GenelYazarlardanYazılar

Tecrübelerimizle Değil Tercihlerimizle Değerliyiz

İslam üzere olup Müslüman olmakta veya inkâr edip İslam’ın dışında kalmakta bilinmelidir ki bir tecrübe işi olmayıp kesinlikle bir tercih işidir. İnsanlar hak veya batıl bir dinin temsilcisi olmak istiyorlarsa uzun süre tecrübe edip gözlemlemek yerine tercih edip kabul etme yolunu benimsemelidirler. Tabi ister din konusu ister ise başka bir konu olsun ki bizim anlayışımıza göre dünyada olup bitenlerin hepsi dinin konusudur ve onun kapsam alanına girer. Bizden öncekilerin ne yapıp nasıl yaşadıklarını ne toptan kabul nede toptan reddetmek olmamalıdır.

Allah’ın kuranda geçmiş milletler ile alakalı vermiş olduğu bilgileri bu kategoride değerlendirip kabul etmek bizlerin de aynı hataları tekrarlamaması konusunda bir ikaz ve uyarıdır. Bizler bu uyarı ve ikazları da iman edenler olarak ciddiye almak ve ona göre yol haritamızı belirlemek zorundayız. Allah kâinat ve insanları koyduğu yasalar ile idare etmektedir. Bu yasaların toplanıp bir araya getirildiği kitap ise yüce kurandır. Kâinat ve onun içerisinde yaşayan canlılar özellikle de insanlar için konulan bu hayat yasalarının tamamını yine kuranda bulmamız mümkündür. Zira kuran da insanların hem bu dünyalarında hem de ahiretlerinde kurtuluşlarına vesile olacak bütün ihtiyaçlarını Allah bu kitapta toplamıştır. Kuran’ a eksiklik izafe etmek iman edenlerin davranışları olamaz.

Yüce yaratıcı diğer canlılara vermeyip sadece insanoğluna verdiği akıl ve tercih etme diğer bir ifade ile seçme özelliği ile insanı bütün yaratılmışlardan farklı ve üstün kılmıştır. Onun üstün olarak kalması ve varlığını devam ettirmesi de belirli şartlara bağlanmıştır: “Bir daha geri gelmemek üzere akıp giden zamana yemin olsun ki, yaratılış sebebine uygun yaşamak için yapılan davetten yüz çevirenler ziyandadır. Ancak hayatın merkezinde Allah’ın olması gerektiğine iman edip imanında sebat edenler, insanları hakikate ve onun gerektirdiği Salih amellere davet edenler ve kendilerine verilen zamanı bu uğurda kullanalar kurtuluşa erip ödüllendirilecekler.”(Asr-1-2-3)

Onun kurtuluşu yukarıda mealini verdiğimiz ayetlerin hayatında bulacağı yer ile doğrudan alakalıdır. Ayetlere uygun yaşamayıp bu özelliğini kaybettiği zaman yine yaratanın ifadesi ile dört ayaklı hayvanlardan hatta o hayvanlardan bile aşağı bir mertebeye inmesi kaçınılmaz olacaktır. Zira: “onlar hayvanlar gibidir beklide onlardan daha aşağıdırlar.” İlahi ikazının muhatabı olmaktan kesinlikle kurtulamazlar.

İnsanoğlu netice itibarı ile tercihleri ile hayatına devam eden bir canlıdır. Onun tercih alanına girmeyen hali ile sorumluluk alanına da girmemektedir. Mesela, cinsiyetini, doğacağı yeri, anne veya babasını tercih edememesi gibi. Ancak dünyaya geldikten sonra aklını kullanmaya başladığı andan itibaren nasıl bir hayat yaşayacağını hayatını yönetip yönlendirecek kanun ve kuralları tercih edip beğenmesi de bizzat insanın kendisine bırakılmıştır. Âlemlerin rabbi olan Allah onun neleri tercih edip kabul etmesini nelerden de uzak durup tercih etmemesi hususunu bizzat kendisi belirlemiştir. Fakat seçimini insana bırakmıştır. Belirlenen bu esas ve kuralları tercih etme isi insanoğlunun iradesine bırakılarak: “Biz insana iki yol gösterdik isteyen iman eder isteyen ise inkâr eder.” Emri ikinci bir anlama gelmeyecek şekilde açıklanmıştır. Bu konuda kuran ı kerim de tercihlerinin sonucu olarak yollarına devam eden iki varlıktan bahsedilmektedir bunlardan birisi Hz. Âdem ile hayata başlayan insanoğlu diğeri ise şeytan ve taraftarlarıdır. Âdem in iman edip rabbine teslim olarak hayatına devam etmesi netice itibari ile kendi tercihinin bir ürünü olur iken şeytan ve taraftarlarının da isyan eden, azgınlaşan gün itibari ile sapıtıp saptıran olarak hayatlarına devam etmeleri de yine kendilerinin tercihleri neticesinde ortaya çıkan bir durumdur. Yoksa Allah hiç kimseye zerre kadar zulüm etmez.

