
Kader ve Kadercilik
Kader problemi bir insanlık sorunudur. İnsanî bir meseledir. Bidayetten beri konu ile pek çok düşünür ilgilenmiş, ancak günümüze değin bir çözüme ulaşılamamıştır. Bu nedenle çok fazla teknik ayrıntıya, kelamî tartışmalara ve fikir ayrılıklarına girmeden, tarihi müktesebatı da dikkate alarak konuyu bu günün insanına dokunacak şekilde yazmayı deneyeceğim.
Konunun odak noktası insanın nasıl bir varlık olduğu sorusunun cevabındadır. İnsan eli kolu bağlı mahkûm bir varlık mıdır? Yoksa iş yapmakta çeşitli seçenekleri olan hür bir varlık mıdır? Allah’ın her şeye gücü yettiğine göre insan neyi yapıp etmektedir? İnsan bir şeye gücü yetmeyen aciz bir varlıksa iradenin ve aklın olmasına gerek var mıdır? Sorumlu bir varlık mıdır? Yeryüzünün “halife”si olarak yaratılan insan; dağın, taşın ve hiçbir varlığın kabul etmediği sorumluluğu neden üstlenmiştir? Bu ve benzeri soruların doğru cevabı, insan kurulmuş bir varlık olmayıp, yapıp etmelerinde özgür ve sorumlu bir varlık olması şeklindedir. Aksi olsaydı sorumsuz bir varlık olurdu.
Âlemde insanın davranışları da dâhil olan ve olacak işler Allah tarafından tesbit edilip takdir edilmişse bu durum Allah’ı atıl bir varlık konumuna düşürür. Hâlbuki Kur’an Onun her an yeni bir iş ile meşgul olduğunu söylemektedir. (Rahman: 29) Şayet bizim için kurgulanan, tesbit edilen davranışların dışında hareket etme imkânımız olmasaydı iradenin, özgürlüğün ve sorumluluğun anlamı da olmazdı. Şu halde klasik kader anlayışı insanın varoluşunu anlamsız kılmakta ve Allah’ı da atıl yani işsiz güçsüz bırakmaktadır.
Allah insanı akıllı, hür ve sorumlu bir varlık olarak yaratmıştır. Eğer insan daha önceden kendisi için tayin edilmiş bir rotayı takip etmek veya kendisi için yazılan senaryodaki rolü oynamak durumunda ise iradeli ve iradesiz davranışlarının bir anlamının olmayacağı gibi sorumluluğunun ve Allah’ın kâinata müdahale etmesinin de bir anlamı kalmayacaktır. Kaldı ki biz her an Allah’a dua ederiz yani O’nun bizim için yeni bir şey yaratmasını isteriz.
Bu kısa girizgâhtan sonra, genel duruma bir göz atmak faydalı olacaktır. Hz peygamberin, arkadaşları arasında kader konusunun konuşulmasını yasakladığına dair rivayetleri hadis usulü açısından sıhhatli bulmuyoruz. Zira söz konusu hadislerin tamamına yakını geleceğe/gaibe yönelik muhtevaya sahip. Sahabe döneminde kader konusunun gündemde olduğunu biliyoruz. Mesela Şam vilayetini ziyaret eden Halife Ömer’in şehirde veba salgını olduğunu haber alınca ortamdan uzaklaşması üzerine ordu komutanı Ebu Ubeyde’nin “Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun?” eleştirisine, Halife’nin “evet Allah’ın kaderinden Allah’ın kaderine kaçıyorum” karşılığını vermesi, Ömer’in kader anlayışının vebadan ölen Ebu Ubeyde’nin kader anlayışından çok farklı olduğunu gösterir. Yine Halife Osman’ın isyancıların halifeliği bırakması telkinlerine “bana bu gömleği Allah giydirdi” karşılığını vermesi, olayı kader bağlamında değerlendirdiğini ancak kendisini taşa tutanların eylemini ise kader olarak görmediği söylenebilir. Hz Ali’nin konu ile ilgili düşüncesi daha nettir. O Allah’ın emir ve yasaklarının konusu olan işlerde, önceden belirlemenin olamayacağını, bu durumda Allah’ın kitap ve peygamber göndermesinin anlamsız olacağını, kaderin insanın sorumlu olmayacağı alanlarda söz konusu olduğunu söyleyerek, insanın sorumluluğuna dikkat çekmiştir.
