
Aileyi Kim Yıktı: Biz mi, Onlar mı?
Mehmet Yaşar Soyalan/Yetkin Düşünce Dergisi’nin (2020 Ocak- Mart) 9. sayı
Hazırlayan:hertaraf.com
Ataerkil Aileden Modern Aileye Sorunlar ve Çözümler-1
Giriş: Olmayanı Tartışmak veya Hayat Kendi Gerçekliğini İnşa Ediyor
Hayat, insanın bireysel olarak yapıp ettiklerinden bağımsız olarak dinamik bir şekilde yoluna devam eder. Savaşlar olur, milyonlarca insan ölür; hayat devam eder. Kuraklık, deprem, sel gibi felaketler yaşanır, yer yerinden oynar; hayat devam eder. Aletler değişir, araçlar değişir, “teknolojik devrim” yaşanır, ekolojik denge bozulur, mesafeler kısalır, şehirler kalabalıklaşır, köyler mahalle olur, amaç araca, araç amaca dönüşür, kurallar, alışkanlıklar, örf ve adetler değişir; hayat devam eder. Hayat, dinamizminden hiçbir şey kaybetmeden bir şekilde yoluna devam eder. Akan bir nehir gibi… Her bebek bu dinamizm içinde gözlerini hayata açar ve kendisinden birkaç gün önce doğan bebekten farklı bir gerçeklikte, aslında farklı bir dünyada kendisine sunulan hayatın içine bırakılır ve o hayatı yaşar.
Her günün kendine göre bir gerçekliği ve yaşanmışlığı vardır; bu, hayatın gerçekliğidir.
Hayat kendi zaman ve mekân gerçekliği içerisinde her an kendisini yeniden inşa ederek var olmaya devam eder. Ancak birkaç son on yıldır mekân gerçekliği ortadan kalkmış gibi görünüyor ki bu durum insanlık tarihi açısından önemli bir kırılma noktasına işaret ediyor. Mekân gerçekliğinin ortadan kalkması kültürler ve bölgeler arası farklılıkların da ortadan kalkmasına neden oluyor. Farklılıkların ortadan kalkması kültürel zenginliği ve rekabeti ortadan kaldırdığı gibi tek düze bir hayatı da dayatmış oluyor. Böylece yerel ve bölgelere özgü geleneksel kurumlar, yapılar, kültürler yok oluyor. Hayat doğası gereği boşluk kabul etmediği için ortadan kalkanın yerini yenisi, genellikle de güçlünün/egemenin kültürü dolduruyor ve hayat “zamanın ruhuna” teslim oluyor. Elbette hayatın tek tipleşmesi, mekânın devre dışı kalması ve zamanın ruhuna teslim olması kendiliğinden gerçekleşmiyor, bilakis egemen yapının sıkıştırması, zorlaması, var olanı yerinden kazıyıp atması, yerel/bölgesel olanın egemen olan karşısında yetersiz kalması ve zamanın ruhuna ve diline bigâne kalmasıyla mümkün oluyor. Böylece kültürün en temel taşları olan dil ve din de anlamsız ve işlevsiz hale geliyor.
Değişen, işlevsiz ve anlamsız hale gelen, insanın doğası ve insanlığı/ insan olması ile doğrudan ilişkili olan aile kurumu da yok oluyor veya şekil değiştiriyor, bir ölçüde insan nesli ve geleceği de tehlikeye giriyor. Küresel köye dönmüş dünyada geleneksel ailenin varlığını devam ettirmenin fiziki şartları ortadan kalkmış görünüyor. Geleneksel ailenin, toplumsal pramidin/ toplum yapısının, fiziki şartların (eğitim, ekonomi, teknoloji, kurumlar, siyaset vs) değişmesi nedeniyle modern dönemin ihtiyaçlarına (Bu ihtiyaçların pek çoğunun suni/ üretilmiş ihtiyaçlar olması sonucu değiştirmiyor.) cevap verememesi ailenin başka bir şeye dönüşmesine neden oluyor. Yani “yeni bir aile” diyemesek bile, bu dönüşüm “yeni bir evlilik” şeklinin ortaya çıkmasına neden oluyor. Bu yeni durum sadece ailenin yok olmasını değil, bireysel anlamda her bir insanın da parçalanmasına neden oluyor. Çünkü insan sosyal bir varlık olarak varlığını ancak bir aidiyet duygusu ve bu duygunun oluşturduğu güven ve doygunluğa bağlı olarak devam ettirebiliyor. Bu olmadığında sadece duygusal olarak değil zihnen hatta bedenen de parçalanıyor, kendisini anlamsız ve işlevsiz gördüğü için varlığına son veriyor.
Tarihi tecrübe göstermiştir ki, aile, temel aidiyet merkezi olmaktan çıktığında yerini ikinci ve üçüncü kuşak (ancak daha yapay) aidiyet alanlarına/ objelerine bırakıyor. Böyle bir aidiyet merkezi yoksa bile bireyin kendisi sanal/yapay da olsa böyle bir alan/obje oluşturuyor. Ancak bu yeni aidiyet merkezleri, yeni kimlikler, yeni duygular sunsa da kimliksel, duygusal ve zihinsel parçalanmalara engel olunamıyor.
