GenelYazarlardanYazılar

Abd’nin “Teo-Politik” Açmazları ve Yaptırımları

ABD’nin hegomonik üstünlüğünün süreç içerisinde zayıfladığı bir dünyada, Çin, Rusya ve AB ülkelerine açtığı Ticaret Savaşları’nın yanı sıra gelişmekte olan ülkelere yönelik operasyonlarının, ekonomik boyutlarının ötesinde anlamlar taşıdığını öncelikle tespit etmek gerekir…Bu bağlamda, ABD’nin İran’a yönelik çevreleme politikaları ve yaptırımlarıyla birlikte -kısa bir zaman öncesine kadar- “stratejik ortak”(?!) olarak nitelediği Türkiye’ye yönelik yaptırım, tehdit, şantaj ve kural tanımayan operasyonların -görünürdeki gerekçelerin ötesinde- Türkiye’yi de ‘yola getirme'(dizayn etme) boyutlarıyla ve ısrarla devam etmesi manidardır…

Bir süredir değişim ve dönüşüm süreci yaşayan, küresel ve bölgesel sistemdeki yeni denge arayışlarını doğru okumak ve birbirleriyle ilişkisini sistem analizi düzleminde ıskalamamak gerekmektedir…Eski düzenin kurum ve dinamikleri, değişim sürecinin gerektirdiği refleksleri gösterememekte, kuralsızlık kural olmaktadır.Dolayısıyla eski düzenin kurucusu ABD -geçmişe göre daha belirgin bir şekilde- “ben güçlüyüm, çıkarlarımın gereğini yaparım” mantığıyla hareket etmektedir.Ve iç çatışmalarının doğurduğu atmosferde söz konusu mantığın ne gibi sorunlar doğuracağını bile yeterince tartışmayan bir “duruş” sergilemektedir, ABD.Şüphesiz bunda ABD’nin “güç zehirlenmesi” etkili olduğu gibi iç çatışmalarının açtığı alanda ‘Teo-politik’ refleksler de etkisini zamanla artan bir oranda göstermektedir.

Bu çerçevede, ABD, geçmişteki vesayetçi yapısıyla Batı’nın emrinde hareket etmeye devam eden Türkiye’nin , -değişen dünya dengelerinin açtığı alanda- yeni konumu ve misyonuyla eskisine oranla jeostratejik önemini güçlendirdiğini görmezden gelmekte ya da ‘yola getirme’ çabalarının devamından yeni beklentiler içindedir.Halbuki değişen şartlarla, jeopolitiği/jeostratejisiyle güçlenen Türkiye, yeni “misyonu” ile de Batı açısından vazgeçilmez bir konuma evrilmiş bulunmaktadır…Ve Türkiye öyle bir kritik dönemden geçmektedir ki “güvenlik ve gelecek” açısından her türlü tehdit ve kaygı ile karşı karşıya bulunmasına rağmen, küresel güç ve çıkar kavgalarının açtığı alanda “denge politikası” ve “yumuşak gücü” ile çıkış aramadaki ısrarını devam ettirmektedir.Aynı zamanda, meşruiyetini -küresel sistemin içinde kalarak- koruyup, değişen şartlara uyumlu hale getirilmeyen sisteme yönelik “itirazları”nı da dile getirmekten geri kalmamaktadır…

