
Yahudi Teolojisinin Oluşumunda Göç Ve Sürgünlerin Rolü
“Tanrı onları annelerinin evine geri gönderdi. Bir adam hanımına kızdığı zaman onu nereye gönderir? Tabi ki annesinin evine…” (Babil Talmudu)
İsrailoğulları Kuranda adı çokça geçen bir kavim.
Öyle ki: “Allah’ı görmek istemeleri, Allah’ın onlara lütufta bulunması, buzağıyı ilah edinmeleri, Cebrail’e düşmanlıkları, cumartesi yasağına uymamaları, hayata aşırı düşkünlükleri, helal şeyleri kendilerine haram kılmaları, isyan etmeleri ve cezalandırılmaları, mukaddes topraklara girmeleri, peygamberleri öldürmeleri, sığır kesmeleri, Tevrat’ı ihmal etmeleri, kitabı tahrif etmeleri, bazı hükümlerini gizlemeleri, Tih’te dolaşmaları…” gibi çok sayıda ayette olumsuz özellikleri ile zikredilen bir kavim onlar.
Onlar Tanrıya insani özellikler atfederek onun sadece kendi tanrıları olduğuna inanıyor.
Özel olduklarını hissetmelerinin nedeni bu aslında…
Yeryüzüne hükmedeceklerini, tüm insanlığa varis olacak seçilmiş mukaddes millet olduklarını tanrıları “Yehova” fısıldamakta onlara.
Bu seçkinlik ve üstünlük tasavvuruna rağmen, yüzyıllar boyu aşağılık yaratıklar olarak gördükleri diğer insanların egemenliği altında yaşayıp oradan oraya göç ederek hayatlarını geçirip durdular.
İnançlarının bu çelişkisinin de pek farkında olmayarak…
***
Göç sözlüklerde tanım olarak: “Siyasi, toplumsal ya da ekonomik nedenlerle birey ya da toplulukların bulundukları yerleşim yerini bırakarak başka topraklara, başka bir coğrafya ya da ülkeye gitmesi” şeklinde geçer.
Birey ya da toplumun ana vatanından, doğduğu yaşadığı topraklardan uzak kalmasıdır diğer bir ifade ile.
Sürgün ise; ceza olarak bir yerden başka bir yere sürülmenin adı.
Sürgün çoğu dilde “diaspora” kelimesi ile ifade edilirken; Yahudiler, vaat edilmiş topraklardan Tanrı tarafından başka milletlerin yanına dağıtılmak anlamına gelen “galut” kelimesini kullanır.
Kavramlar üzerinden gitmeye devam edecek olursak; bugün günlük dilde kullandığımız Yahudi kelimesi de İbranice Yahuda’dan gelmekte.
Yahuda, Hz. Yakub’un on iki oğlundan dördüncüsü…
O, Yakub’un oğlu, İshak’ın torunu, İbrahim’in de büyük torunu.
Yahudilik ise Yahuda’nın soyundan gelenleri ve sonrasında Yehuda krallığını ifade etmekte.
“Allah’ın kulu” anlamına gelen “İsrail” kelimesi de yine Hz. Yakub’un lakabının İsrail olmasından ötürü onun çocukları ve onların soyundan gelenleri nitelemekte.
Son olarak Yehova/Yahve ise; eski ahitte Yahudilerin tanrısı anlamında kullanılan Yahudi tanrısı.
***
Yahudiler tarihlerini Hz. İbrahim’le başlatır.
Tevrat İbrahim’e “İbrani” der ve O, hem İsmailoğulları hem de İsrailoğullarının büyük atasıdır.
Ve İsrailoğulları tarihi göçlerle, sürgünlerle doludur.
Onlar Tanrı tarafından vaat edildiğine inandıkları topraklardan Asur, Babil ve Roma olmak üzere üç büyük sürgün yaşadılar.
MÖ. 925’te Hz. Süleyman’ın ölümünden sonra ülke ikiye bölünmüş; kuzey ve güney olmak üzere ikiye ayrılmıştı.
Kuzeyde İsrail krallığı; güneyde ise Yahuda krallığı…
İsrail krallığı tarihi kayıtlara göre Asurlular tarafından MÖ. 719 da ortadan kaldırılmışken; Yahuda krallığı ise, daha sonra MÖ. 587 de Babil hükümdarı Nabukadnezar tarafından yerle bir edilmiş, kutsal Mabet tahrip edilmiş ve Babil’e sürülen Yahudiler ’in esaret dönemleri başlamıştı.
Asur İmparatorluğu döneminde kuzey İsrail krallığında yaşayan on Yahudi kabilesi; Babil İmparatorluğu döneminde de güney Yahuda krallığında bulunan iki Yahudi kabilesi sürgün edildi.
İsrail krallığından sürgüne gönderilen on Yahudi kabilesi, zaman içerisinde tamamen asimile olup kaybolurken; Yahuda’dan gönderilen iki Yahudi kabilesi Pers İmparatorluğu döneminde tekrar geri dönebildi.
Yahudiler Asur sürgününde dağılıp asimile olurken özellikle Babil sürgününde bir kısmı yine Babil’in kültür potası içerisinde eriyip kaybolurken önemli bir kısmı kimliklerini koruyabilmiş, hatta kısa sürede Babil toplumu içerisinde orta ve üst sınıfa kadar yükselebilmiştir.
Aramca İbranicenin yerini almış, doğan Yahudi çocukların birçoğuna Babil isimleri verilmiş, Babil ay isimleri kullanılmaya başlanmış olsa ve dini ritüellerinde birtakım değişiklikler gerçekleşmiş olsa da…
***
Yahudi toplumunun Babil sürgünü yarım asırdan biraz fazla sürdü.
Bu sürgün, bir ulus olma ve bugünkü anlamda Yahudi kimliğinin oluşmasında etkin bir rol üstlendi.
Sürgününden dönenler azınlık olup çoğu Yahudalı diasporada yani Babil’de kalmayı tercih etmiş olsa da bu göç Yahudiliğe şekil veren bir dönüm noktası oldu.
Babil esaretinden dönüş Yahudilerin toparlanma ve yeniden yapılanmalarını gerçekleştirdi.
Onlar göç öncesi Kudüs şehrinin Tanrısal koruma altında olduğuna inanıyor ve Süleyman tarafından inşa edilen Mabedin ebediyen var olacağına inanıyorlardı.
Yahuda kralları yapılan anlaşmalara sadık kalmayınca Babil kralı “Nebukadnezar” ve ordusu Kudüsü tamamen tahrip edilerek yakıp yıkmış, kutsal mabet tahrip edilerek, kapı ve duvarlardan sökülen altın kabartmalarla diğer kıymetli eşyalar ve ganimetlerle halkın büyük bir kısmı Bâbil’e sürgüne gönderilmişti.
Bu yıkımda Ahdi Atik sandukası kayıplara karışarak nereye gittiği asla bilinemedi.
Sürgüne gönderilen halk, her şeylerini geride bırakarak göç etmek zorunda bırakılmış, geride kalanlarsa yeni efendilerinin hizmetinde çalışmaya devam etmişlerdi.
Yahuda halkı yaptıkları hatalar sebebiyle Tanrı’nın kendilerini sürgüne gönderdiğine inanmış, sürgünü Musa Peygamber ve İsrail oğullarının kırk yıllık çöl hayatı ile ilişkilendirilerek bu dönemi Tanrıları Yehova’nın İsrail oğullarını terbiye ettiği bir süreç olarak görmüştür.
Sürgünün kısa sürmesi kimliğin korunmasında etkili olmuş; Kral Davut’un soyundan gelecek ve İsrail oğullarını eski ihtişamlı günlere kavuşturacağına inanılan Mesih beklentisi de bu dönemde şekillenmiştir.
Yahudilerin bugünkü inanç sistematiğini bilebilmek anlayabilmek için Babil sürgünü sonrası nasıl toparlandıklarını, kendi ırklarına özel ilah anlayışına dayanan çarpık muharref din inancını nasıl ilmik ilmik ördüklerini, şekillendirdiklerini ve nasıl toparlandıklarını bilmek gerek.
Yahudalılar sürgün günlerinde büyük travmalar yaşasa da çoğu bu yeni çevreye alışmakta zorlanmayıp, kısa süre içerisinde Babil’in sayılı zenginleri arasına girmeyi başardı.
Babil’de zenginleşirken, zihinsel bir dönüşüm de yaşamışlar; Kudüs mabedine alternatif olarak ilk kez sinagoglar kurulmuş, vaz geçilmez kabul edilen kurban ibadetine alternatif olarak dualar ve yeni ritüeller ihdas edilmiştir.
Ve ilginçtir sürgüne gitmeyip, geride kalanlar başka din ve kültürler içerinde asimile olurken, sürgündekiler millî kimliklerini korumayı başardılar.
Ve Yahudiliğin ortaya çıkısı ve inkişafı Babil’deki bu göç döneminde oldu.
“Süleyman Mabedi”nin Nabukadnezar tarafından yıkılmasıyla başlayan sürgün, yaklaşık yarım asır sonra Perslerin Babil’i fethetmeleriyle sona erdi.
Böylece Babil imparatorluğunun Persler tarafından yıkılmasıyla birlikte, Yahudiler yıllarca hayalini kurdukları esaretten kurtuluş vizesini, Babil’in yeni yöneticilerinden alarak kendi topaklarına döndüler.
Yahudilerin kendi topraklarına dönüşlerinin Pers krallarının desteklemesi ve kendi içlerinden başlarına yöneticiler atamaları, Yahuda’yı tampon bir bölge haline getirmek stratejisi olarak yorumlanır uzmanlarca.
Bu durum İranlıların ele geçirdikleri toprakların halklarına karşı sergiledikleri bir tutum olarak ta değerlendirilebilse de sonuçta Yahudiler bundan yararlanmayı bildiler ve Kenan’a başlarında Perslerce kendi içlerinden yönetici olarak atanan “Nehemya ve Ezra” olduğu halde geri döndüler.
Ancak, bir kısım Yahudi Babil’de kalmayı tercih etti.
Çünkü Yahuda’da hayat daha zordu ve bu geri dönmeyenler Babil’deki kazanımlarını bırakmak istemeyenlerdi…
***
Özellikle mabedin yıkılması ve Davud krallığının sona ermesi, ciddi kültürel ve teolojik sarsıntı meydana getirmiş, insanların zihninde çok derin izler bırakmıştır.
Mabet yakılmış, mabedin tunç direkleri ve ayaklıkları Keldaniler tarafından parçalanmış, diğer kıymetli eşyalarıyla birlikte Babil’e götürülmüş ve mabette bulunan On Emir levhalarının bulunduğu sandık dahi tahrip edilmiştir.
Oysa kutsal mabetlerinin saldırılardan korunacağına ve fethedilmezliği onlarda imani bir inançtı.
Büyük hayal kırıklığı yaşadılar.
Sonrasında bu durumu yani Tanrı’nın Yahudileri sürgüne gönderme gerekçesini yine “Yahudilerin sayılarını artırmak için” olarak yorumlamış olsalar da bu sürgün Yahudiler için yalnızca ülkelerinden fiziki olarak koparılma değil, aynı zamanda Tanrı’dan da uzaklaşma anlamı taşımaktaydı.
Sürgün, din ile ve özellikle Kudüs’le ve mabetle bağlarının kopması idi.
Yahudi literatüründe bu sürgünler işlemiş oldukları günahlara karşılık bir ceza olarak değerlendirilmiş; kendilerini sürgüne gönderenlerse Tanrı tarafından seçilen cezalandırıcılar olarak telakki edilmiştir.
Bu düşünce bir Yahudi teolojisi geliştirmiş; göç ve sürgünlerin Yahudilerin haddi aşmaları ve günahları sebebiyle tanrı Yehova’nın kendilerini cezalandırması olarak yorumlanmıştır.
Bu günahlar “Mişna” da; “putperestlik, ensest, kan dökme ve Şabat yılının gözetilmemesi” olarak tanımlanır.
Yahudi krallarının savaşlarda mağlup olması kutsal kitaplarında Yahudalıların tanrı Yehova inancından uzaklaşıp başka tanrıların yolunda gitmesine dayandırılmakta ve başlarına gelen felaketleri fazlasıyla hak ettikleri açık bir dille anlatılmaktadır:
“ Günahlarımızdan ötürü bu yargıya layıktık. Senin sözünü dinlemedik, sana sırt çevirdik. İşlediğimiz tüm günahlardan ötürü suçluyuz. Yapmamızı buyurduğun şeyleri yapmadık. Buyurduklarına uysaydık, huzur içinde yaşardık. Ama şimdi bu yargıyı ve bu cezayı hak ettik. Bizleri düşman eline, yasa tanımaz, kötü niyetli, küstah insanların eline, dünyanın en kötü kralının eline teslim ettin…”56 (56 Bkz. Azarya’nın Duası ve Üç Genç Adamın Ezgisi 5-9.)
Sürgün sonucu içlerinde bazılarının kendi tanrıları olan Yahve’ye olan inancı zayıflasa ve sürgün Babil tanrısı Merduk’un zaferi olarak yorumlanıp Babil tanrılarına yönelme gibi durumlar görülse de; çoğunluk sürgün sebebinin kendi yozlaşmaları olduğunu düşünüp dini hayatlarına daha çok önem verip dine yönelmiş yeni ritüeller ihdas etmişlerdir.
Hakimiyetin Babillilerden Perslere geçmesiyle mabet tekrar inşa edilmiş, kurban ibadeti tekrar başlamış, dua ibadeti ise günlük ibadetlere eklenerek yansımıştır.
Sünnet ve şabat ibadetleri, oruç ibadeti, Yahudi bayramları hep sürgünden sonra eklenen, ritüel olan ibadetlerdir.
Hülasa ahiret inancı ve mesih anlayışı güçlenmiş, kutsal kitap çalışmalarına ve din adamlarına önem verilmiş; nebilerin mesajları, mabet anlayışı, kurban anlayışı, sünnet olmadaki kimlik arayışı, Şabat gününe verilen anlam, oruç, bayramlar, ahiret inancı, Mesih inancı, din adamlarının durumu konularında ciddi değişimler ortaya çıkmıştır.
Bazı araştırmacılar Musa’nın getirdiği şeriatte kıyametle ilgili hususların olduğunu, tarih içinde Yahudiler’in bunları yok ettiğini ileri sürerek Yahudiler’in kıyametle ilgili bugünkü inanç esaslarını dahi Babil sürgünü döneminde İranlılar’dan aldıklarını söylemektedir.
***
Bu dönemin en önemli karakterleri hiç şüphesiz Ezra ve Nehemya’dır.
Yahuda’da şehrin yapılanmasını Babillilerce kendi içlerinden yönetici olarak atanan Nehemya üstlenirken, ilahiyat alanının inanç mimarı Ezra olmuştur.
Nehamya siyasi, Ezra ise dini liderdir.
Öyle ki Ezra Yahudiliğin kurucu babası olarak da kabul edilebilir.
O Yahudilerin Babil esaretinden dönüşünde onlara önderlik eden ve yaptığı reformlarla Yahudiliğin bugünkü yeni din formunun ortaya çıkmasına zemin hazırlayan en önemli karakterdir.
Babil sürgününde Ahit sandığı ile birlikte kaybolan dini metinler onun tarafından yeniden yazılmış; Tora bugünkü halini almış, Yahudilerin yazılı kaynaklarından biri olan Tanah literatürdeki yerini almış, yıkılan mabet yeniden inşa edilmiştir.
Burada ilginç olan noktalardan biri de İslam ulemasının, Kuran-ı Kerim’de ismi bir kez zikredilen “Üzeyir”in Ezra olduğunu iddia etmiş olmalarıdır.
Mevcut Yahudi kaynaklarında Yahudilerin Ezra’yı Tanrı’nın oğlu olarak nitelendirdiklerine ilişkin bir bilgi yer almaması Kur’an’da yer alan “Üzeyir Allah’ın oğludur” sözünün, Hicaz Yahudileri tarafından söylenmiş olabileceği yönündedir.
Bununla beraber Yahudilerce bir peygamber olarak kabul edilmemesine rağmen, ona atfedilen niteliklerin çok büyük olması yüzünden Yahudi ilahiyatında tarih boyu birçok açıdan Musa ile mukayese edilmiş, aralarında benzerlikler kurulmaya çalışılmıştır.
Ezra önderliğinde Babil’den dönüş, Musa önderliğinde Mısır’dan çıkışa benzetilmiş, sıradan bir dönüş olmadığının üzerinde ısrarla durulmuş, İsrail tarihindeki ikinci bir “çıkış” olarak nitelendirilmiştir.
Yahudilikte değişim ve dönüşümün merkezinde yer alan Ezra hakkında anlatılanlar onu efsanevî bir karaktere dönüştürmüş; onun döneminde Yahudiler millet olarak yeniden toparlanmış, Yahudilik tam anlamıyla bugünkü formunda inkişaf etmiştir.
Ezra’nın aynı zamanda Pers kralı tarafından resmî bir fermanla ve yetkilerle görevlendirilmiş bir elçi olduğu Tanah’ta da açıkça belirtilmiştir.
***
O halde sürgün sonrası geri dönüşten sonra Yahudi ilahiyatı alanında yapılan çalışmalar şöyle özetlenebilir:
“Tevrat’la ilgili düzenlemeler, Yahudi kimliğiyle ilgili reformlar, Yahudiliğin kurumsallaşmasıyla ilgili çalışmalar ve Yahudiliğe yapılan ilaveler…”
Sürgün döneminde kaybolan ve tamamen unutulan Tevrat metinleri yeniden ortaya çıkarılmış, yazıya geçirilmiş ve hukuksal anlamda ilk kez Yahudilerin anayasası olmuştur.
Böylece Yahudi şeriatı uygulanabilir hale gelmiş, şeriat hukuku Yahudi toplumunda yürürlüğe girmiştir.
Tevrat’ın anlaşılır olması için, ilk kez yorum geleneğini başlatılmış, halka yönelik Tevrat okuma günleri belirlenmiş ve Tevrat’ın yazı karakteri değiştirilmiştir.
Ezra tarafından kurulan “Büyük Meclis ve üyeleri Soferîm”, Tevrat’ta birçok düzenleme ve düzeltmeler yapmıştır.
Yahudi kimliğinin oluşması için çaba harcanmış, soya dayalı bir Yahudi tanımı yapılmış; kutsal soy fikri ile başka kavim ve dinden olanlarla dış evlilikler yasaklanmış, bu şekilde soya dayalı bir Yahudi kimliği oluşturulmaya çalışılmıştır.
Bu noktada sürgünden dönenler “mukaddes” kabul edilirken, dışarıda kalanlarsa “murdar” kabul edilmiştir.
Kutsal soy inancı gereği, Yahudi erkeklerin murdar yabancıların kızlarıyla evlenmesi yasaklanmış; evli olanların da hanımlarını ve çocuklarını bırakmaları dahi istenmiştir.
Aslında Yahudilerin kendi dışlarındaki yabancılarla evliliklerin yasaklanması fikri çok büyük bir kırılma noktasıdır. Bu sayede Yahudilerin seçilmiş ve üstün ırk oldukları fikri en açık şekilde bu dönemde ortaya çıkmış; yabancı kadınlarla evliliğin yasaklanması Yahudiliğin milli bir görünüm kazanmasına neden olmuştur.
***
O halde Babil sürgünü ve sürgünden dönüş sırasında gerçekleştirilen dini ve toplumsal reformlar günümüz Yahudi anlayışının ve kurumsal bir din yapısının oluşumunu sağlamıştır.
Diasporada Yahudiler, çok uluslu bir yapı içinde milli ve dini kimliklerini korumaya özen göstermiş ve o günden bugüne gelen bir milli din anlayışı şekillenmiştir.
Bugün Yahudilere ait birçok inanç ve uygulamada Babil etkisini görmek mümkündür ve aslında bugünkü Yahudilik, sürgün sonrası Babil’de şekillenen İsrail dinini ifade eder.
Mabedin yıkılışı ile mabet merkezli din anlayışından inanç, kutsal metin ve Mesih beklentili bir din anlayışına geçilmiştir.
Aradan yüzyıllar geçmesine rağmen İsrail oğullarının bir şeriatlarının olması, dini ritüelleri sürdürmeleri ve muhafazakâr oluşlarının altta yatan en önemli neden şüphesiz Babil sürgünüdür.
Yahudiliğin Kudüs merkezli kutsal topraklarının sınırları ve bu sınırların kıyamete kadar kutsal olduğu, Tanrı tarafından bu sınırların çizildiği fikri bu dönemde şekillenmiş, temelleri atılmış ve Mesih düşüncesi dine yine bu dönemde bu yeni dini literatüre eklenmiştir.
Babil’den dönenlerin yerleştikleri topraklar sonsuza dek sınır kabul edilmiş, peygamberlik bu sürgün dönüşü nihayete ermiştir.
Hülasa öyle ya da böyle, Babil sürgünü bir milattır ve sürgün sonrası geri dönüşte bu dönem yapılan ilahiyat menşeli reformlar, Yahudiliğin bugününü belirledi…
Selam ve dua ile…


