
Sürüleşen, “Sürüsüz Sürüler”
Sürü; birden fazla hayvanın bir araya gelmesiyle oluşturulan topluluk için kullanılan bir deyimdir. Hayvanlar bu birlikteliği bilinçsiz, içgüdüsel olarak yaparlar. Çünkü korunmak-emniyet, üremek-nesillerinin devamı için buna gereksinim duyarlar. Yoksa, ‘Sürüden ayrılanı kurt kapar.’ Sürü içerisinde etkin olan (lider) ne yaparsa diğerleri de aynısını tekrar ederler. Buna da sürü psikolojisi denir. Bu moda giren sürüleri yönetmek ve yönlendirmek her zaman kolaydır. Bu deyim, insanlar için de kullanılmaktadır. Burada söylenmek istenen; insanı insan yapan şey aklını kullanarak, düşünmesi ve sorgulamasıdır. Bunu yapmadığından dolayı içgüdüleriyle, duygusal, hayvanlarla aynı özelliğine tabi olmasındandır ki, sürüleşme deyimini hak etmektedir. (Furkan 44)
Sürüleşmek genelde bir arada yaşayan insanların birileri tarafından yönlendirilmesi şeklinde algılanır. Hâlbuki insan bir grup/topluluk halinde olmadan da sürü psikolojisi içerisinde olabilir. Zannedildiği gibi bu kitleyi meydana getirenlerin bir arada yaşamaları da gerekmez… Hız, teknoloji ve medya birlikte yaşamayan farklı sosyal durumları, farklı yaşam biçimleri, farklı siyasi görüşleri, hatta farklı dilleri ve dinleri olan insanları aynı “yapay” kolektif bilinçte bir araya getirebilir. Bunlar ‘sürüsüz sürüler’ diye de nitelendirilebilir.
Kitlelerin düşünme ve sorgulamasını elinden aldığınızda her yöne yönlendirebilir, kanalize edebilirsiniz. Düşünmenin; neden, niçin ve niye sorularının sorulmadığı yerde sürüleşme başlamıştır. An itibariyle insanlık adeta birileri tarafından kuşatılmış, bu soruları sormasına imkan vermemekte, sürekli bir yerlere doğru yönlendirilmekte öylesine meşgul edilmekte ki, bu soruları sormasına hatta düşünmesine bile fırsat bile tanınmamakta. Eğer düşünmeye yönelik bir sorusu ‘varsa da’ (Hz) Google bir tıklamayla her sorusunun cevabını, her cenahtan, doğru yanlış istediği kadar bilgiye erişebiliyor…
Sürüye dahil olan birey bilinç altı süreçlerden, görsel ve nefsi kışkırtan, manipülasyonlardan yoğun şekilde etkilendiğinden bilinçsizdir ve istenilen yöne kanalize edilebilmektedir. Zira sürüleşen ve kitlenin bir parçası haline gelen insanın en büyük sorunu bilincinin kaybolmasıdır. Bilinci kaybolan kişinin ise doğruyu yanlıştan ayırt etme gücü ortadan kalkmaktadır. Neyi, niçin, ne adına yaptığını önemsemez, onun için önemli olan sürüyle birlikte hareket etmektir.
‘Akli ve İradi’ yetileri dumura uğrayan birey her söze kolaylıkla inanır ve etki altında kalarak normalde yapamayacağı şeyleri yapabilir hale gelir. Anormal olan şeyler sıradanlaşır, sürü içerisinde kamufle olduğunu ve hala birey olarak kaldığını zanneder. Halbuki, kitlenin içinde erimiş ve yok olmuştur. Daha anlaşılır şekilde ifade edecek olursak; kişilerin şahsiyetleri ortadan kalkmış, Düşünce ve hareketler bir tek yöne yönlendirilmiş, sosyalleşme adı altında sürüleştirilmiştir.
İradesini bilinçli kullandığını söyleyen, şahsiyetli birey olarak kendini atfeden de farkında olmadan sürüye dahil olmaktadır! Yaşamakta olduğumuz hayat, tüketim/israf toplumu, öylesine narşist, öylesine doyumsuz ki, konformizm içerisinde adeta boğulmakta, farkına varmadan bütün insanlar inançlı-inançsız tek düzey yaşamakta; hayatı algılayışı, eşyaya bakışı, gelecek tasavvuru ve tanısı ilkesiz, idealsiz oluşundan dolayı birinin diğerinden bir farkının olmayışı, insanlığın kahir ekseriyetinin sürüleştiğinin bir göstergesi değil midir?