Aydınlanmacı küresel hegemonyanın gerçekleştirdiği zihni dönüşüm ve teknolojik devrim bütün üretim ve iletişim araçlarını değiştirdi; eşya, insan, evren ve varlık konusunda da yeni bir tasavvur ortaya konuldu. Bu durum insanlık tarihindeki en temel kırılma ve dönüşüm anlamına geliyordu. Özellikle son yüz yılda üretim ve iletişim araçlarındaki gelişme insan zihninin ve hayatının yeniden kurulmasına ve kurgulanmasına neden oldu. Bütün bunlar, insanoğlunun en temel ve kadim kurumu olan aileyi de çok derinden etkiledi ve onu yeni bir şekle dönüştürdü, hatta ortadan kaldırdı. “Ortadan kaldırdı” ifadesini bilinçli olarak kullanıyoruz; çünkü bu süreç ailenin daha önceden sahip olduğu tüm işlev ve imkânını yok etti. Onu sadece bir erkekle bir kadının meşru birlikteliğine indirgedi. Son zamanda bu meşru birliktelik bile gereksiz addedilmeye başlandı.
Biraz daha açarsak, üretim araçlarının değişmesi ve tek tipleşmesi, eğitimin küreselleşmesi, iletişim araçlarının yaygınlaşması, Batılı düşünme biçiminin ve hayat tarzının genel geçer tek model haline gelmesi, bölgesel ve geleneksel hayat tarzlarını ve düşünme biçimlerini, kültürlerini, örf ve adetlerini ve bunlara dayalı yapıları büyük ölçüde ortadan kaldırdı. Üretim araçlarının değişmesi şehirleri çekim merkezi haline getirdi. Köylerinde geleneksel usullere göre tarım ve hayvancılık yapan kişiler, yeni açılan fabrikaların ucuz iş gücü haline getirildi. Batılılaşmanın/ modernleşmenin taşeronu ve taşıyıcısı durumundaki devlet kurumlarının ve yöneticilerin de gayreti ve yönlendirmesi ile toplumlar kitleler halinde şehirlere göç etmeye başladılar. Çünkü tüm bu süreçlerde toplumlarda yeni talep ve beklentiler oluşturulmuştu. Şehirler de bu beklentilerin hayata geçirildiği yerlerdi. Şehirler ayrıca eğitimin yaygın olduğu ve iletişim araçlarının etkin olarak kullanıldığı yerlerdi ki buralarda batılı hayat tarzı merkezden kenara doğru her bir bireye en etkili bir biçimde sirayet ediyordu. Kırsal kesimdeki ataerkil yapıyı şehirde gerçekleştirmek mümkün olmadığı için aile buralarda yeni bir şekle evrildi. Şehirlerdeki, Türkiye’deki karşılığı ile “gecekondulaşma”, batılı anlamda “gettolaşma” yani köyün kente taşınması, köyün kentin çeperlerinde yeniden kurulması da aileyi bir arada tutmaya yetmedi. Çünkü üretim biçimi değişmiş, hayat da değişmişti. Süreç içerisinde üretim biçiminin değişmesi tüketim kültürünü/alışkanlığını da değiştirmişti. Sorun sadece kırsalın üretim biçimi ile şehrin üretim biçiminin farklı olması değildi, ihtiyaçlar da birbirinden farklıydı. Köyden kente göçenler için bu yeni bir durumdu. Bu ihtiyaçlar toplumu yeni bir şekle soktu. İhtiyaçlara uygun yeni yapılar ortaya çıktı, yeni kültür biçimleri, gelenek ve görenekler doğdu. Dolayısıyla gelinen süreçte klasik aile sadece Müslüman coğrafyada değil tüm dünyada tarihe karıştı.
Şimdi muhafazakâr kesimler ailenin yeni durumunun ortaya çıkardığı yeni sorunlara bakarak ataerkil aile yapısına methiyeler düzmekte, ağıtlar yakmaktadırlar. Burada yakılan ağıtlar kaybedilen ataerkil aileden çok yok olan erkek egemen ruh için olsa gerektir. Oysa temel insani değerler açısından ve ailenin en temel unsuru olan neslin devamı ve sıhhati noktasından bakıldığında hem modern aile biçiminin hem de ataerkil aile biçiminin sorunlarla dolu olduğu görülür. Çağın ruhu/dili, zaman ve mekân gerçekliği, ataerkil aileyi geri getirmeyi mümkün kılmadığı gibi mikro aileyi de insani yapamıyor. Sorunları ve olguları kendi gerçekliklerinden kopararak veya zaman ve mekân gerçekliğini göz ardı ederek analiz etmek olanı anlamamıza imkân vermediği gibi gerçeği de örtüyor. Çünkü yapılan analizler yaşanılan gerçekliğe karşılık gelmiyor. Bu nedenle yeni bir model önermeden ve bütün bu aile biçimlerinin kusurlarını sayıp dökmeden önce bu aile yapılarını kendi gerçekliklerinde tanımak, tanımlamak gerekir.
Ataerkil Aile / Büyük Aile
Aile, içindeki bireylerin rol ve sorumluluklarında bazı küçük farklılıklar bulunmakla birlikte yeryüzünün her coğrafyasında aynı şekilde devam edegelmiş insanlık tarihinin en kadim kurumudur. 19.yy’ın başlarına kadar da bu özelliğinde fazla bir değişikliğe maruz kalmamıştır. Günümüzde “Büyük aile” diye isimlendirilen bu kadim yapı, içinde barındırdığı ataerkil karakter nedeniyle “ataerkil aile” diye de ifade edilmektedir. Bu ataerkil yapının, en küçüğünün tepesinde büyük baba/dede, en büyüğünün tepesinde kabile/aşiret reisi bulunur. Bu aile yapısında en az birinci ve ikinci derece akrabalar hep beraber bir çatı altında birlikte yaşarlar. Babayı merkeze alarak sıralarsak; torun/ torunlar, evlat/evlatlar, baba/ babanın kardeşleri, dede/ büyük baba. Bazı durumlarda kızlar da çocukları ile birlikte ailenin bir üyesidir. Bu durumda damat iç güveyisi pozisyonundadır. Bu ailenin bir büyüğüne dedenin kardeşleri ve onların çocukları ve torunları da katılır. Dedelerin en büyüğü ailenin reisidir. Genellikle bu büyük evin mutfağı ve bütçesi birdir, tek elden, dede tarafından yönetilir. Tahmin edileceği gibi bu aile yapısının istisnai bazı durumlar hariç kasaba ve şehirlerde var olabilmesi fiziki ve sosyal şartlar gereği imkânsız gibidir.
