
İman ve İtikad
İman bütün benliğiyle Allah’a güvenmeye dayalı “ahlaki bir tavır”dır. Sözlükte “güven içinde bulunmak, korkusuz olmak, güven duygusu içinde tasdik etmek, kuruntudan uzak doğruluğundan emin olarak inanmak” gibi anlamlara gelir.
Terim olarak ise, Allah’ın peygamberleri aracılığıyla tebliğ edilen her şeye özellikle Tanrının varlığını düşünsel boyutta müzakere ettikten sonra kabul etmek, inanmaktır. Kelime-i şehadette ifadesini bulan; Allah’ın birliğini, Hz Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğunu ve Allah tarafından getirdiklerinin tümünü kayıtsız şartsız kalp ile tasdik ve dil ile ikrar etmektir. Bu inanca sahip bulunan kimseye “mü’min”, inancının gereğini tam bir teslimiyetle yerine getiren kişiye de “müslim” denir. Şu halde iman, kalbin huzura ermesi, şüpheden uzak olmak, güvenmek ve mutmain olma halidir.
Kur’ân-ı Kerîm’de iman kavramı, 800’den fazla yerde geçmektedir. Bu durum konunun önemine işarettir. İbnü’l Cevzî imanı “kalp ile tasdik, dil ile ikrar ve organlarla amel” şeklinde tanımlar.
Kur’an’da Allah’a, peygamberlerine ve âhiret gününe inananların, salih amel işleyenlerin kurtuluşa ereceği (Bakara: 2-5) ve insanların bu konularda irade hürriyetine sahip oldukları (Kehf: 29) anlatılır.
İmanla ilâhî emirlere uyma arasında sıkı bir ilişki vardır. Bu bağlamda gerçek müminler Allah’a güvenen ve O’nun emirlerine uyan kimselerdir. Hadis kaynaklarında da iman konusu geniş bir şekilde ele alınmakta olup, imanın esasları ve mü’minin nitelikleri hakkında birçok rivayet bulunmaktadır.
İman, dinin merkezinde yer alan ve derinlemesine incelenen bir kavramdır; mahiyeti hakkında İslam âlimleri arasında farklı görüşler vardır. Ehl-i sünnet kelamcılarına göre iman, kalbin tasdiki ile gerçekleşir ve bilgi ile his yoluyla benimsenmesi gerekmektedir. Bazı gruplar ise imanı sadece dilin ikrarı veya marifet olarak tanımlamaktadır.
Amel ile iman arasındaki ilişki konusunda da çeşitli görüşler mevcuttur: Hâricîler ameli imandan bir parça sayarken, Sünnîler bu ilişkinin varlığını kabul etmekle birlikte amelin imandan ayrı bir unsur olduğunu savunurlar.
Genel olarak iman, ahlâkî ve içsel boyutları olan bir olgu olarak değerlendirilmekte olup dinî hayatın bütünlüğü açısından da önemli bir yere sahiptir. Zira mü’min, hayatı bir bütün halinde ele alır ve öyle yaşar. Hayata asla parçacı bir zihniyetle yaklaşmaz. İnandığı gibi yaşamak mecburiyeti söz konusudur. Aksi münafıklık yani ikiyüzlülük olur. Mü’minin “rol model” olması hayatı inancının gerektirdiği gibi yaşamasıyla doğru orantılıdır. Ancak bu şekilde başkalarına “güzel örnek” olunabilir.
İman-amel ilişkisi dinin temel hükümlerine inanıp hayatı bu hükümlere göre düzenlemekle açıklanır. İmanın hayatta bir karşılığı vardır. Ütopik bir durum değildir. İman, ameli etkilerken, amel de imanı güçlendirir; olumlu ve olumsuz etkileşim söz konusudur.
İmanın artması veya eksilmesi meselesi konusunda da farklı görüşler vardır. Bazı âlimler imanın amelle birlikte değişebileceğini yani artıp eksileceğini savunurken, bir kısım âlim ise böyle bir durumu kabul etmez. Artma ve eksilmenin olmayacağını iddia ederler.
Ayrıca iman ile İslam kavramlarının farklılığı da ele alınmış ve kelime-i şehadetin muhtevasına inanmanın mümin olmanın ön şartı olarak kabul edilmiştir. Ancak bununla kalmayıp Kur’an’da zikredilen tüm itikadî, amelî ve ahlâkî hükümleri tasdik etmek de gerekmektedir denilmiştir.