Geçmişte küresel sistemde kurucu ve kontrol edici bir konuma sahip küresel güçler, özellikle de Türkiye’yi kendisinin temel politikaları ve stratejisinin takipçisi olarak görmeye alışık ABD, küresel sistemdeki değişimin bir sonucu olarak kontrolü kaybetme sürecine girmiştir.Buna karşın Türkiye ise değişimin açtığı alanda yeni konumu ve misyonuyla “devlet olabilme” yolunda önemli adımlar atmaya başlamıştır.Ve tarihi/stratejik derinliğini kullanarak sınıf atlamış bulunmaktadır.Dolayısıyla gelinen aşamada Türkiye-ABD ilişkilerini okurken dikkat edilmelidir.Bu okumaların son günlerde gündeme geldiği üzere , “güç zehirlenmesi” ve “Teo-politik” arkaplanı ile ‘Brunson’ı bırakın her şey eski haline dönebilir’ mantığıyla okunması mümkün değildir.Güçleri aynı olmasa da keza, “Onların Doları Varsa Bizim de Allah’ımız var!” şeklindeki(ideolojik sorunlar içeren)sloganlarla da gelişmeleri okumak doğru değildir.Aynı zamada ABD-Türkiye ilişkilerinde, geçmişte yaşanan konjonktürel ilşkilerle son dönemlerdeki ilişkilerin seyri birbirlerine karıştırılmamalıdır.Zira 1945 sonrası uluslararası sistemde köklü bir değişim/revizyon yaşanması ve o günkü Türkiye ile yeni konumu ve misyonuyla günümüz Türkiyesi’nin farklılıklarını dikkate almadan doğru bir okumanın yapılamayacağının bilinmesi gerekmektedir.Her ne kadar değişim sürecinin ilk aşamalarında bir proje çerçevesinde ABD, Türkiye’yi (tek taraflı) bir “stratejik ortak” olarak tanımlamış olsa da süreç içerisinde önemli stratejik kırılmaların yaşanması söz konusudur.Bahse konu projenin ana hatlarını korumasına rağmen ABD’nin yeni stratejisi (Kaos stratejisi) ABD-Türkiye ilişkilerini temel politikalar ve stratejik olarak yeni bir döneme sürüklemiştir.Yani Kaos stratejisiyle birlikte ABD-Türkiye ilişkilerindeki farklılık, süreç içerisinde ortaya çıkmaya başlamış, Trump’ın iktidarıyla birlikte iki ülke arasındaki “duruş” farklılıkları kaba ve tehdit edici boyutlarıyla sahaya yansımış bulunmaktadır…

Küresel sistemdeki ekonomik ve siyasi güç kaymalarının bir sonucu olan ABD içindeki iktidar savaşının giderek büyümesiyle, Trump’ın başkanlığının tartışılmasıyla, başkanlıktan azil zemininde, ABD ile müttefiklerinin ilişkileri daha kaba ve dengesiz bir tarzda devam etmiştir.Nitekim -Trump’ın arkasındaki güç odaklarına rağmen- azledilme kaygısıyla karşı karşıya kalan başkan, böyle bir süreci engellemek için her türlü ekonomik ve siyasi aracı kullanmışve kuralsız bir zeminde, kullanmaya devam etmektedir.

Ve nihayet ABD ile müttefikleri arasında ilişkiler yeni bir zemine evrilirken Türkiye’nin durumu ise kendine has özellikleriyle öne çıkmıştır.Üstelik bazılarının -“güçlü beklentilerine rağmen”- ABD’nin “NATO müttefiki”(?!), yeni süreçle güçlenmesi umulan “stratejik ortağı”(!?) Türkiye ile ABD’nin ilişkileri yeni bir zemine taşınmış ve yapısal boyutlarıyla tartışılmaya başlanmış bulunmaktadır.ABD, Türkiye’nin güvenlik ve gelecek kaygılarını dikkate almayan “duruşu”nu ısrarla sürdürmüş ve bunun ‘içeride’ ve ‘dışarı’daki yansımaları Türkiye’yi zor durumlarda bırakmış ve bu süreç hala devam etmektedir…Özellikle bölgenin yeniden yapılandırma (Arap baharı) sürecinin Suriye ayağında strateji değiştirerek Türkiye’yi ciddi sıkıntılara düçar kılan ABD; Kaos stratejisiyle/Suriye politikasıyla; PYD/PKK politikasını DEAŞ maskesiyle Türkiye’nin kabul etmesi mümkün olmayan bir zemine taşımasıyla, içeride 15 Temmuz darbesiyle devam eden operasyonlarıyla ilişkileri bugünlere getirmiştir…

Dolayısıyla ABD’nin strateji değişimi ile birlikte, Türkiye-İsrail-ABD ilişkileri “Demokrat Yahudiler” üzerinden kurulamamış, “Radikal/Terörist Yahudiler” İsrail’de kontrolü ele aldığı gibi onlarla benzer yaklaşımlara sahip küresel güçlerin politikaları da ABD’nde daha baskın hale gelmiştir…Devamında da ABD -Türkiye’ye rağmen- Kudüs’ün İsrail’in başkenti olması yolundaki adımları atabilmiştir…Tabii ki bu arada Türkiye’ye yönelik yeni saldırılar/operasyonlar birbirini takip etmeye devam etmekte, tüm bunlar karşısında değişen dünya ve bölge şartlarının kaçınılmaz sonucu olarak Türkiye’nin de “denge politikası” çerçevesinde yeni ittifak arayışları gündeme gelmektedir.Şüphesiz “bloklaşma” ve “ittifak arayışı”ndan söz ederken, küresel sistemin hızla çok kutuplu bir dünyaya doğru evrildiği bir süreç bağlamında bu kavramları anlamlandırmak gerekir.