Klasik aile, dönemin fiziki, sosyal ve kültürel şartlarının bir gereği ve yansıması olarak erkek egemen bir yapıdaydı. Çünkü toplum, bütün katmanlarıyla bir bütün olarak erkek egemen karakterdeydi. Bu yapı erkeğin reşit, kadının gayrireşit addedildiği bir yapıydı. Kadın, anne olmasına, kendisine pek çok görev sorumluluk yüklenmesine, bir ölçüde aile üyesi addedilmesine rağmen reşit kabul edilmiyordu. Çünkü hem üyeliği sözde bir üyelikti hem de ancak erkeğin vesayetinde toplumsal bir figür haline gelebiliyordu. Sadece sosyal hayat ve aile ile ilgili konularda değil şahsını ilgilendiren konularda bile söz ve rey hakkı yoktu. Hatta doğurup yetiştirdiği çocuğu üzerinde bile bir hak talep edemiyordu. Ailedeki en temel rolü, çocuk doğurmak ve kocasını memnun etmekti. Ayrıca kendisine -toplumdan topluma farklılık arz etmekle birlikte- bir hizmetçi ve işçi görevi de yüklenmişti. Bu görev ve sorumluluklar, ailenin toplum içindeki statüsüne göre değişkenlik gösterebiliyordu. Müslüman toplumda çok yaygın olarak kullanılan “Cennet annelerin ayağı altındadır sözü”, bu ataerkil yapıyı rehabilite etme yönünde psikolojik bir adım olarak değerlendirilebilirse de uygulamada pek karşılığı görülmüyordu. “Anne”, toplumdaki gerçekliğinin dışında mitolojik bir figür olarak tasavvur ediliyordu; belki çocukları açısından olumlu bir anlama sahipti; onlar için zor zamanlarda bir liman ve sığınak vazifesi görebiliyordu. Ancak koca ve toplumun diğer erkek hatta kadın üyeleri tarafından kadın, şeytani bir özelliğe sahipti, şeytan gibi “ayartıcı” ve “bütün kötülüklerin de anası” kabul ediliyordu.
Bu kadim ailenin bu erkek egemen yapısı onun her şeyine sirayet etmiş durumdadır. Erkek merkezli olmanın boyutu toplumdan topluma, coğrafyadan coğrafyaya göre değişir ama erkek egemen olma durumu ve her şeyin erkeğin ihtiyacına göre düzenlenme hali hepsinin ortak yanıdır. Konu kadın olduğunda da aslında aralarında önemli bir fark yoktur. Çünkü yönetici aileler hariç hiç birinde kadın özne durumunda değildir ve aktüel deyimi ile hiç birinde kadının adı yoktur.
Aile içinde kadının, irade, yetki ve söz sahibi olmaması konusunda tüm toplum ve kültürler hemen hemen birbirlerinin aynısı olsalar da, kadınların yaptıkları işler ve onlara yüklenilen sorumluluklar açısından aralarında önemli farklılıklar bulunmaktadır. Yine ailenin tanımı, bir kurum olarak konumu, işlevi, ona yüklenen misyon ve nasıl algılandığı konusunda da önemli farklılıklar söz konusudur.
Bilindiği gibi ailenin temeli kadın ve erkeğin evliliği ile atılır ve insanlık oradan çoğalır. Örneğin Türk kültür ve geleneğinde bir kurum olarak ailenin temelini oluşturan “evlenme”, (yabancı bir kadın ile bir erkeğin hayatını birleştirmesi olgusu) “ev” ile ilişkilendirilerek “evlilik” diye isimlendirilir. Yani “evlilik” doğrudan “barınak” ve “mekân” ile ilgili bir kavramdır. Ev ve evlilik birbirini tamamlayan bir kelimedir. Türk toplumu için neredeyse “evlilik” olmadan “ev” olmaz. “Ev açmak” tabiri de bu çerçevede kullanılır. Dolayısıyla “ev” ve “evliliğin”, kadın ve erkeğin birbirini mutlu etmesi ve neslin devamı için aynı mekânı paylaşmalarının ötesinde bir anlamı vardır; evlilikle birlikte artık “ev” ve “evliliğe” kurumsal bir nitelik atfedilir ve bu mekân ve oluşan birliktelik bir kimliğe sahip olur. Evliliklerde kişilerin bireysel konumundan çok evlilikle oluşturulan müessese ön plana çıkmakta, evlenen çiftler bu müessesenin bir aracı, devam ettiricisi olarak görülmektedir. Esas olan müessese (hem maddi hem de manevi anlamda) olduğu için bu kültürde boşanmak akla gelmeyen, unutulan, hatta imkânsız bir seçenek olarak algılanmaktadır. “Baba evinden gelinliği ile çıkan kız aynı eve ancak kefeni ile geri gelebilir” sözü bu algının toplum hafızasındaki yerini göstermektedir.