Halife Ali’ye karşı yürüttüğü iktidar savaşını kazanan Muaviye, iktidarının gayri meşruluğunu izale etmek için kader kavramını kullanmış ve kaderci düşüncenin gelişmesi için elinden geleni yapmıştır. Emeviler, kaderciliği siyasi geleceklerinin teminatı olarak gördüler. Bu bağlamda kaderci düşüncenin gelişip yayılması için ilk adımlar bizzat Muaviye tarafından atılmıştır. Ali’ye isyanının siyasi ve dini bir gerekçesi olmayan Muaviye kader kavramına sığındı. Kader kavramını öyle bir yorumladılar ki, Ahmet Akbulut’un çarpıcı ifadesiyle: Kadere hem zalim hem mazlum beraber sığındı, kader bir yandan zalimin zulmünün sebebi olurken, diğer yandan mazlumun acizliğinin gerekçesi olmuştur.”
Emevi yöneticilerine karşı gelmek, kadere dolayısıyla Allah’a karşı gelmek olarak kodlandığı için, Yezîd halka şöyle seslenebiliyordu: “Ey insanlar sizin bir şey yapmanıza gerek yoktur. Allah bir şeyi beğenmediği zaman onu kendisi değiştirir. Allah iktidarımızı değiştirmediğine göre sizin karşı çıkma hakkınız yoktur. Size düşen itaat etmek, Allah’ın iradesine rıza göstermektir.” Bu bağlamda Emevi yöneticileri kendilerinden bir şey yapmıyorlar, Hüseyin Atay hocanın ifadesiyle, “Allah’ın kaderini infaz ettiklerini” söylüyorlardı. Böyle olunca kader, Emevilerin iktidarını meşrulaştıran kullanışlı bir aparata dönüşmüş oldu.
Emevilerin böyle bir kader anlayışına sığınıp yaptıkları zulmü Allah’a fatura etmelerine Hasan Basri dâhil zamanın pek çok tanınmış âlimi açıktan veya gizliden gizliye muhalefet etmişler ama iktidarın zulmünden ve şerrinden dolayı ya katledilmiş ya da sindirilmişlerdir. Böyle bir ortamda Emevi Halifelerinin istediği şekilde kader kavramını yorumlayan âlimlerin görüşleri doğrultusunda Cebriye Mezhebi ortaya çıktı. Bu mezhebe göre hiçbir şeyden kaçınmanın imkânı yoktur. Allah ne dilemişse o olur. Ne kadar çalışırsan çalış bir şey olacaksa olur, olmayacaksa olmaz. Kulun olaylarda bir dahli söz konusu değildir. Allah’ın ezeldeki yazgısı ne ise o gerçekleşir. Bu mezhebe göre “Allah kulun iyi, kötü, hayır, şer, çirkin, güzel tüm fiillerini yaratandır, kul da işleri kesbeder.” Kul etkisiz elemandır. Günümüz robotları kadar bile kıymeti harbiyesi yoktur.
İslam tarihinde ilk defa Emevilerin kendi saltanatlarının yanlışlarına karşı toplumsal tepkiyi azaltmak ve dini kullanarak kendilerini meşrulaştırmak için ortaya attıkları cebr inancının ne gibi ahlak dışı sonuçlara yol açabildiğini deprem gibi doğal felaketlerin sorumlularının peşine düşmek yerine olayın “kader” olarak geçiştirilmesi yoruma gerek bırakmamaktadır.
Kader kelimesi Kur’an’da; ölçme, güç yetirme, kaza ve hüküm, ölçerek tayin etmek, rızkı daraltma, her şeyin olduğu gibi kılınması gibi anlamlara gelmektedir. Ayrıca ezelden ebede kadar Allah’ın irade ettiği külli hükme ve evvelden ölçüp biçip hüküm vermeye de kader denmektedir. Kaza ve kader kelimelerinin literatürde birbirlerinin yerine kullanıldığı olmuştur. Tanımı şöyle yapılmıştır, “Kaza, Allah’ın ezelde bütün eşyanın gelecekte ne şekilde olacağını bilmesidir. Kader ise bu eşyanın Allah’ın ezeldeki eşya ile ilgili ilmine uygun olarak icat edilmesidir.”
Kader konusunda yapılan tartışma, kâinatın belli bir düzen dâhilinde Allah tarafından yaratılmasında değil, yaptığı fiillerden lehte ve aleyhte sorumlu olan insanın, bu yaptıklarının ezelde tayin ve tespit edilip edilmediğinde odaklanmaktadır. Eğer kaza ve kader, “kâinattaki ilahi kanunlardır.” şeklinde anlaşılsaydı tartışma çıkmayabilirdi. Şu halde, Kader, varlığın sınırlarını belirtmektir. Kâinat hakkında Allah’ın koyduğu yasalardır, ölçülerdir. Bunun için her şeyin bir ölçüsü, miktarı ve uyduğu bir nizamı vardır.” (Ahmet Akbulut, Sahabe Dönemi İktidar Kavgası, s: 276) denilebilir.
Kur’an-ı Kerim’de birçok yerde geçen Kader kelimesi ve türevlerinin eksenini “bir ölçü dâhilinde tayin etmek, her şeyi bir ölçü ve nizama göre tanzim etmek.” anlamı oluşturmaktadır. Böyle olunca Kader kelimesinin Kur’an’daki anlamları ile Hz Peygamberden sonra ortaya çıkan ve değişik görüşler neticesinde terimsel bir anlam kazanan kader kavramının hiçbir ilgisi yoktur.
Kader kelimesinin geçtiği ayetlerin hiçbirinde insanın sonucundan sorumlu olduğu fiillerin, ortaya çıkmalarından önce belirlendiği ya da tespit edildiği düşüncesini çağrıştıracak bir anlam çıkarmak mümkün görülmemekte. Fakat değişik ve indi yorumlarla, konu ile ilgili ayetleri bir arada okumamak, ayetin bağlamını dikkate almamak, tikel yaklaşım ve benzeri nedenlerden dolayı bazı ayetlere tersi bir anlam yüklenmiştir. Hâlbuki İnsan Allah tarafından yaratılan, akıllı, iradeli, potansiyel olarak iyilik ve kötülük işleyebilecek kabiliyette, yapıp ettiklerinden sorumlu ve hür bir varlıktır. Bu bağlamda Kur’an’ın tahrif edildiğini görmekteyiz. Örneğin Ahmet Cevdet, Ali-Muaviye mücadelesini anlatırken, “Allah’ın emrettiği bir şeyde peygamberine hiçbir sıkıntı yoktur. Bu, Allah’ın daha önce gelip geçmişlere uyguladığı bir yasasıdır. Allah’ın emri, mutlaka yerini bulur.” (Azhap: 38) ayetini, sanki onlar savaşmak zorundaymış gibi yorumlamıştır. Hâlbuki ayetin bağlamı incelendiğinde böyle bir yorumla ilgisi olmadığı görülecektir. Bu ayeti, Allah’ın emri yerine getirtecek bir emirdir. Allah’ın meşru kıldığı şey meşrudur, şeklinde anlamak gerekmektedir. (Ahmet Akbulut, Sahabe Dönemi İktidar Kavgası, s: 263-264)
Bu günkü “kaza ve kader” telakkisi Muaviye’nin maharetinin ürünüdür. Kader ve cebr inancını Emevilerin icat ettiğine tarih şahitlik eder. Müslümanların cebre inanmakla her türlü sorumluluktan kurtulacaklarını, çaba gösterme ve eleştirme gibi bir mesuliyetlerinin kalmayacağını, Emevilerin ihdas ettiğini tarih bütün çıplaklığı ile ortaya koymaktadır. (Ali Şeriatî, Dine Karşı Din, s: 27)
Mu’tezile, cebir ideolojisini halka dayatmak suretiyle iktidarda yapmış oldukları tüm gayri meşru icraatlarını Allah’ın iradesi ve takdirine bağlamayı ilke edinen ve bu çerçevede insana ait tüm yapıp etmelerin Allah’ın takdiri ile gerçekleştiğini, dolayısıyla kendilerinin yaptığı icraatın da aslında Allah’ın takdirinin bir tezahürü olduğunu söyleyen Emevi iktidarına karşı, insanın özgürlüğünü savunan onurlu bir siyasi muhalefetle birlikte gün yüzüne çıkmıştır. (Mustafa Öztürk, Kur’an’ı Kendi Tarihinde Okumak, s: 100)
Halk arasında ve geleneksel dini literatürde; Kur’an’dan hiçbir dayanağı olmayan ve özgür iradeyi yok sayan bir kader anlayışı söz konusudur. Bu anlayışı özetle ifade etmek gerekirse, Allah’ın her şeyi ezelden takdir ettiği ve değişmeyen alın yazısıdır kader. Kulun Allah’ın takdiri karşısında bir tasarrufu ve takdir edilene boyun eğmekten başka yapacağı bir şey yoktur. Tedbir alsa bile takdir boşa çıkartır. Tedbirin de bir anlamı yoktur. Kuzu kuzu boyun eğip olayı kabullenmek durumundayız. Külli irade cüz’i iradeyi yok eder. Bu anlayışın tezahürünü, “Kader kurbanı”, “Kader mahkûmu”, “Kaderin oyunu”, “Alın yazısı” gibi halk deyişlerinde görürüz. Bu inancın arkasında yatan şudur: Bu olan biten benim seçimim değildir. Allah’ın benim için önceden takdir ettiği şeylerdir. Tedbir dâhil ne yaparsam yapayım sonuç değişmez. Şu halde takdir tedbiri bozuyorsa tedbir almanın bir anlamı yoktur.
İnsanın özgür iradesini yok sayan böyle bir kader anlayışının tarihi arka planı ve siyasi nedenleri vardır. Dolayısıyla konu ile ilgili tartışma dinî/teolojik olmaktan çok, siyasidir. Hz peygamberden hemen sonra Müslümanlar halife seçimi nedeniyle önce siyasi, sonra dini, daha sonra da ilmi alanda farklı istikametlere sürüklendiler. İktidar olma ve siyaset nedeniyle Müslümanlar arasında çıkan savaşlar ve çatışmaların faturası kadere yani Allah’a kesilmiştir. Bu savaşların galibi Muaviye kader konusunu iman esaslarına dâhil edip, iktidarını meşrulaştırma yoluna gitmiştir. Muaviye marifetiyle siyaset dine el koymuştur. Hadislerin toplanması aşamasında uydurulan hadislerle de olay meşrulaştırılmıştır.
Yukarıda ifade ettiğimiz gibi Kader kelimesi Kur’an’da genellikle, kıymet, değer, miktar/ölçü, süre, güç/kudret gibi anlamlarda kullanılır. Kavram hiçbir ayette Allah’ın ezelde insanlar için belirlemiş olduğu, kişinin özgür iradesini ve tercihini yok sayan halk deyişi ile “alın yazsı” ya da “kadercilik” anlamında kullanılmaz. Bu tarz bir iman esası da söz konusu değildir. Kur’an’da Allah’ın eşsiz kudretinden, evrenin bir ölçüye ve düzene göre yaratmasından ve düzeni sağlayan ilahi kanunlardan/sünnetullah’tan söz edilir. İnsanın iradesinden bağımsız olan olay ve planlamalar için kullanılır. Öğreneğin Mü’minûn suresi 18. ayette, yağmurun gökten belli bir ölçüye göre indirilmesini ifade için kullanılan “kader” kelimesi “ölçü, yasa” anlamındadır. Yine insanın yaratılış sürecinden bahseden Murselat 22’de “süre, zaman ölçüsü” anlamındadır. Bu ve benzeri pek çok ayet açık bir şekilde her şeyin Allah tarafından bir kader yani bir ölçüye göre yaratıldığını söyler.
Kur’an’da “sünnetullah” olarak geçen ve Allahlın yolu, yöntemi ve yasalarını ifade eden kullanım, neden sonuç ilişkisi bağlamında Allah’ın her şeyi bir ilkeye, şaşmaz ölçüye göre yarattığını ifade eder. (Azhab: 38) Kader kökünden gelen ve ölçüye bağlamak anlamında olan “takdir” sözcüğü de tabiat kanunları, değişmez ölçüler anlamında kullanılmıştır. Bu kullanıma göre Ay ve Güneş’in belirlenmiş ölçülere göre seyretmeleri, her türlü iş ve oluşun, her türlü yaratılış ve yaratışın seyri Allah’ın bir takdiri yani ölçülendirmesidir. (Enam, 95; Furkan, 2; Yasin, 38; Fussılet, 12) Bu da kâinatta her hangi bir düzensizlik olmadığının ve hiçbir varlığın tesadüfen yaratılmadığının ifadesidir. Her bir ince ayrıntının Allah tarafından detaylı bir şekilde planlandığının ve uygulandığının bildirilmesidir.
Dini ve felsefi konulu tartışmalarda insanların en çok kafasını karıştıran soruların başında kader ve irade konusu gelmektedir. Hemen her gün deprem olan ve sık sık karşılaştığımız toprak kayması ve sel felaketlerinde, maden kazalarında ilk akla gelen konu kaderdir. Sözü edilen doğal afetlerin kader olarak algılanması isabetli midir? Sorunun iki cevabı var: Birincisi depremin kendisi kaderdir. Yani Allah’ın doğa için takdiridir. Depremin olması kaçınılmazdır. Kaçınılmaz olan bir olayın olmamasını istemek muhaldir. Deprem yer kabuğundaki hareketliliğin doğal ve kaçınılmaz sonucudur, yeryüzünün fıtratıdır. Önemli olan insanın bu gerçek karşısında ne yapacağıdır. Deprem gerçeği ile yaşamayı öğrenip, aklını kullanarak fay hattına, dere yatağına ev yapmamak gibi gerekli tedbirleri alarak mı yaşayacak, yoksa ne gelirse Allah’tan deyip sorumluluklarından kaçıp mesuliyeti Allah’a mı atacak! Faturanın Allah’a ve ya kadere kesilmesi, sorumlu olması gereken kişi ve kurumların kendisini kandırarak Allah’a iftira etmek ve sorumluluktan kaçmak kimseye bir şey kazandırmaz.
Kötü olan depremin kendisi değil, kötü olan, deprem gerçeğini ciddiye almayıp sorumsuz hareket etmektir. Zira Allah’ın deprem gibi bir felaketle kullarına zulmetmesi ve kullarından intikam alması düşünülemez (Nisa: 40). Böyle bir düşünce ilahi adaletin tecellisine ve Allah’ın ödül ve ceza ilkesine aykırıdır (İsra: 15). Bu bağlamda herhangi bir afeti, Allah’ın bir cezalandırması ya da o bölgedeki canlıların, özellikle de insanların helâkı olarak görmek doğru ve ahlaki değildir. Allah’a haksızlıktır, haddi aşmaktır (En’am: 131). İnsanlar kendi hataları yüzünden kendilerine haksızlık ederler. (Yunus: 44) Kaldı ki, Allah hatalarımızın pek çoğunu da affettiğini söyler, başımıza gelen kötülükler ise kendi yapıp ettiklerimiz yüzündendir (Şura: 30).
Deprem kuşağında, depreme dayanıklı binalar inşa edilmediği için yıkılan binaların sorumlusu deprem değildir. Sorumlu olanlar, inşaat malzemesinden çalan müteahhit, müteahhidi doğru dürüst denetlemeyen, rüşvet yiyen denetmen, binanın adam gibi kontrolünü yapmadan oturum izni veren kurum ve kuruluşlardır.
Allah insanı yeryüzünün halifesi/sorumlusu olarak özgür yaratmıştır. Bu, Allah’ın insan hakkındaki insana özgü takdiridir, kaderidir. Bunun içindir ki, insan, ontolojik açıdan değil; ödül ya da cezayı gerektiren iyi-kötü, güzel-çirkin gibi fiillerinde özgürdür, işlerinde özgür olmasaydı, o zaman ödül ve cezanın bir anlamı, hikmeti olmazdı. İyiliğin övülmesinin, kötülüğün yerilmesinin yani erdemli yaşamanın anlamı kalmazdı. Dinin, Allah’ın peygamber göndermesinin, emrin-nehyin bir hikmeti olmazdı. İnsan özgür olmasaydı sorumlu olmazdı. Allah’ın insanı özgür yaratması kaderdir. Allah’ın takdiridir. İnsanın özgür iradesi ile yaptığı ve sorumluluk gerektiren işleri kader değildir.
İslam inancına göre insanlar arasında ırk, dil, renk, cinsiyet, kültür ve coğrafya gibi özellikler üstünlük vesilesi değildir. Allah’ın ayeti olan bu özellikler ontolojiktir. Bu nedenle bu vasıfları kazanmada insan iradesi söz konusu değildir. Kendi irademizle sahip olmadığımız özellikler ile övünç duymamız saçmadır.
Bütün insanlar, eşref-i mahlûkat yani Allah’ın şerefli ve en güzel şekilde yarattığı varlıklardır. Allah katında değerli olan insan ise; görev ve sorumluluğunun farkında olan(takva) ve öyle yaşayandır. İnsanlar arasında değerli olan ise değer üretendir (salih amel). Takva dışında ırk, dil, ideoloji, tarih, cinsiyet, kabile mensubu (seyid olmak) olmak gibi ontolojik farklılıklar bizi diğer insanlardan üstün ve değerli kılacak özellikler değildir. Bunların bir kıymeti harbiyesi de yoktur. Yukarıda kader bağlamında sayılan özellikler nedeni ile insanlardan üstün, seçilmiş ve ayrıcalıklı olduğunu vehmeden kişi ve gruplar, hastalıklı ve İslam ve insanlıktan nasibini almamış, sapmış, cahiliyeyi benimsemiş sapkınlardan başkası değildirler.
Kaderi Allah yazmaz. Yani insanın fiillerinde bir zorunluluk yoktur. Çoğunluğun bildiği ve kabul ettiği gibi bir kader yoktur. Herkes kendi kaderini kendisi belirler. Allah olay olduğu ve kul seçimini yaptığı an takdir eder, öncesinde bir kader yazmaz. Yani kulun isteğinin gerçekleşmesi için ona fırsat verir. Bu bağlamda insanın özgür iradesi ile gerçekleştirdiği evlilik, cinayet, tembellik, yoksulluk ve benzeri olaylar kader değildir. Zira bu olaylar insanın kendi seçimidir. Kader Allah’ın yaratmasıyla ilgili bir konudur, insan fiilleri ile alakalı bir konu değildir.
Kaderin önceden yazılmış olduğu inancını Emeviler Musevilikten ve Budizmden ödünç almışlar, iktidarlarını devam ettirmek ve meşruiyetini sağlamak için sistemleştirmişlerdir. Bayraktar Bayraklı Hocanın dediği gibi; Allah bir kısım kullarına cennetlik olacağı, diğerlerine de cehennemlik olacağı bir kader yazar mı hiç? Zira böyle bir olay Allah’ın adaletine sığmaz ve insan iradesine ipotek koymaktır. Ödül ve ceza esprisine de uygun değildir.
Elimizdeki geleneksel akait kitaplarının pek çoğunda anlatılan kader konusuyla Kuran’daki kader konusunun bir biriyle örtüştüğü kanaatinde değiliz. O kitaplar marifetiyle bize öğretilen kader, sürüleşmiş bir toplum yaratmak isteyen iktidar odaklarının kitleyi uyuşturmak için oluşturdukları Kur’an dışı bir anlayıştır diye düşünüyoruz (Bakara: 104).
Kadercilik kader değildir. Kader, Allah’ın evrenin işleyişini ve düzenini sağlamak için koyduğu ilahi/tabi, evrensel ve değişmeyen yasalardır. Allah’ın işleri belli bir düzen/nizam ve ölçü/mizan içinde yaratmasıdır. Her şeyin bir yasası vardır ve evrende her şey o yasaya göre işler. Su yüz derecede kaynar, sel, dere yatağına yapılan evleri alıp götürür, deprem, fay hattına yapılan dayanıksız binaları yıkar, viraja uygun hızla girmeyen araba savrulur. Metan gazı salınımı nedeniyle çölleşme kaçınılmaz olur. Bütün bu işlerden sonra dönüp kader diyerek Allah’ı suçlayamayız, bu Allah’a iftira olur! Mesele bu kadar yalın ve nettir.
Allah’ın bireysel, toplumsal ve evrensel yasaları/sünnetullah gereği herkes/her toplum iyi-kötü yaptığının karşılığını mutlaka bulur; “Zerre kadar iyilik yapan da zerre kadar kötülük yapan da karşılığını görür” (Zilzal: 7-8) İnsanın yaptıkları/kaderi Allah’ın adaletine uygun olarak tecelli eder. Dolayısıyla birisi kalkıp Allah’ın yasasına/kaderine aykırı hareket eder de başına geleni “kaza” diyerek Allah’a isnad ederse bu haksızlık olur, Allah’ın kaderine, evrenin düzeni ve devamı için koyduğu evrensel yasaya aykırı olur. Yasayı/kaderi/mizânı/sünnetullah’ı bilip ona uygun tedbir gerekir; iyi ve kötünün ayırdına varıp, iyi olanı yapmak gerekir.