İslama göre ilâhî dinlerin inanç esasları Hz. Adem’den Hz. Muhammed’e kadar değişmeden gelmiştir. Tevhid inancı bu dinlerin değişmez esasıdır. Ancak bu dinlerde tevhid inancında sapmalar ve bozulmalar yaşanmıştır. Yeni bir dinin gerekliliği bu bozulmaları ve sapmaları aslına icradan ibarettir.
Kur’an, Hz. Muhammed’e vahyedilen mesajın önceki peygamberlerle benzerlik taşıdığını ve daha önceki ilâhî kitapları tasdik ettiğini beyan eder. Ayrıca, İslâm’ın üç ana konusunun (ulûhiyet, nübüvvet, âhiret) geçmiş ilâhî dinlerde de bulunduğu belirtilir. Vahiy ve nübüvvetin var olduğu yerde meleklerin ve kutsal kitapların da olması kaçınılmazdır.
İslâm akaidi, Allah’ın varlığı ve birliği, kâinatın yaratılması, peygamberlik, meleklere ve ilâhî kitaplara iman gibi temel inanç unsurlarını içerir. Allah’ın ezelî ve ebedî olduğu, her türlü eksiklikten münezzeh bulunduğu vurgulanır. Kur’an evrende her şeyin bir ölçüye (kader) göre yaratıldığını belirtilirken, insanların özgür iradesine de atıfta bulunur.
İnanç esasları zamana veya mekâna göre değişmez ve bütünlük arz eder; bir kısmını kabul edip diğerlerini reddetmek söz konusu olmaz.
İslâm akaidine göre, Allah’ın varlığına, birliğine ve ezelî-ebedî olduğuna ve kâinatın tek yaratıcısının Allah olduğuna, eşi ve benzeri olmadığına, eksiklikten muaf bir varlık olduğuna inanmak gerekir. Allah, her şeyi bilen, iradeli bir yaratıcıdır. Allah için “zorunluluk” söz konusu değildir. O kendi dilediği ve istediği şekilde yaratır. Yaratmanın kanunlarını (sünnetullah) bu şekilde koymuştur.
Hz. Muhammed’in son peygamber olarak kabul edilirken, diğer peygamberlerin de güvenilir olduğu ve mucizelerinin hak olduğuna inanılır. Ayrıca melekler ile Tevrat, İncil, Zebûr ve Kur’an gibi kutsal kitaplara inanmak zorunludur. Âhiret hayatı hesap ve kitaptan sonra cennet ve cehennem şeklinde gerçekleşecektir.
İmanın mantıkî doğruluğu sorgulanamaz. Zira o bir duygu ya da keşif olarak kabul edilir. Bu nedenle sübjektif bir deneyimdir. Ya inanırsın ya da inanmazsın. Allah’ın varlığının ispatı yoktur. İman bilgisinin pozitif bilimlerin somut verileriyle karşılaştırılması, değerlendirilmesi yanlıştır, mümkün de değildir. Ama Allah’ın varlığı hakkında akıl yürütme, gözlem veya duygusal tecrübelerle fikir sahibi olunur. İmanın çok yönlü bir olgu olduğu hem duygusal hem de düşünsel unsurların etkileşimi ile şekillendiği söylenebilir.
İman asla körü körüne bir ön kabul olmamakla beraber “insanın iç dünyasında yaşanan bir tecrübe olarak mantıkî sorgulamaya da açık değildir.” (Meal Kültürümüz, s: 10) Bir “emin olma” durumu yani bilinçli olma halidir. İman eden kişi, iman ettiği varlıktan emindir. Bu nedenle imanın esası tanımaktır.
Şu halde iman bilinçli bir tercihin neticesinde gerçekleşen bir kabuldür. İman eden kişi düşünerek, araştırarak, sorarak, sorgulayarak ve akleden bir kalp ile tatmin olduğunda hakiki iman gerçekleşmiş olur. Bu aşamadan sonra iman kişiyi ve çevresini değiştirmeye başlamalıdır. Şayet bir değişim söz konusu değilse bu edinimin gerçekten iman olup olmadığını sorgulamak gerekir. Zira Hayri Kırbaşoğlu’nun ifadesi ile bir şeye iman ettiğini söylemekle, iman etmek farklı şeylerdir.