Bu “evlilik” konusu Arap kültüründe Türk toplumundaki kadar karmaşık olmadığı gibi kurumsal bir çağrışım da yapmaz. Evlenmek, “nikâh” ile nikâh da kadın ve erkeğin birbirini memnun etmesi ile (özellikle de erkeğin memnuniyeti ile) sınırlıdır. Evlilikte tüm kurallar, hiyerarşi ve ilişki biçimi erkeğin memnuniyeti üzerine kuruludur. Bu nedenle boşanmak da çok kolaydır. Türk toplumunda sık görülen “dul kadın sendromu” Arap toplumunda pek görülmez. Arap kültüründe aile ve evlilikle ilgili kelimelerin derin bir anlamı yoktur. İster “tezevvüç”, “nikah” gibi evlilikle doğrudan ilişkilendirilen, isterse “aile”, “usra” ve “ehl” gibi daha kuşatıcı kelimelere bakılsın “evlilik” ve “aile” ile ilişkilendirilen kelimelerde ortak anlam “ihtiyaç”tır. Arap zihnini belirleyen şey de ihtiyaçtır; elbette erkeğin ihtiyacı. “Evlilik” ve “aile” de bu çerçevede şekillenmiştir. Aile kavramı, Arapça kökenli bir kelime olmasına rağmen, Arap kültüründe bu anlamdaki kullanımı çok eski değildir. Dolayısıyla bu anlamda Kur’an’da da kullanılmaz. Sanırım “aile” kelimesinin meşhur olması gayrı Arap unsurların sayesinde gerçekleşmiş olmalıdır. Bu kelimelerin ilk dönem Arapçasındaki kullanımlarına bakıldığında ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılır.
Örneğin kırsalda yaşayan ve geçimini hayvancılık ve tarım ile karşılayan bir Türk ailesinin yükünün ağır kısmını evin hanımı taşımaktadır. Ticaretin ve zanaatın geçim kaynağı olduğu kasaba ve şehirlerde, özellikle orta halli ailelerde yakın zamana kadar kadınların ekonomiye doğrudan bir katkıları olmasa da evin çekip çevrilmesi işi onların omuzlarındaydı. Türk kültüründe kadın ister kırsalda ister şehirde evin sahibi veya ortağı konumundadır. Türkçedeki “Evi dişi kuş yapar” sözü Türk kadının evdeki pozisyonunu ortaya koyar. Arap toplumlarında kırsal dahil kadınlar daha edilgen ve pasif konumdadırlar: ev işleri ile ilgilenseler de ev ile ilgileri biraz evin sahibi olan kocanın arzu ve talepleri ile doğrudan ilişkilidir; yemek ve temizlik işleri ikinci ve üçüncü derecede ilgi alanlarına girer. Kadın ne evin ne de çocukların gerçek sahibidir: evin ve çocukların sahibi erkektir; kadın da yaptığı işleri kendi adına değil, kocanın adına, onun izin verdiği kadar yapar. İşin özünde kadının evdeki pozisyonu, erkeğini memnun etmek ve çocukların bakımı ile sınırlıdır. Aslında çocukların bakımı bile ikincil bir görevdir. Tarla, bağ, bahçe, hayvancılık işleri daha çok erkekler tarafından yapılır. Dolayısıyla Arap toplumunda kadının fonksiyonu Türk toplumundakinden farklıdır. Türkiye’deki Suriyeli göçmenler/sığınmacılar özelinde de bu farklılığı gözlemlemek mümkündür.
Arap kültüründe kadın boşandığında ne “çocuk” üzerinde ne de “ev” üzerinde bir hak talep edebilir. Hakkı “mihr” ile sınırlıdır.
Bu Arap geleneği daha sonraki süreçte İslami bir düstur olarak büyük ölçüde Arap olmayan toplumlara da sirayet etmiştir. Mesela, ölen bir kadın, kocasının ailesinin mezarlığına değil, kendi ailesinin mezarlığına defnedilmek durumundadır. Bu halk arasında kadın ölünce eşine mahrem olduğu için böyle yapıldığı söylenir ama bu kanaatin arkasında, kadının o ailenin bir parçası olarak görülmemesi fikri yatar.
Aile dâhil ataerkil kurum ve yapıların 300 yıl önce hem toplumsal hem kültürel hem mekânsal/ coğrafi hem kurumsal, hem de hukuksal anlamda bir karşılığı vardı. Ortaya çıkardığı mağduriyetlere rağmen klasik aile, toplumsal kabulleniş, toplumların var olanı bilinçli veya bilinçsiz onayı, toplumda görünür veya görünmez bir şekilde varlığını sürdüren denetim mekanizmaları nedeniyle, çok büyük toplumsal travmalara neden olmadan varlığını devam ettirebiliyordu. Çünkü sorunlar daha çok büyük ailenin mahremiyeti içinde (Karı-kocanın mahremiyetini kastetmiyorum.) bazen “kol kırılıp yen içinde kalsa” da süreç içinde bir dengeye oturuyor, mevcut mağduriyetler kabullenilebilir bir seviyeye çekiliyordu ve (bugünkü anlamda bir “kadın cinayetleri” sorunu ile karşılaşılmıyordu; “töre cinayetleri” de sanıldığından, özellikle de bugünkünden çok daha azdı.) Çünkü evlilik veya çocuklar, sadece, karı kocanın veya anne babanın irade ve sorumluluğunda değildi; hayat bir bütün olarak büyük ailenin kontrolü ve sorumluluğunda devam ediyordu. Evlilik kadın ve erkek (gelin ve damat) tarafının yani gelin ve damadın bağlı olduğu aşiret ve kabilenin garantörlüğü ve gözetimi altındaydı. Evlilik iki kişiden çok iki aşiret arasında olan bir şeydi.
Çıkacak bir sorun doğrudan aşiretler arası kavgaya neden olabilirdi. Dolayısıyla klasik ailede bunun bir dengesi kurulmuş, kültürü oluşmuştu. Evlilik aşiret üyeleri arasında gerçekleşiyorsa zaten son sözü aşiret reisi söylerdi. Modern dönemlerde ataerkil toplum yapısı, aşiret ve kabile yapısı çözülünce ataerkil aile de çöktü ve kadın ve çocuklar sadece kocanın/ babanın inisiyatifi ve vicdanı ile baş başa kaldı. Toplumsal denetim, mahalle kültürü ve değerler devre dışı kalınca kocanın canavarlaşmasının önünde herhangi bir maddi, toplumsal ve psikolojik engel ve mekanizma kalmıyordu.