TİCARET SAVAŞLARI VE YAPTIRIMLAR

Söz konusu süreçte, özellikle Irak-Suriye eksenindeki ABD’nin tercihleri ve strateji değişikliğiyle birlikte Türkiye-ABD ilişkileri hızla değişmiş, hatta ABD-İran ilişkileri yeni bir döneme girmiştir…”Nükleer anlaşma”yla birlikte anlaşmanın diğer tarafları(P4+1) da bu durumdan memnun olmuş, İran ile ekonomik ilişkilerinde rahatlamışlardı.Ne var ki Trump’ın ABD yönetimine seçilmesiyle ABD’nin tek taraflı olarak anlaşmadan çekilmesi gündeme geldi.Ve hızla “Küre”ye el basanların ABD-İsrail-Suudi Arabistan üçlüsünün öncülüğündeki stratejilerinin gereği olan adımlar atılmaya başlanıldı…Katar krizi, İsrail’in Suriye’de daha görünür hale gelmesi, Suudi Arabistan’ın Suriye politikasındaki değişim ve İsrail ile daha net resimler vermesi, söz konusu koalisyonun bir parçası olan Sisi yönetimindeki Mısır’ın da desteğiyle Filistin’in kontrol altına alınması gündeme geldi..Son zamanlarda ABD ile Rusya’nın mutabakatlarını dikkate aldığımızda zemninin ne kadar kaygan hale geldiğini görmek mümkün…Böyle bir zeminde İran ve İran’ın kontrolündeki örgütler/yapıların çevrelenmesi, Tahran’a karşı ‘tarihin en büyük yaptırımları’na hazırlandıklarını açıklayan ABD Dışişleri Bakanı Pompeo, Tahran’a uyulmasını istedikleri 12 şartı olduğunu küstah bir dille deklare etti.Pompeo, “…Avrupa’lı şirketler bir tercih yapmak zorunda” ifdeleriyle de ABD’nin müttefikleri AB ülkelerinin beklentilerini boşa çıkardı…Bu açıklamaya karşılık İran ise ‘Nükleer anlaşmayı’ yeniden müzakere etmeyeceklerini deklare etti.Ve ‘kendi çıkarlarını tehdit ettiği gerekçesiyle’ nükleer mutabakatın devam etmesini savunan AB ülkelerine de “İran ‘AB’ye nükleer anlaşmaya(KOEP) uymayı devam ettirme’ sözü verdi ama Tahran’ın Amerikan yaptırımlarından göreceği zararı AB ülkelerinin karşılaması şartıyla” dedi…

ABD’nin küstahça ve dayatmacı bir dille deklare ettiği 12 maddelik şartlarda, teknik taleplerin yanında; “Tüm ABD vatandaşlarını serbest bırak”, “Ortadoğu’daki gruplara desteğini kes”, “Askerlerini Suriye’den çek”, “ABD müttefiki komşu ülkelerin işlerine karışmayı bırak ve İsrail, Birleşik Arap Emirlikleri(BAE), ve Suudi Arabistan gibi müttefiklerimizi tehdit etme” gibi malum konular da yer almaktadır.Bir defa daha altını çizmeliyiz ki tüm bunlar, ABD’nin “eski Amerika” olmak adına sürdürdüğü ekonomik “korumacılık” kararları, Trump’ın Çin’e karşı uygulamaya başladığı ekonomik politikalar, ciddi sonuçlara gebedir.ABD’nin başlattığı ekonomik savaşa karşı Çin ve diğer ülkeler karşı tedbirlerini almaktadırlar.Ve bunlar küresel ekonomiyi etkilemektedir.Aynı zamanda ABD Merkez Bankası(FED)’nın krizden çıkmak adına uyguladığı para politikaları da “ABD doları”nı giderek değerli hale hetirmektedir.Dünya ekonomisindeki bahse konu gelişmeler, özellikle de gelişmekte olan ülkeler açısından olumsuz bir atmosfer oluşturmaktadır.Dolayısıyla Türkiye de bu gelişmelerden etkilenmektedir.Türkiye’ye aynı zamanda değişen, konumu ve misyonuyla küresel aktörleri rahatsız etmesi nedeniyle siyasi baskılar da eksik olmamaktadır…