Şöyle ki: “Hani rabbin meleklere! “Âdem için saygı ile eğilin” demişti de iblis hariç bütün melekler saygı ile eğilmişler, iblis bundan kaçınmış, büyüklük taslamış ve kâfirlerden olmuştu.” Dedik ki! “Ey Âdem sen ve eşin cennete yerleşin. Orada dilediğiniz gibi bol bol yiyin. Ama şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz.” Derken, şeytan oradan ayaklarını kaydırdı onları içinde bulundukları konumdan çıkardı bunun üzerine biz de , “Bir birinize düşman olarak oradan inin sizin için yeryüzünde belli bir süre barınak ve yararlanma vardır” dedik. Sonra Âdem rabbinden bir takım kelimeler aldı yaptığından pişman olup rabbine yalvardı o da bunun üzerine Âdem in tövbesini kabul etti. Şüphesiz O, tövbeleri çok kabul edendir.” ( Bakara -34-35-36-37)

Ayetlerin verdiği mesajı doğru bir şekilde anlamaya çalışır isek iki tane tercih ile karşı karşıya kaldığımızı görmemiz mümkündür. Bunlardan birisi verilen emre uymamak hatta karşı gelmek bunulanda yetinmeyip hatasında ısrarcı olup şeytanlaşma diğeri ise yaptığı hatanın farkına varıp pişman olmak: “ Ben nefsime zulüm ettim eğer beni bağışlamaz isen zalimlerden olurum” diyen bir başka tercih ve insan olarak kalmanın ayrıca da yaratanın affını kazanmanın yolunu açan başka bir tercih. O günden bu güne insanoğlu tercihlerini gerek iyi yönde gerekse kötü yönde yapma özelliği ile yaşamına devam etmektedir.

Bizler insanoğlu olarak hayatımızda yer eden önemli konularda da bazı şeyleri bizzat kendimiz tercih ederek yolumuza devam etmekteyiz. Mesela, eğitim hayatımıza hangi lisede daha sonra hangi üniversitede peşinden hangi mesleği seçeceğimize sonunda ise kiminle evleneceğimize tercihlerimiz sonucunda belirleriz. Yaptığımız bu tercihlerde isabet etmemiz veya etmememiz bizlerin dünyada yaşayacağımız olumlu ya da olumsuz anlamda etkilemektedir. Bizler bu konularda sıradan bir tercih değil gerekli hassasiyeti gösterip hatta bu konuda kendi alanlarında uzmanlaşmış kişi ve kurumlardan yardım alır iken kimi zaman bu konularda ciddi paralar da veririz. Belki bu konularda yapılan yanlış tercihlerden dönmek ve telafisi mümkündür.

Çünkü bu tercihler sadece dünyamızı ilgilendiriyor. Ancak! Dini hayatımız söz konusu olunca aynı hassasiyeti ve özeni acaba gösteriyor muyuz? Böyle bir soruya cevabımız kesinlikle hayır. Zira bu konuda insanoğlu işin kolayına kaçıp hiçbir araştırma gereksinimi duymaksızın aynen şu ifadeleri kullanmaktadırlar: “ Onlara, “Allah’ın indirdiği kuran a ve peygamberine gelin ”denildiğinde onlar, “Babalarımızı, atalarımızı üzerinde yaşar bulduğumuz din veya yaşam tarzı bize yeter derler” peki ya babaları, ataları bir şey bilmiyor ve doğru yolu bulamamış olsalar da mı?” (Maide-104)

İşte herhangi bir çapa ve gayretin içerisine girmeden ve kendilerine bir tercih alanı da açmadan üstün körü bir kabul ve teslimiyet bu tercih sahiplerini kesinlikle kurtarmayacak ve ahirette de kaybedenlerden olacaktır. Çünkü ahiret günü yapılan yanlıştan ve yanlış yapılan tercihten geri dönüş asla mümkün olmayacaktır.

Allah’ın vahiy ve peygamber göndermesinin hikmeti insanoğlunun din konusunda yapacağı tercihinin bir tecrübe işi olmayıp doğrudan ve esastan bir tercih işi olduğunun da açık bir göstergesidir. Zira elçiler kendilerini elçi seçen makamdan aldıklarını muhataplarının tercihlerine sunarlar bundan sonra da dileyen tercih eder dileyen ret eder ancak her iki eylemin sahipleri de kıyamet günü tercih ettiklerinden hesaba çekilip ya cennete girecekler ya da cehenneme. Bu konuda hak etmedikleri bir sürpriz ile kesinlikle karşılaşmayacaklardır. Allah yarattığı insan ile irtibatını ilgi ve alakasını hiç kesmeden gönderdiği vahiler ile sağlamıştır. Zira O haberdar etmeden azap etmez. Zira Onun doğrudan herhangi bir yaratılmış ile vasıtasız muhatap olması mümkün değildir. Bu konuda şu ayeti okuyarak ne demek istediğimizi daha iyi ifade etmeye çalışalım: “Allah’ın hiçbir ölümlü ile doğrudan konuşması olacak şey değildir. Allah insanın kalbine doğrudan vah yederek yahut bir perde arkasından ya da bir elçi melek göndererek konuşur. Allah beşeri özelliklerden uzak, yüceler yücesidir.” (Şura-51)