İnsanlığın geleceği açısından bu çok büyük bir tehlikedir. Sürüye dahil olmuş, beyinleri uyuşturulmuş insanın hayatını ve geleceğini tehdit eden şeylerin farkında olmayışı kendini ve neslini koruma refleksini de geliştiremez. Çünkü beyni uyuşmuş, idrak edemediğinden, muhakeme yeteneğini kullanamamaktadır. Bu sebepledir ki sürüleşmek en büyük tehlikedir. Çünkü sürü psikolojisiyle hareket edenler, tehdit ve tehlikenin nasıl, nereden, ne şekilde geldiğini görüp fark edemezler.
Bu nedenle dinimiz körü körüne itaat ve taklit yöntemini hiçbir şekilde tasvip etmez. Bu itaat isteyen, Allah elçisi de olsa, devlet reisi de olsa, anne-baba da olsa fark etmiyor. (Nisa 59. Ankebut 8) Kişinin aklını kullanmasını ve uyanık kalmasını tavsiye eder. ‘Masiyette kula itaat yoktur.’ İslam’ın Genel geçer bir kuraldır.
Bir şeyi herkesin yapıyor oluşu o şeyin doğru olduğunu göstermez. Doğruyu bir kişi de yapsa doğru doğrudur. Yanlışı da binlercesi yapsa da yine yanlıştır.
Tarihi süreç içerisinde zahiren bakıldığında, tarihin belirli bir döneminden sonra, biz Müslümanların genelini sürüleşmeye alıştırmışlar/kabullendirmişler. Bizlerin de çoğunlukla bu duruma razı olmuş gibi bir halimiz de var sanki! Bu zaafımızı kullanan karşı cenahtan eli kalem tutan İslam düşmanı müptezeller, ellerinde ki her türlü imkanı kullanarak, kinlerini kusmakta, salyalı kalemleriyle, yalan yanlış bir şekilde, İslam ümmetinin hepsini bir kefeye koyup, istedikleri sandalyeye oturtup betimlemeye çalışmaktalar ve şöyle demekteler; ‘biat toplumu sürü toplumdur, onlar körü körüne itaat ederler.’ Diye yazıp çizmeleri, yıllardır sürekli aşağılamaları, baskılamaları karşısında bizlerde adeta sinmişiz! İslam ümmeti içerisinde, kendini İslam’a nispet eden; saltanat yönetiminin, tasavvuf, tarikat ve benzeri türden yapıların İslam’a refere ediliyor olması da bunların elini güçlendirmekte, bu çarpık yapıların aziz İslam’ı temsil etmediğini bilmeleri gerekir. Bunlar biatın da ne olduğunu ya bilmiyor ya da bilerek çarpıtıyorlar. Tarihteki yanlış uygulamalardan da yola çıkarak Müslümanları mahkum etmeye çalışıyorlar. Halbuki, ‘su-i misal emsal olmaz.’ Biat toplumu körü körüne itaat eden bir toplum değildir! Biat’ın anlam içeriği de zaten bu tür anlamlandırmaya manidir.
Biat/Bay’et: B-y-a fiil kökünden gelir. Mastarı olan ‘bey’, alışveriş, el sıkışarak sözleşme demektir. Alana müşteri verene de ‘bayi’ denilir.