Ayrıca şu hususu da hatırlatmalıyız ki dünyanın ekonomik ağırlık merkezi/siklet merkezi hızla “Batı”dan “Doğu”ya kaymaktadır.Yeni denge oluşum süreciyle birlikte Türkiye’nin önemli siklet merkezlerinden biri olacağı da görülmektedir.Keza, ekonomik ve siyasi güç kaymalarıyla birlikte okunduğunda da ve üzerlerinde etkisi olan ülkelerle ilişkilerinin derinliği dikkate alındığında Türkiye’nin önemi daha net anlaşılabilecektir.Her ne kadar ABD/Batı ve onların yandaşları bu durumu bir “eksen kayması” olarak değerlendirmekte yarar görseler de bunda samimi olmadıkları açıktır.Çünkü Türkiye Batı’ya verdiği sözleri dün olduğu gibi bugün de tutmaktadır.İttifaklarda misyonunun gereğini yapmakta, anlaşmalara uymaktadır.Buna karşın ABD ve Batı, -her zamankinden daha çok- söz konusu kritik süreçte pragmatik davranmakta, Türkiye’yi hizaya getirme gereği duyduklarında da ittifakları, anlaşmaları, verilen sözleri önemsememekteler…Ekonomik ve siyasi baskılar, algı yönetimi, operasyonlar, hatta örtülü askeri hareketlerin arkasında durmakta bir beis görmemekteler…Ve hatalı okumalar sadece “eksen kayması” tartışmalarıyla kalmamakta, Türkiye’nin “sistem-içi”nde kalarak yaptığı eleştiriler de maksatlı olarak hatalı okunmaktadır.Söz konusu hatalı okumalar, ABD ve Batılılar ve onların yandaşları olan iç unsurlarca gündeme getirilmemekte, kendini “İslam ile tavsif eden” çevrelerce de belirli bir maksatla ve/veya bilgisizce dile getirilmekte.Gerçi “Ilımlı İslam” gibi sapkın bir ideolojinin “iki yüzlülüğü”, çeldiriciliği, sofistike/karmaşık niteliği dikkate alındığında bu duruma hayret etmemek gerekir…

Ekonomik savaşın asıl maksadı/arkaplanı belli olduğu halde, kimileri bu gelişmeleri, özellikle ekonomik araçlarla yorumlamayı yeğlemekteler.Bilinen odaklar, küresel kapitalizm ve küresel finans sisteminin malum düzleminde dürüst ve objektif okumalar yerine yaslandıkları güç odakları ve istihbarat örgütleri/algı oluşturma merkezleri adına “Etki ajanlığı” yapmaktadırlar.Ve bu durumu, sistemin içindeki objektif uzmanlar çoğu zaman üstü kapalı olarak seslendirmekteler.Nitekim daha önce benzer tecrübeler yaşandığı gibi son gelişmeler/kur ile oynayarak, ekonomik istikrarı bozma ve bunun piyasadaki -sokaktaki- etkilerinin sonuçlarıyla bir yerlere varmak isteyenlerin özellikle görev başında oldukları bir operasyon söz konusu.Ve Türkiye’nin ekonomik yapısının, makro ekonomik göstergelerinin güçlü olduğunu, kapitalist yapıyı iyi analiz edenler ifade etmekteler.Eksikliklerine(cari açık, enflasyon vb.)rağmen küresel kapitalist sisteme entegre olarak çalışan Türkiye ekonomisindeki son gelişmeler, ekonomik göstergelerle izah edilemez; sistematik müdahaleler sonucu ortaya çıkmıştır.Zaten ABD yetkililerinin konuyla ilgili demeçleri, sızdırılan haberleri güya bazı söylentileri yalanlarken, verdikleri mesajları çok açık olarak manipülasyon ve “ekonomik savaş”a işaret etmektedir…