Ataerkil ailede en temel meşrulaştırıcı ve kadın erkek açısından en belirleyici unsur din veya dini gelenek, yani dini referanslardı. Aslında dini referanslar da gücünü içinde doğduğu toplumun sosyolojisinden alıyordu. Yani hem dini referanslar hem de ataerkil yapı birbirini besliyordu. İslami/ Müslüman gelenek açısından bu meşrulaştırıcı referanslar sadece fıkhı kurallar ve fetvalardan ibaret değildi, bunların çok ötesinde kurucu temel dini metin ve referansları da kapsıyordu. Dolayısıyla Müslüman toplumdaki ve kültürdeki aile yapısının tam olarak ne olduğunu görebilmek için Kur’an’ın aile ve evlilik konusundaki yaklaşımına bir göz atmak gerekir.
Kur’an’da Evlenme-Boşanma
Kur’an’da evlilik ve boşanma konuları Bakara, Nisa, Nur, Tahrim, Ahzab, Talak, Mumtehine surelerinde çok farklı boyutları ile yer almaktadır. Ayetlerdeki ifadeler kadının ve erkeğin nüzul dönemi gerçekliğindeki yerini, statüsünü detaylı bir şekilde ortaya koyar.
Öncelikle Kur’an’da kadın ve erkeğin rollerinin, görev ve sorumluluklarının nasıl tanımlandığına bakmamız gerekir. Kur’an’daki evlilikle ilgili ifadeler indiği dönemin kadın erkek ilişkilerini hem bireyler bazında hem de toplumsal hayattaki yansımaları bağlamında önemli ölçüde ortaya koymaktadır. Erkeklere yönelik ifadelerle kadınlara yönelik ifadeleri kıyasladığımızda, kadına, dönemin toplumsal gerçekliğinin bir tezahürü olarak erkek üzerinden hitap edilmektedir. Erkek belirleyici bir role, kadın belirlenen, edilgen bir role sahiptir. Erkek, kendisi için kadını seçen, onun için gerekli olanı tayin eden bir otorite konumundadır. Evlenmenin olmazsa olmazı olarak vaz edilen ve kadının hakkı olarak ifade edilen “mihr” konusunda da kadına her hangi bir söz hakkı tanınmamaktadır. Mihr miktarını “örf” ve erkeğin kendisi belirlemektedir. Hem ilgili ayetlerin ifade biçimi hem de ayetlerin içeriğinde, kadın, kocasının veya ailesinin/ babasının veya erkek kardeşinin vesayetinde reşit olma aşamasını henüz tamamlamamış bir şekilde tasvir edilmektedir. Yani erkek “reşit” bir birey, kadın ise başkasının kendi adına karar verdiği vesayet altındaki bir kişilik olarak (erkeği tamamlayan, onun yardımcı bir unsuru gibi) görünmektedir. Kadın çok istisnai olarak sadece birkaç ayette doğrudan muhatap alınmakta ve ona dolaysız olarak hitap edilmektedir. Bunlar da onun toplum içindeki konumundan çok Allah karşısındaki kulluk durumu ile ilgilidir.
Boşanma konusunda da erkek egemen bir yapının mevcudiyetini, temel belirleyicinin erkek olduğunu, Kur’an’ın yer yer yeni düzenlemeler getirdiğini, kadının mağduriyetin o dönem şartlarına göre büyük ölçüde giderildiğini, ancak Kur’an’ın düzenlemelerinin de erkek üzerinden yapıldığını, erkeğin bu konuda da belirleyici rolünün devam ettiğini görüyoruz. Dönem algısının bu konuda da kadını sorunun kaynağı olarak gördüğünü, bu konuların çözüme kavuşturulmasına yönelik bazı düzeltmelerin yapıldığına şahit oluyoruz. Ancak buralarda da erkeğin ayrıcalıklı halinin devam ettirildiğini, örneğin, karısının zina yaptığını iddia eden bir kocanın yeminle dört defa bu duruma şahit olduğunu söylemesi, hukuk önünde olayı gerçek kılabiliyor. (Kadının yemini cezayı askıya aldırsa da kadının zedelenen itibarını geri getiremiyor.) Veya baba hala çocuğun bütün velayet hakkını elinde tutabiliyor, anneyi çocuğunu emzirmekten bile men edebiliyor vs.1
Modern Dönem Etkisi
Ancak 19.yy ile birlikte hem zihinsel gerçeklik hem de toplumsal ve mekânsal gerçeklik değiştiği için temel dini metinlerin bağlayıcılığı da azaldı. Çünkü bu değişim hem toplumdaki kadın algısında hem de kadının toplumsal statüsü ve konumunda değişikliklere neden olmuştu. Toplum süreç içerisinde yeni bir hal aldı. Bir yandan nüfusun büyük bir kesimi şehirlerde yaşamaya başladı bir yandan da köyler, köy olmaktan çıkıp mahallelere dönüştü. Toplum daha karmaşık ve komplike bir hale geldi. Toplumsal ve sınıfsal yapı, hukuk ve kurumlar da bu yeni duruma göre şekillendi. Kadın, şehir hayatı içinde daha görünür oldu, neredeyse hayatın her aşamasında erkeğe ait ayrıcalıklara ortak olmaya başladı. Dolayısıyla kadının toplumda sahip olduğu bu yeni yer, statü ve işlev, ailedeki fonksiyonunu da değiştirdi. Kadın, artık erkeğe ait olduğu varsayılan iktidarın da ortağıydı: hem evdeki hem de ülkedeki iktidarın.
Bu durum klasik ailenin doğasını bozdu. Toplumdaki ekonomik, sosyal ve kültürel değişimlerin de etkisi ile klasik aile ne kadının ne diğer aile üyelerinin taleplerine cevap veremez hale geldi. Gelinen durumdan erkek de kadın da memnun değildi. Erkek iktidarını kaybettiği, kadın tüm çabasına rağmen istediğini elde edemediği için mutsuzdu. Çünkü toplumsal ve mekânsal gerçeklik değişmişti. Bu süreçte “büyük aile” dediğimiz klasik ve ataerkil yapı yeni bir şekle evirildi. “Mikro aile” veya “çekirdek aile” diye ifade edilen, sadece karı ve kocadan veya karı, koca ve çocuğundan/ çocuklarından ibaret anne, baba, kardeş ve yakın akrabaların olmadığı yeni aile modelleri ortaya çıktı.
Ekonomik olarak geri bırakılmış veya modernitenin daha az girdiği yerlerde toplumların ataerkillik özelliği bir ölçüde devam ettiği için aile de ataerkil yapısını o ölçüde sürdürdü. Ancak son yıllardaki teknolojik gelişmeler (okullar, TV, internet, sosyal medya vs) kırsalı da şehre yaklaştırdı. Kırsalda ataerkil olan ile modern olan birlikte yaşanmaya başlandı. Bu toplumlar aslında bir geçiş süreci yaşadıkları, modern duygular ve beklentiler içinde ataerkil olanı yaşamak durumunda kaldıkları için özellikle kadın ve çocuklar eskiye oranla daha farklı mağduriyetler yaşamaktadırlar. . Binyılların birikim ve deneyimi ile kendi denetim mekanizmalarını kuran geleneksel ailenin koruyucu ve denetleyici mekanizmalarının yok olması zayıf halka (kadın ve çocuklar) için hayatı daha da zorlaştırdı.
Kısacası ataerkil ailenin bu genel yapısı ve karakteri, genelde bireyi özelde kadını önemsememesi ve onu aile içinde bir özne olarak kabul etmemesi nedeniyle, 19. yy’dan itibaren beşerî ve aile hukuku kadın-erkek her bireyi eşit kabul ettiği ve toplumsal kurumlar da bu çerçevede şekillendiği için, ataerkil yapılarla modern durum/gerçeklik arasında çatışmalar başladı. Süreç içerisinde ataerkil aile yapısı buralarda ortadan kalktı ve yerini yeni bir aileye, daha doğrusu evlenme biçimine bıraktı. Bu evlenme biçiminde kadın ve erkeğin rolleri yeniden tanımlandı. Ancak bu tanımlar şeklen gerçekleşse de çok zaman kâğıt üstünde kaldı. Çünkü toplumsal kabul aynı hızda gerçekleşmedi ve şuuraltı özellikle de erkek şuuraltısı bunu kabullenmekte zorlandı. Şehirlerde klasik ile modern arasında arabesk bir durum ortaya çıktı. Güçsüz olanın mağduriyeti daha da arttı.
Sonsöz: Aile Yeniden Kurulacaksa…
Parçalanan İnsandan Dağılan Aileye veya Yeni Bir Evlenme Modeli
Birinci Dünya Savaşı veya Sanayi Devrimi öncesinde tüm dünyada nüfusun %80’ni kırsalda yaşıyordu. Ayrıca bugünkü anlamda ve görünümde mega kentler de yoktu. Örneğin o yıllarda Dünyanın en büyük şehirlerinin başında gelen İstanbul’un (Nüfusu 1 milyon), Londra’nın (500 bin), Paris’in (400 bin) nüfusu, bugünkü nüfusunun 15’te biri kadardı. Şehirlere göç yok denecek düzeydeydi. Çünkü kırsaldaki insanın şehirde yapacağı bir şey olmadığı gibi, bulunduğu yerde bir şekilde geçimini sağlıyor; tarım veya hayvancılıktan birisiyle uğraşıyordu. Dolayısıyla kırsalın kendisine göre, şehir ve kasabanın kendisine göre bir üretim ve tüketim kültürü/ alışkanlığı bulunmaktaydı. Sanayi devrimi sonrasında hem kırsalın hem de şehrin üretim ve tüketim alışkanlığı değişti ve yeni gayri insani bir kültür inşa edildi ve bu kültür bir ölçüde dolaylı veya dolaysız bir şekilde toplumlara dayatıldı. Bu süreçte birey ve toplum, yani insan yeniden kuruldu.
Kırsalda tarım ve hayvancılıkla uğraşan, yani bir mesleği ve uğraşısı olan insanlar, şehirlerin çeperinde kurulan fabrikaların vasıfsız işçileri haline getirildiler. Topraklarından koparılıp, sürülerinden uzaklaştırılarak şehrin çeperlerine yerleştirilen/ sürülen bu insanlar hem mesleklerinden hem kimliklerinden hem özgürlüklerinden hem de kültürlerinden olmuşlardı. Artık onlar birer vasıfsız işçiler olarak, gökyüzünün rahmet ve gazabından, devletin veya patronun insafına, kurallarına, olmayan vicdanlarına terkedildiler. Bu insanlar köyden kente geldiklerinde sadece bildiklerini köylerinde bırakarak “vasıfsız” hale getirilmediler, aynı zamanda kimliksizleştirildiler de. Onlara kültürlerinde hiç karşılığı olmayan bir isim verildi: “işçi”. Bu, onların tarıma dayalı sanayi için birkaç aylığına köylerini terk ettikleri “ırgat” olmanın başka bir şekliydi ve burada da aile ve aileye ait değerler yoktu. Irgatın daha gelişmiş biçimi olan “işçi” sıfatı bir müddet sonra onun kimliği ve ideolojisi de olacaktı. Artık o, “işçi sınıfı”nın bir üyesiydi. Kırsaldaki kabile ve aşiret aidiyetinin yerini bu “işçi sınıfı” veya yeni kaydolduğu “parti” alacaktı. Bunlar onun pek aşina olmadığı ve içinin ısınmadığı şeylerdi. Ancak zaman en etkili ilaçtı/silahtı. Sonuçta sermayenin kendi varlığını devam ettirebilmesi için böyle bir sınıfa ihtiyacı vardı. Bu ihtiyaç kırsalın şehre taşınmasını zaruri hale getirdi. İnsanlar şehre gelmişlerdi ama klasik aile yani yüzyılların kadim aile kültürü kırsalda ölüme terkedilmişti. Hafızalarını ve alışkanlıklarını köylerinde bırakarak şehre gelen bu adamlar iki arada bir derede kalmışlardı. Hayat devam ettiği için var olana/ kendilerine sunulana razı olmak, alışmak zorunda olan bu adamlar şehirlerin çeperlerinde yeniden var olmaya çalışıyorlardı. Ancak hiçbir şey eskisi gibi değildi. Sırtlarını dayayacakları bir aileleri yoktu artık. Alışageldikleri düzenleri darmadağın olmuş, büyük aile yapıları yıkılmıştı. Şehirlerin çeperlerinde yeni koloniler/ yeni köyler kurma çabaları da dertlerine çare olmadı. Sorumluluk şekli değiştiği ve süreç içerisinde de ortadan kalktığı için inşa etmeye çalıştıkları küçük aileyi bile bir arada tutamadılar; şehir, aile bireylerini teker teker kendilerinden koparıp almıştı.
Aile bireylerinin birbirlerine karşı sorumluluklarının bir karşılığı kalmadığı için aile bireyleri arasındaki saygı da yok oldu veya sadece anne babaya indirgendi. Bir süre sonra o da bitti. Çünkü aile içindeki hiyerarşi ve görev bölümü ortadan kalkmış, her biri kendi özel geliri/ maaşı olan bireylere dönüşmüşlerdi ve görünüşte kimsenin kimseye ihtiyacı kalmamıştı. Aile, eve/otele dönüşmüştü. “Ev” bireylerin kendilerine yeni “ev”ler edininceye kadar bir süreliğine kaldıkları geçici barınaklardı artık. Bazı duyarlı anne babaların aileyi bir arada tutmak için gösterdikleri çabalar da ailenin kaderini değiştirmedi.
Bu kırsaldan şehre göçen/sürülen ailenin evrimiydi. Bir de kasaba ve şehirdeki ailenin evrimi vardı. Bu süreçte yüzyıllardır kasaba ve şehirlerde yaşayanlar da klasik aile yapısını koruyamadılar. Kasaba ve şehrin, şekli, yapısı, kültürü, üretim biçimi değiştiği için aile yapısı da değişmek durumunda kaldı. Bilindiği gibi sanayi öncesi dönemde buraların sakinleri memur, tacir, küçük esnaf veya zanaat sahibi olarak hayatlarını devam ettirirlerdi; yüz yılardır babalarının dedelerinin yaptıkları gibi. Pek çoğunun mesleği babadan oğula geçerdi. Devlet memurluğu dışındaki meslekler ya ortadan kalktı ya da şekil değiştirdi.
Bir de bu süreçte zorunlu eğitim diye bir şey çıktı ve insanların meslek edinme ve iş tutma biçimlerini kökten değiştirdi. Aslında devlet de aynı devlet olmadığı için memurluğun mahiyeti değişmese de toplumsal yansıması değişmişti. Tüm bunlar, aileyi doğrudan etkiledi ve ailenin dağılmasına veya yeni bir şekil almasına neden oldu. Ailenin birbirlerine karşı sorumlulukları neredeyse sıfırlandı. Aileye ait olan görev ve sorumlulukların çoğu devlete geçmişti. Bu süreçte çevre ve aile de etkisiz hale gelmişti/getirilmişti. Artık aileden beklenenler devletten beklenir olmuştu. Bir oldubitti ile de olsa “yeni bir toplum sözleşmesi” ortaya çıkmış; devlet- vatandaş düzeni kurulmuştu. Bu yeni düzende, devlet ailenin yerine de geçmişti. Çocukların geleceklerine aile değil devlet karar vermeye başladı. Böylece çocukla ebeveyn arasındaki bağ koparıldı/ zayıflatıldı.
Sonuçta ne oldu: kırsal boşaltıldı. Kalanlar da şehrin bir uzantısına bir mahallesine dönüştü. Zaten aşiret adlı büyük aile 19.yy’ın başı itibariyle devre dışı kalmıştı. 1960’lı, 1970’li yıllar itibari ile de tepesinde büyükbabanın/ dedenin bulunduğu aile bitti. Geriye anne, baba ve çocuklardan oluşan küçük aile “çekirdek aile” kaldı. Bu aile şekli de çocuklar evleninceye veya reşit oluncaya kadar varlığını sürdürdü. Çocuksuz bir yapıya “aile” denilemeyeceği için, anneden babadan değil karı-koca birlikteliğinden söz etmemiz gerekir. Burada da kartlar yeniden karılır, kurallar konulur. Bu “karı koca birlikteliği” yeni bir durumdur. Ancak bir adım sonrasında bu birlikteliklerde “karı” – “koca” da yoktur ve bu birliktelikler için “karı”- “koca” kelimeleri de kullanılmaz olur. Herhangi bir kayıt-kuyut gerektirmeyen bu birliktelikler taraflardan birinin iradesi ile anında son bulur.
Artık bu yapı, devamı olan devridaim eden, geçmişi ve geleceği olan kurumsal bir yapı değildir. Belli bir zamanla sınırlı geçici bir birlikteliğin adıdır. Miras bırakılacak bir şey değildir. Varlığı olmadığı için mirası da yoktur. Zaten kadın ve erkeğin her birinin bir ayrı işi vardır. Ekonomik olarak da birbirlerine bağlı ve muhtaç değillerdir. Ki evlilikler bu noktaya geldiği için pek çok çift nikah yapmayı, birlikteliklerini resmileştirmeyi, evlilik akdi/ anlaşması yapmayı gereksiz görmektedir. Evliliği birbirlerine ihtiyaçları olduğu sürece devam ettirilecek bir şey olarak görmektedirler. Artık, “biz evliyiz” deme gereği de duymamaktadırlar. Aslında “modern aile, “olmayan ailedir. Çünkü sorumsuzluk üzerine kurulan ve herhangi bir “akd/ sözleşme” içermeyen birlikteliğe zaten “aile” denilemeyeceği gibi “evlilik” de denilemez. Çünkü bu evlilik türünde “ev” de yok olmuştur. Çünkü çocukların cıvıldaşmadığı, yemeğin pişmediği, çamaşırın yıkanmadığı, misafirlerin ağırlanmadığı, karıkocanın bile konuşamadığı, sadece geceleri konaklamak ve cinsel ihtiyaçları karşılamak için kullanılan kutuları ev diye adlandırmamak gerekir. Her şeyden önce böyle bir şey geçmişin “ev” algısına saygısızlık olur.
Bu durumda zaten klasik aile en az elli yıl önce bittiği için eskinin bir devamı olarak, eski aileden geriye kalan karı-koca ikilisi üzerinden geçici bir yapı ortaya çıktı. Şimdi bu da bitmek üzere. Dolayısıyla birkaç on yıl içerisinde insanlar birlikteliklerini meşrulaştırmak için bir nikâha/ akde gerek duymayacaklar. Çünkü böyle bir akd, onların özgürlüklerine engel, kişilik haklarına saldırı olarak görülecektir.
Ailenin dağılması, parçalanması, insanın parçalanması, yok olması anlamına geliyordu. Belki de daha önce insan parçalandığı için aile dağıldı.
Tabi neslin devamı insanlığın en temel sorunu olduğu ve iktidarların iktidarlarını yeni nesiller üzerinden ikame edecek olmalarından neslin devamı için meşru veya gayrı meşru, insani veya gayri insani her yola başvuracaklardır. Bu gayri insani ve gayri meşru yol ve yöntemlerin insanlığın kıyameti olma ihtimali çok fazladır. Bu nedenle bir helak yaşamadan önce aileyi yeniden kurmak gerekiyor. Ancak bu aile ne eski klasik aile ne de modern/ çekirdek aile olacaktır. Aynı şekilde bu aile Kur’an’ın nüzul ortamındaki aile de olmayacaktır.
Çünkü bugünün vasatından bakıldığında, Kur’an’ın nüzul vasatında o dönem için devrim niteliğinde olan kazanımların, bugünün kadınları açısından kayıp ve zarar anlamına geldiği görülecektir. Ayrıca toplumsal gerçekliğe ters düştüğü için uygulama vasatı da yok olmuştur ve günümüz muhatabı için de geçmişte yaşanmış bir model olma dışında pratik bir karşılığı kalmamıştır.
Sonsöz: Aile Yeniden Kurulacaksa…
Eğer bugünün gerçekliğinde Kur’an merkezli bir model ortaya çıkarılacaksa öncelikle yapılması gereken şey, ilgili ayetleri zaman, mekân ve bağlam bütünlüğü içinde değerlendirmek amaç, maksat, illet ve hikmetlerini dikkate alarak nüzul ortamının toplumsal gerçekliğinde neye karşılık geldiklerini, nasıl algılanıp uygulandıklarını, muhataplarının kim/kimler olduğunu, indirildikleri vasatta hangi işlevi gördüklerini, hangi toplumsal yaraya merhem olduklarını tespit etmek gerekmektedir.
Sonra bugünün vasatında, yani, kadının da erkek gibi reşit kabul edildiği, hayatın içerisinde, okulda, çarşıda, pazarda, tarlada, fabrikada vs. caminin dışında her yerde erkekle yan yana olduğu bir vasatta, bugünün toplumsal gerçekliğinde, bu ifadelerin ne anlama geldiğini, birey ve toplum için ne ifade ettiğini, sorun mu çözdüğünü sorun mu oluşturduğunu, ilgili ayetleri literal halleriyle anlamanın ve o halleriyle uygulamanın İlahi Vahyin hatta ilgili pasajın amaç, maksat, illet ve hikmeti ile ne kadar örtüştüğünü ortaya koyarak, günün toplumsal gerçekliğine göre yeniden yorumlamaktır. “Zihar, fey’, cizye, savaş esirleri ve esirlerin köleleştirilmesiyle ilgili Kur’ani ifadelerde zaten yapılageldiği gibi, benzer özelliklerde olan kadınlarla ilgili ayetleri de o dönem vasatının sorunları bakımından “örnek çözümler” olarak kabul edip, daha genel bir iyileştirme için birer basamak olarak kabul etmek gerekmektedir. 1
Peki, bu aile nasıl kurulacaktır? Önce parçalanan insanın onarılması ve insanın yeniden keşfedilmesi, fıtratının, doğasının ne olduğunun bilinmesi ve ona göre bir ailenin inşasına çalışılmalıdır. Bu bilgi ve farkındalık üzerine insanın, günümüzün zaman ve mekân gerçekliği ile örtüşen ihtiyaçlarını tespit etmek ve bu ihtiyaçları karşılayacak ve öznesi insan olan bir yapı/ kurum ortaya çıkarmak elzemdir.