Biat, yönetenle yönetilenin nasıl yönetileceği üzerinde antlaşmadır. Bu antlaşmayı yapan şunu demektedir; ‘biz sana bizi üzerinde ittifak ettiğimiz hukukla yönetmen üzere, maddi ve manevi olarak her türlü desteğimizi emrine amade kılacağız, harama girmediğin, hududullaha riayet ettiğin ve sen bize Allah’ın indirdiğiyle hükmettiğin sürece bu akdimiz bakidir’ demektir. Dolaysıyla, bu toplum hakkında alınan kararlar İslam dinin genel hükümlerine uymadığı/aklına yatmadığında itiraz edebilen, fikrini beyan etme hakkına sahiptir. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Bu biat ettikleri Allah’ın Resulü de olsa fark etmiyor. ‘Ya resulallah, bu senden mi yoksa vahiy mi?’ demeleri ondandır. Eğer vahiy ise, antlaşma gereği “işittik ve itaat ettik” demleri gerekiyor. Yok vahiy değil de nebinin bir içtihadı ise o zamanda fikir beyanında bulunup, doğrusunun kendi fikrine uyulması olduğunu söylemektedirler. Bu öğretinin tedrisatında yetişen ve büyük talebelerinden olan Ömer (ra); ‘Biz yanlış yaptığımızda, düzeltmiyorsanız sizde hayır yok, biz de dinlemiyorsak/düzelmiyorsak bizde hayır yok’ demesi ne kadar güzel anlatıyor biatı. Yüce Allah’ da bu konuda şöyle buyurur. “Onlar, Rablerinin davetini kabul ederler ve namazı dosdoğru kılarlar. Onların işleri de kendi aralarında bir istişare iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan onlar Allah yolunda harcarlar.” (Şura 38)
İslam’a göre insan, olumlu ya da olumsuz bütün davranışlarından sorumludur. (Zilzal 7,8) Bundan dolayıdır ki, Aklını ve iradesini kullanmayıp sorumluluğu bir başkasının üzerine yükleyip kurtulamaz. İnsan iradesi, Allah dışında birine teslim edilemeyecek kadar değerlidir. Çünkü bu iradi tercihinden dolayı sorumlu tutulacak, hesap verecektir. (Şura 30)
Toplu halde yaşamak, insanlık tarihiyle başlamış ve her dönemde olagelmiştir.
İnsanın toplumsal bir varlık oluşu, onun yalnızlık korkusu dünyaya geldiği andan itibaren bütün bir benliğinde hissetmesi toplu halde yaşama arzusundandır, hatta buna mecbur oluşu hiçte anlamsız değildir. Çünkü insan acizdir, kendi kendine yetmeyişi buna icbar etmektedir…
Topluluk olmak kötü bir şey değildir, hata bizzat olması gerekendir. ‘Toplum olamayanların hayatı zorlaşır.’ Toplum kavramının önüne koyduğunuz şey o topluma rengini verir. Her toplumun idaresi ve sevki kendi aralarında ittifaka vardıkları kurallar muvacehesinde yürütülür. İslam toplumunun da üzerinde ittifak edecekleri şey Kur’an ve sahih sünnet çerçevesindedir.
İnanca dayalı toplumların şahısları bilinçli bir şekilde ortak kimlik kazanır. Çünkü bilinçli ortak kimlik, bireysel kimlikten her zaman üstündür. (Al-i İmran 130) Özelde İslam kimliğinde birleşenler o kimlik sayesinde kardeştirler.
“Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de O sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz.” (Al-i İmran 103)
Burada bir noktayı daha dikkati nazarınızı celp etmeyi fayda umuyorum. Müslümanları, İslam toplumunu, ümmet olmaktan koparan, birlik olmalarını engelleyen, nihilizme varan bazı kanaat, söylem ve eylemler son zamanlarda daha bi moda oldu; ‘ulusçuluk, hizipçilik, mezhepçilik ve devamında; birlik olmaya gerek yok, herkes serbest bir şekilde çalışsın, İslam’ın organize bir topluluk/devlet diye de bir talebi yok…’ gibi bu türden söylem ve özgürlük nidaları da aslında göründüğünün aksine bireyi “sürüsüzler sürüsüne” dahil etmeye çalışan bir söylemdir. Bu dünyayı kendi akvaryumundan ibaret gören, başı bozukluğa ve sinsi aldatmacaya karşı da Müminler olarak çok dikkatli olmamız gerekir… Bu aynı zamanda yılmanın, ataletin ve aşağılık psikozuna girmenin de göstergesidir. Çünkü toplum/cemaat/ümmet olmak Kur’an’ın bir emridir.
“Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır.” (Al-i İmran 104, 110)
Eğer bizler, İslam’ın bizden istediği topluluk olmayı başarmaya başladığımızda; aidiyet duygumuz gelişecek, sorumluluk bilincimiz artacak, kalitemiz yükselecektir. İşte o zaman dosta sürur düşmana korku salacağız… Vesselam



