
Bab’ Aziz / Bir Film Yorumu –Tavsiye
Öncelikle çok esaslı bir film olduğunu belirteyim Bab’Aziz’in. Bugüne kadar çekilen filmler içinde eşsiz bir yeri olmalı bu filmin. Nacer Khemir’in penceresinden yapımı 2005 yılında sonlanan ve 2008 yılına kadar dünyanın çeşitli yerlerinde vizyona giren, tüm dünya çapında sade ve basit bir hasılat geliri elde eden, belki masrafını bile karşılayamamış olan “Bab’ Aziz” filmi, insana varlığının amacını hissettirip, dünyada bulunma sebebi üzerine tekrar düşündürüyor.
Bir derviş olan Bab’ Aziz ve torunu Ishtar’ın hikayesini ele alan filmde konu, 30 yılda bir çölde hiç kimsenin bilmediği bir yerde yapılan ve dünyanın her yerindeki dervişlerin akın akın gittiği bir derviş toplantısı etrafında şekilleniyor. Bu toplantıya giden Bab’ Aziz ve torunu Ishtar’ın yolda karşılaştıkları, dedenin toruna öğütleri, aslında tüm insanlığa yapılan göndermelerdir. Nitekim koca bir çölün ortasında, yerini bilmediğin bir toplantıya gitmek gerçekten çok anlamsız geliyor izleyene ilk başta, ta ki Bab’ Aziz’in “İman sahibi asla kaybolmaz benim küçük meleğim.” nasihatini duyana kadar. Bu sözün üzerine de düşünmek, insanlığımızın gereğidir kanımca. İnanç sahibi olmanın manasını idrak edebilen herkes, mutlaka amacına ulaşacaktır.
Filme dönecek olursak; oyuncu kadrosu pek bilinmiyor. En azından ülkemizde tanınmıyor. Fakat öylesine başarılı bir performans sergilemiş ki oyuncular, izleyenlerin, oyuncuların oynadığı karakterlerinin ta kendisi olmamalarını düşünmeleri neredeyse imkansız. Filmin başında bir prensin günlük hayatı gösterilirken, filmin sonunda ise; her ne olursa olsun yaşamını anlamlı kılan şey nedir, ne ile mutluluğa, huzura ulaşılabilir gibi kadim soruların cevabı veriliyor.
Oryantalist bakış açısı olmadan da güzel isler oluyor diye belirtmiş bazı yönetmenler; lakin tasavvufla azıcık hemhal olan insanların bu filme pek sıcak bakacaklarını sanmıyorum. Özellikle sofilerin sazlı sözlü eğlenceleri ehl-i sünnet algısının çok dışında. Bidat kelimesi bu sofi eğlencesinin yanında sönük kalır. Herhangi bir selefi bu filmi izlerse direk tekfir eder yönetmeni de oyuncuları da..
Bir yol hikayesinden fazla bir şey beklemediğim ama filmi izlediğimde büyülenmiş bir şekilde etkilenebileceğimiz muazzam bir film. Sadece bir yol hikayesi değil, eşsiz şark müzikleriyle büyüleyici bir masal Bab’aziz. Bir derviş toplantısına gitmek için çölde yol alan kor bir derviş ve kıpır kıpır hayat dolu bir kızcağız. Yolculuk boyunca çeşitli insanlarla karşılaşır, onların hikayesini dinlerler.
Filmin anlatımı hakkında bir kaç şey söylemek icap ediyor. Yönetmenin yetenekli bir yönetmen olduğu kesin. Kurgusu ve kamera açıları o kadar iyi ki, adeta bir masal havası vermiş filme. Bunu nasıl anlatayım bilmiyorum ama bir sinema izleyicisi olarak kendimi filmin içinde hissettim, hatta o kadar girdim ki filmin içine, bir buçuk saat suren çöl yolculuğunda insan susadığını hissediyor, sanki o sıcağın altında yürüyormuş gibi.
İç mekanların gizemi ve sofi havası ise tam bir masalda bulunması gereken cinsten. Aynı Doğu’nun essiz binbir gece masallarını okurken hayal ettiğim yerler gibi. Özellikle yerin altındaki dergah.
Film aslında bir masal değil, her ne kadar masalsı bir büyüleyiciliği olsa da, basit bir yol hikayesi demek de saygısızlık olur. Bir kez izlemenin de tüm detaylarını anlamaya yeteceğini sanmıyorum.
Bu film, tüm izleyen insanları en azından kendi içinde de olsa bir hesaplaşmaya götürecektir ve bu durumda bir ‘uyanışa’ vesile olabilir.
Sezai Karakoç’un Şiir ve Hikâyelerinde Şehir ve Medeniyet
Mekke, Medine, Kudüs, Bağdat, Şam, İstanbul, Diyarbakır, Maraş gibi şehirler Sezai Karakoç’un dünyasında büyük önem taşıyan yerlerdir. Fikri Kula da ‘Mekana Sinen Ruh’ kitabında Sezai Karakoç’un düz yazılarında, Diriliş dergisinde yayınlanan hatıralarında ve şiirlerinde şehir ve medeniyet vurgusuna dikkat çekiyor. Recep Şükrü Güngör yazdı.