Değişen bölge ve dünya şartlarının açtığı alanda tarihi/stratejik derinliğini “yumuşak gücü” ile iyi kullanan Türkiye’nin, müttefiklerinin karar değiştirmelerinin riskini de aza indirmek adına bazı tedbirler aldığı da bilinmektedir.Kaçınılmaz olarak bu durum, Türkiye’yi kontrol altında tutmaya devam etmek isteyen güçleri/devletleri rahatsız edecektir.Ayrıca hatırlanılmalıdır ki Türkiye’den rahatsız olan güçler, özellikle ABD, 2. Dünya Savaşı sonrası sistemin ve kurumlarının kurucusu olarak -mevcut şartlarda/yeni denge oluşuncaya kadar- önemli avantajlara sahip bulunmaktadır.Her ne kadar ABD, “eski Amerika” değil, Türkiye de “eski Türkiye”den kurtulmaya çalışsa da aralarında ciddi bir güç farkı olduğu da bir gerçekse de -bu ekonomik savaşın- kısa vadeli sonuçlarıyla orta ve uzun vadeli sonuçlarının farklı olacağından söz etmek, yanlış ve dayanaksız değildir…Zira dünya dengeleri hızla değişmekte ve “çok kutuplu” bir dünyaya doğru yol alınmaktadır…

Bu süreçte; enerji merkezleri, enerji hatlarının hakimiyeti kısmen ve/veya tamamen el değiştirecektir…Keza dünya ticareti açısından stratejik bir proje olan “üç yol”/yeni “İpek Yolu” özellikle bazı güç odakları ve ABD açısından hakimiyet ve çıkarlarına tehdit olarak görülmektedir…Hakeza BRICS(Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Afrika)  ülkelerinin oluşturduğu birlik, egemen güçleri rahatsız etmektedir.Ve BRICS’in   son toplantısına Türkiye’nin de davet edilmesi süreç açısından manidardır.Yani ABD’ne karşı Türkiye başta olmak üzere yeni güçlerin “duruşu” hızla değişmekte ve yeni şartlar da bu değişimi zorlamaktadır.

Tüm bunlar yaşanırken ABD içindeki güç ve strateji savaşları bu ülke yönetiminde giderek güçlenen Evanjelist gerçeklik “Teo-politik” zihniyetin ABD politikasında öne çıkabileceğine işaret etmektedir.Her ne kadar Türkiye-ABD ilişkilerinde rahip/casus Brunson ismi bir simge olarak kullanılıyor olsa da ve ABD seçimlerinde Evangelistleri seçmen olarak yanına çekmede önem arz etse de bölgemizdeki gelişmelerle ilgili ABD’nin değişen dünya dengeleriyle uyumlu olmayan adımları orta vadede anlamsızlaşacaktır.Kesinlikle Türkiye ve bölge ilişkilerinin geleceği açısından ABD aleyhine sonuçlar doğuracaktır…Bu durumu şimdiden farkedememeleri bölge insanı açısından fırsatları ortaya çıkaracaktır.Hem de Müslümanların tüm dağınıklığına, “Sırat-ı Müstakim” üzere olmak yerine “Ilımlı İslam” gibi sapkın çizgide Batı ile uzlaşarak çıkış arama bedbahlığına rağmen “reel-politik” gerçeklikler bunu göstermektedir..Öyleki ABD’nin bir taraftan, Türkiye’yi hızla “yabancılaştırması”, “yola getirmek” üzere peşi peşine operasyonlara maruz bırakması, diğer taraftan da İran’ı yeniden düşmanlaştırması, istikrarsızlaştırmak adına çevrelemek istemesi, birbirleriyle çelişen adımlardır.Aynı zamanda bu çelişki ABD’nin bölgede uygulamak istediği projenin kısıtlı imkanlarını da ortadan kaldırıcı bir niteliğe sahiptir.Türkiye’nin etkili olduğu Kafkaslar, Balkanlar, Asya-Pasifik ve Ortadoğu’da, stratejik havzalarda, ABD’nin bu tutarsızlığının ayağına dolaşması kaçınılmazdır.

Küresel küfür ve şirk düzenleri ve onların yandaşlarının asıl hüsranları ise Müslümanların “Müslümanca”/Nebevi Çizgide yürüyüşlerini netleştirmeleriyle gündeme gelecektir…

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir