23 kasım 1914 te sultan-halife ve önde gelen fıkıh alimlerinin imzaladığı bir fetva ile cihad ilan ediliyor ve eli silah tutan taraflı tarafsız herkes cihada çağrılıyordu.Ama bu çağrının genel itibarıyla umulandan farklı sonuçları ortaya çıktı.
Bu sonuçlar Arap yarımadasında Osmanlıların hakimiyetine kaybetmesine kadar gitti ve Arap halklarının islami dayanışma idealine sırt çevirdiklerinin ve yeni doğmuş bulunan ayrı milliyetler idealine yönelmelerinin sonucu ortaya çıktı. Sonucunda da Mondros mütarekesi imzalandı.Bu anlaşma Osmanlının aleyhineydi ,ancak anlaşmanın içerisinde halifeliğin,payitahtın ve İstanbulun güvenliğinin sağlanması şart koşulmuştu.Buna karşı Misakı milli anlaşması içinde Türklerin ,Arapların çoğunlukta bulunduğu kısımları üzerindeki bütün hakimiyet iddialarında vazgeçtiği belirtiliyordu.
Bu gelişmeler devamında Sultan –Halife Vahdettin 1922 kasımın da tahttan indirilerek Mekke’ye iltica etti. Yerine ise TBMM tarafından Sultan Abdülmecit getirildi. aynı gün halife islam alemine bir bildiri yayınladı. Türkiye’deki bu devrim niteliğindeki gelişmelerin haberleri diğer islam ülkelerinde büyük bir şaşkınlık ve huzursuzlukla karşılandı. Bu bildiriye karşılık Mekke’den Devrik sultan vahdetinden karşı bir bildiri geldi.Fakat pek muhatap bulamadı.Bildiride genel olarak “Hilafetin saltanattan veya dünyevi iktidardan ayrı tutulmasının şeriata aykırı olduğunu” savunuyordu.
Buna rağmen Kahire’deki Ezher uleması 1922 aralığının ilk günlerinde Abdulmecite beyat ettiler.Bu beyatı bir çok islam ülkesi kabul ederken bir çoğuda bu karışıklığı fırsat bilerek halifelikten kopmak için bu fırsatı değerlendirdiler.Ve 1923 yılında Tiranda düzenledikleri bir konferansta halifeliğe karşı yeni bir teşkilatlanma hareketi başlattılar.Halifeliğe beyat eden Müslüman ülkelerin bir çoğu Halifenin elinden dünyevi iktidar yetkisinin alınıp ,statüsünün değiştirilmesini içlerine sindiremiyorlardı.
Bu durum Mustafa Kemalin, gerek içerdeki gerek sürgündeki muhaliflerin eline bir koz olarak geçti ve sürekli bu konuyu işlediler. Zaten Mustafa kemalde “Eğer dünyevi iktidar, hilafetten koparılırsa onun durumu ne olur” şeklinde formüle edilen soruya tatmin edici bir cevap bulamadılar.
Mustafa kemal ve yandaşları o kadar sıkıştırılıyordu ki,mecliste ,hilafeti yeniden düzenleyen 1 kasım 1922 de çıkarılan kanuna muhalefetin ve tenkitin bundan sonra vatan hainliği sayılacağı şeklinde dehşetli bir tedbir kararı aldılar.
Ve 29 ekim 1923 te Meclis devletle hakimiyetin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu teyit etmekten başka, Türkiye’nin bir cumhuriyet olduğunu ilan eden bir kanun çıkardılar.
Bu kanun her ne kadar Türk devletinin dininin islam olduğunu ifade etsede, muhaliflere göre bu ifade 1 kasım 1922 de çıkan halifeliğin statüsünü yeniden düzenleyen kanunla uyuşmuyordu.29 ekimdeki kanunla aynı zamanda Mustafa Kemal T.c.nin ilk cumhurbaşkanı seçildi. Bu durumda Halife ve cumhurbaşkanı olmak üzere ülkede bir ,iki başlılık mevcut olmuş oluyordu.Halifenin Cumhurbaşkanına karşı niyeti ne kadar dürüst olursa olsun ,onun makamının muhalefet tarafından birleşme yeri olarak görülmesi adeta kaçınılmaz bir tahmindi.
Ama bu muhalefet, anayasadaki her yeni köklü değişimle ve Mustafa Kemalin diktatörlüğüne doğru atılan her adımla birlikte sayıca büyüyor ve canlanıyordu. Bu muhalefetten aşırı rahatsız olan Türk hükümet İsmet paşanın isteği üzerine 5 aralık 1923 te gizli bir oturumla toplanarak “İstiklal Mahkemelerinin” kurulması kararı alındı. Ve bu mahkeme hemen toplanarak ilk etapta muhalif basının 3 editörünü ve yine muhalifliği ile bilinen İstanbul barolar birliği başkanını çeşitli hapis cezalarına çarptırdılar.
Bu arada yine Hindistan’daki Müslüman cemaatler başta olmak üzere diğer ülkelerdeki cemaatlerin Osmanlı hilafetini kurtarma teşebbüsleri de devam ediyordu.
Bütün bunlara rağmen 25 şubat 1924 te İzmir mebusu Şükrü bey siyasetin dinden ayrılması meselesini TBMM gündemine getirdi..27 şubat ta Saruhan mebusu Vasfi bey bütçe müzakereleri esnasında Hilafetin kaldırılmasını,medreselerin kapatılmasını,ve Genel Kurmay Başkanıyla birlikte Şer’iyye Evkaf vekilinin kabineden çıkarılmasını teklif etti.1 Martta Mustafa Kemal,Vasfı beyin tekliflerini Mecliste genel olarak destekledi..2 Martta Hilafetin kaldırılmasıyla ilgili bu teklifler Halk Fırkasının toplantısında uygun bulundu..3 Martta teklif ateşli tartışmalardan sonra biraz aceleyle hazırlanmış 3 kanun şeklinde kabul edildi.3. kanun hilafetin kaldırılmasını ve Al-i Osman efradının T.C. topraklarında sürülmesiyle ilgiliydi.
3 Mart kanunu ile ilgili resmi bir tebligat –kanunen 10 günlük bir hak tanımasına rağmen-3-4 mart gecesi derhal Türk topraklarını terk etmesi hususundaki bir emir Abdülmecit efendiye derhal ulaştı.4 Mart sabahı bir oğlu, iki kızı ve zevcesini alarak istanbuldan ayrıldı. ve isviçreye gitti. Oradan Vahdettin örneğini izleyerek islam alemine bir bildiri yayınladı. Bildirisinde TBMM nin yetkilerini aştığını bildiriyor ve halifelik konusunu tartışmak üzere bir islam kongresi tertip niyetinde olduğunu bildiriyordu. Bu bildirinin tek etkisi sadece isviçrede etkisini gösterdi ve İsviçre hükümeti Abdulmecite haddini aşmamasını ve sessizce bir mülteci gibi davranmasını bildirdi.
Hilafetin kaldırılması Türk halkı arasında kayıtsızlıkla karşılandı. Bunda Mustafa Kemalin daha önce izmirde gazetecilere verdiği bir konferansta halifeliği kaldırma niyetini önceden açıklayıp gazetecileri bunu aykırı bir mesele olarak ele almamaları için ikna etmesinin de etkisi büyüktü.Çünkü 3 mart tan sonra gazeteler hep Musatafa kemalin isteği yönde yayın yaptı.
Hilafetin kaldırılmasını etkisi ilk etapta dünya Müslümanları arasında da Hindistan hariç pek etki göstermedi. Hindistanlı Müslümanlar bir çok girişimden sonra Ankara’dan umutlarını kestikten sonra gözlerini riyada çevirdiler.T.C.nin dine saygısız cumhurbaşkanına mukabil olarak islamın kılıcı vazifesi görmesi umuduyla aşırı Ortodoks vahhabi hükümdar Abdulaziz bin suudu izlemeye koyuldular.Bütün bu gelişmelerin neticesinde ve uzun görüşme ve toplantılardan sonra Haşimilerin reisi.Kral Hüseyin islam aleminin yeni halifesi oldu ve birkaç istisna topluluk hariç sürgündeki devrik halife Vahdettinde dahil bir çok islam ülkesi Kral Hüseyin’e beyat etti.Ancak bu halifelik 7 ay gibi çok kısa bir süre devam etti.Vahhabilerin baskısıyla krallığıda bırakarak sürgüne gitti.
Halifeliğin kaldırılıp yönetimin bir cumhuriyete dönüştürülmesi hareketi bir sekilerleştirme hareketinin neticesi sonucu olmuştur. Bu hareket 1768-1774 tarihli Rus-Türk savaşını sona erdiren feci sonuçlu Küçük kaynarca anlaşmasıdır. Neticesini de 20 nisan 1920 de çıkarılan ilk T.C anayasasının ilk 8 maddesinde görmek mümkündür. Bu maddelerin bariz bir şekilde batılı emsallerine dayandığını, islami hayat tarzının siyasetle dinin arasını hiçbir surette ayırmayan tek parçadan örülmüş dikişsiz bir elbise olduğu dikkate alınırsa görmek mümkündür. İslam toplumunun teori ve tecrübesinin bu anayasa hükümleriyle açıkça çeliştiğini de görmek mümkündür.
Kısaca bu sekilerleştirme hareketinin izlediği yola bakalım, idari sahada şeriatı ve onu icra eden yetkili organı kaldırıp yerine yeni organlar ve batı ülkelerinden kopya kanunlar getirildi.Tedrisat alanında din ilimleri eğitimi veren okular yerini seküler eğitime bıraktı ve denetimi hükümetin kontrolü altına verildi.Sosyal sahada kılık kıyafet değişimi,kadınların serbestliği,islami takvimin kaldırılması,İstanbul da Mustafa Kemalin bir heykelinin dikilmesiyle ,islamın oyma putlarla ilgili yasağının ihlal edilmesi kayda değer gelişmelerdi.Bunlarla birlikte idari sahada bir çok yenilik adına değişiklikler yapıldı.Bu değişikliklere karşı, anadoluda ayaklanmaya kadar varan bir çok hareket olduysa da bunlar çok sert bir şekilde bastırıldı.
Dünyada ise Hilafetin yeniden ihdası için birçok toplantılar, kongreler yapıldıysa bunların hiç birinden bir birliktelik çıkmadı.