Bazı yazarlar kendilerini geleneğe dayandırırlar. Gelenek dediğimiz kadimden bugüne biriken maddi ve manevi birikimlerdir. Sezai Karakoç da o büyük sanatkarlardandır. Şiirlerinde ve hikayelerinde İslam geleneğinin varlık birikimlerini ele alır ve okurun gündemine taşır. Batı hayranlığından izler bulamayacağımız Sezai Karakoç, İslam medeniyeti hayranıdır. Çeşmeleriyle, camileriyle, hamamlarıyla, saraylarıyla ve cumbalı evleriyle kendine has bir yaşam biçimi oluşturan İslam medeniyeti, Sezai Karakoç’a göre yeniden diriltilmeli ve onunla yaşamaya devam edilmelidir.
Aksaray Üniversitesi’nde görev yapan Fikri Kula, yüksek lisans tezi olarak çalıştığı “Sezai Karakoç’un Şiir ve Hikâyelerinde Şehir ve Medeniyet”konusunu kitaplaştırıp Hece yayınları aracılığıyla okura ulaştırdı. Konunun kitaplaşması aşamasında esere Mekana Sinen Ruh başlığı uygun görülmüş.
Sezai Karakoç, şiir ve hikâyelerinde önemli mekânları ele alır ve onlarla ilgili bazı unsurları öne çıkarır. Mekke, Medine, Kudüs, Bağdat, Şam, İstanbul, Diyarbakır, Maraş gibi şehirler Karakoç’un dünyasında büyük önem taşıyan yerlerdir. Şehir hayatı, şehir insanı ve şehrin medeniyet varlıklarını ele aldığı şiirlerinden hareketle Sezai Karakoç’un İslam medeniyetini diriltmek için yola çıktığı ve eserlerini o medeniyeti yeniden canlandırmak için yazdığı görülmektedir. Fikri Kula da bu kitabında Sezai Karakoç’un düz yazılarında, Diriliş dergisinde yayınlanan hatıralarında ve şiirlerinde şehir ve medeniyet vurgusuna dikkat çekiyor. Karakoç, ele aldığı şehirlerin İslam medeniyetini temsil eden şehirler olduğunu öne sürüyor.
İslam medeniyetinin şehirleri anıt mirastır
İslam şehirleri insan merkezli kurgulanırken modern şehirler daha bencil ve çıkarcı kurgulanmaktadır. Modern şehirler insanı köle gibi çalıştırma üzerine kurulmuştur. İslam medeniyetinin şehirleri yardımlaşma, birlik içinde, topluluk halinde yaşama ve insanı eğitme üzerine kurgulanmıştır. Merkezde cami, çeşme, çarşı ve onun etrafında evler, binalar bulunur. Modern şehirde ise merkezde meydan, çarşı ve onun etrafında yüksek binalar kurulur. İnsanı manevi huzura erdirecek yapılar İslam şehirlerinde/ medeniyetinde bulunurken modern şehirlerde/medeniyette böyle bir kaygı yoktur, sadece kazanma çabası vardır.
Kula’nın ifadesiyle “Karakoç’a göre cami şehri doğurur.” İslam medeniyetinin ana rahmi camidir. Cami sadece mimarı unsur değil aynı zamanda can damarıdır. Caminin yanında çeşitli yapılar, evler, mahalleler, çarşı, pazar, hamamlar, türbeler, mezarlıklar şehrin tarihi yapısı olarak aynası olur ve onlar birer anıt mirastırlar. Medeniyeti gelecek kuşağa aktarmada birinci rolü üstlenirler. Hatta çınar ağaçları da camilerle birlikte birer anıt mirastırlar.
Karakoç, medeniyetin kültüre göre doğduğunu söylüyor. Kültür medeniyeti, medeniyet milleti ve o millet de devleti doğurur. İnsanlık tarihine damga vuran medeniyet İslam medeniyetidir. Komşuluk ilişkileri, maddi ve manevi ilerlemeyi ele alan eserler bir hayat tarzı doğurmuştur. Bu hayat tarzı da İslam medeniyetinin nüvesi olmuştur. Karakoç bazen bu medeniyete hakikat medeniyeti adını verir. Millete de İslam milleti adını uygun görür. Endülüs ve Maveraünnehir bölgelerinde kurulan İslam medeniyeti, Dört Halife devri, Emeviler, Abbasiler, Selçuklu ve Osmanlıda kurulan medeniyetler Büyük İslam Medeniyeti’ni oluşturmaktadır.
İslam medeniyetinin şehirlerini Farabi, sıhhatli bir insan vücuduna benzetir. Şehrin bir bölümünde oluşan arıza zamanla bütün şehre bir hastalık gibi yayılır ve önlem alınmazsa şehir o hastalıkla malul hale gelir. Şehir sağlıklı inşa edilirse sıhhatli bir insan gibi yaşayana hayat verir.
Şam, şaire göre İslam şehirlerinin üç atlısından biridir
Karakoç, Hızır’la Kırk Saat şiirlerinde bu konuyu çokça işler. Depremleri manevi sarsıntının işareti kabul eder. Kudüs için gökte yapılıp yere indirilen şehir ifadesini kullanır. Bağdat’ı Abbasi halifesi Mansur kurar. Dicle’nin kenarında 766 yılında kurulan şehrin inşasında yüz bin insan çalışır. Şehir dairesel bir planla yapılmıştır. Bağdat, bugün esir bir şehirdir. Onlarca İslam medeniyeti ve İslam hatırası yok olmuştur, yok olmaya yüz tutmuştur.
İstanbul için yeryüzüne inmiş bir ay benzetmesini yapan şair, Necip Fazıl’ın “Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur” dizesini hatırlatarak kendi üzerine etki eden şahsiyetleri de belli eder. İstanbul’a İslam nurunun girişinin İstanbul’un fethiyle olduğunu ifade eder.
Kudüs, yirminci yüzyılda emperyalist güçler tarafından tahribata uğramış bir İslam şehridir. Kudüs’te yapılan tahribatla şehir İslam kimliğinden uzaklaştırılmaya çalışılmıştır. Kudüs’ün yeniden İslam kimliğine kavuşması için bütün Müslümanların mücadele etmesi gerekmektedir. Bugün Amerika elçiliğinin Kudüs’e taşınması ile şehrin İslam kimliği tamamen silinmek istenmektedir. Ama zafer İslam’ın olacaktır. Yakın bir gelecekte Kudüs özgürlüğüne kavuşacak ve orada bütün din mensupları özgürce inançlarını yaşayacaklardır. Hayal görmüyoruz, Amerika’nın yıkılışı ile bunlar gerçek olacaktır inşallah.
Şam, şaire göre İslam şehirlerinin üç atlısından biridir. Şam, Kudüs’ün yeniden İslam kimliğine kavuşması için kritik öneme sahip bir şehirdir. Ama şu anda Şam da esir durumdadır. Müslümanların bilinçlenerek yeniden birlik kurup ayağa kalkmaları ile Yahudiler ve Amerikalılar buraları terk etmek zorunda kalacaklar ve Şam’la birlikte Kudüs, Bağdat hatta Mekke ve Medine özgürlüğüne kavuşacaktır.
Eski zaman kartvizitleri
Çoban yıldızı da İslam medeniyetinin işaretlerindendir. Şair, şiirlerinde çoban yıldızı ile Orta Doğu’da yaşanan hadiseleri anlatır.
Ceyhun ve Seyhun nehirleri de İslam medeniyetinin birer varlığıdır. Bu nehirler İslam medeniyetinin şehirlerinin esaretine ağıt yakar durumdadır.
Bir dönem Rus işgalinde olan daha sonra da dış güçlerin sürekli karıştırdığı Afganistan, şairin dikkat çektiği ve ağıt yaktığı İslam medeniyeti varlıklarındandır.
Şehirlerle beraber tarihi eserler de medeniyetimizin bize armağanlarıdır. Bugün kıymeti bilinmiyor, horlanıyor ama onlar aslında canlı birer sözcüdürler. Kulak verip dinleyecek birilerini bekliyorlar.
İstanbul şaire göre camiler şehridir. Şehre ayrı bir manevi hava katmaktadır bu camiler. İstanbul’un çınarları da medeniyet varlığımız olarak canlılığını ve günümüz insanıyla konuşmasını sürdürmektedir. Kız kulesi de bunlardan biridir. Şehrin üstüne bir zafer takı gibi kurulmuştur.
Çeşmeler uygarlığın pencereleridir. Eski günlerin kapalı kapıları gibidir. Ağa Camii’nin yanındaki çeşmeyi “bir velinin kerameti gibi” ifadesiyle tasvir eder. Çeşmeyi bir velinin kerametine benzetir. Bu yapılar, camiler, çınarlarla birlikte bir anıt gibi ayakta durmaktadırlar. Çeşmeler aynı zamanda eski zaman kartvizitleridir. Modern hayatı ise tramvaylar temsil eder.
Yıkık derviş gibi
Cami, çeşme ilgisiz kalır, İslam şehirlerinin arasında bağ kopar ve toplum aydınlığı çalınmış bir lambanın pervaneleri gibi kendini kaybederek kimliğini yitirir ve bu hali yıkık bir derviş gibidir.
Karakoç’a göre medeniyet şehirde başlar ve şehir medeni hale gelerek biçim kazanır. İslam medeniyetinin kalbi niteliğindeki iki şehir Mekke ve Medine’dir. Dicle ile Fırat arasındaki bölge İslam medeniyetinin kurulmasında önemli yerlerdir. İslam medeniyetinin diğer önemli şehirleri Bağdat, Şam, Kudüs ve İstanbul’dur. Alınyazısı Saati şiir kitabında bu konuyu ayrıntılı olarak ele almıştır. İslam medeniyeti İslam tarihinin bir parçasıdır ve tarihi eserler İslam medeniyetinin yapıcı temel hazineleridir. Bunlar hem maddi hem de manevi olarak medeniyetimizin temelini oluşturur.
Batı uygarlığı türedi uygarlıktır ama İslam uygarlığı hakikat medeniyetidir.