Allah’ın vah yettiği bütün elçileri ki buna son elçi Hz. Muhammet (as.) da dâhil ölüm acısını tadıp rablerine kavuşmuşlardır. Ancak gönderilen vahiy olan yüce kuran kıyamete son saate kadar konuşmuşluğunu devam ettirecek ve bütün insanlara yol gösterici özelliğini muhafaza ederek hiçbir insanın bahane üretmesine fırsat verilmeyecek. Aklımıza şöyle bir soru gelebilir. İyi de elçilerin bu görevini diğer bir ifade ile misyonunu kimler yerine getirecek? Cevabımız Allah a ve onun elçileri vasıtası ile gönderdiğine kesin olarak iman edip gönderilen elçilerin sıkı bir takipçisi olan ve onları takip edip indirilen mesajları durup dinlenmeksizin zamanın ve konjonktürün oluşmasını beklemeden “Doğrudan kurandan alıp ilhamı asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı” anlayışı ile bütün insanlığa ulaştırmak olmalıdır.

İman edenlerin boşa geçirecek inanın bir dakikası bile yok zira insanlık doğru tercihler yapıp bu tercihleri başkalarına da götürecek tebliğcilere ihtiyaç duymaktadır. İnsanlık ancak bu metotla kurtulacaktır. Kendilerine bu görevi vazife edinenler kendi dışındaki insanlara gider iken peygamberin insanlara ne ile gittiğini göz ardı etmeksizin onunla hareket etmek zorundadırlar. “Ey peygamber sen sana vah yedilene sımsıkı sarıl, zira sen dosdoğru bir yol üzerindesin.” İlahi fermanını da göz ardı etmeksizin gayet açık, net ve anlaşılır bir şekilde insanların Allah’ın dinini seçmelerini tercih etmelerini sağlamaktır.

Onları şu ve benzeri sorular etrafında düşündürerek: Niçin Allah’ın dini İslam’ı seçip Müslüman olmalıyım? Müslüman olmakla olmamak arasındaki fark ne? Niçin kurana göre bir hayat yaşayıp son elçiyi kendime örnek almalıyım? Niçin yeryüzünde fitneden eser kalmayıp din Allah’ın oluncaya kadar mücadele etmeliyim? Soruların âdetini çoğaltmak mümkün iken ne demek istediğimizin anlaşıldığını ümit ederek yazımıza devam edelim.

Gününüzde halkı Müslüman coğrafya da yaşayan insanların çoğunluğunun İslam’ı tercih ederek değil de atalarından miras olarak kabul ettiklerini şu anda içinde bulundukları durum gayet net olarak açıklamaktadır. Tercih edip yaşamaları gereken Allah’ın dini onlardan sadece Allah’a kul olmalarını, Ondan başkasından yardım istememeyi, Allah ve iman edenlerin düşmanları olan kâfirleri dost ve stratejik ortak olarak kabul etmemelerini, Allah’ın helalını haram haramlarını ise helal kabul eden ve kendileri gibi birer insan aklı ve hevalarının ürünü olan demokratik sistem ve yönetim biçimlerini asla hayatlarını belirleyen yönetim biçimi olarak kabul etmemelerini onlardan ister iken onlar ise tam tersini yaparak atalarından miras kalan dine inanarak bu acınası duruma düşmüşlerdir.

Sonrada bu durumu Allah’ın bir dilemesi ve takdiri gibi görerek te sorumluluğu üzerlerinden attıklarına inandırılmışlardır. Bu anlayış sahipleri bu konuda kendilerini uyaran kimseleri ise toplumun düzenini bozmakla ve fitne çıkarmakla ya da İslam’ın zararına çalışmakla itham etmektedirler. Bu yanlış gidişata dur demenin çaresi Kuranı okunan kitap olmaktan çıkarıp hayatı yönetip yönlendiren bir kitap haline getirmekten geçmektedir. Bu söylediklerimizi hamasi sözler olarak değerlendirip hadi oradan canım diyenlere tercihlerinin değil tecrübelerinin peşlerinden gittiklerini hatırlatmakta bizler için birer tecrübe işi olmayıp bir tercihin sonucu olduğunu hatırlatırız.

Başka bir yazıda buluşmak üzere  Allah’a emanet olunuz.

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı