
Duygusallık ve Gerçek
Duygular; Herhangi bir durum, düşünce ve olaylara karşı verilen geçici ve değişken tepkilerdir. Bu verilen tepkinin yoğunluğuna göre insanın fiziksel reaksiyonu ortaya çıkar; yüz hatlarında değişim, nefes alıp vermenin sıklaşması, kalp ritminin yükselmesi, gözlerden yaş akması, kişinin kasılması… gibi belirtiler fiziksel yansımalarıdır. İnsanlar hassas oldukları konuda daha duygusaldırlar. Duygularını düşünmeden eyleme dökenler de duygusal insanlardır.
Duyguların uyarıcıları ve düşünce değiştikçe tepki oranı da değişir. Bu bağlamda duygular değişkendir ve kalıcı değildir. Duygular kişilerin hayatında önemli rol oynarlar. Çünkü insan tepkilerini ve hareketlerini belirleyen temel unsurlardır. Her duygunun kaynağında haklı bir gerekçe olması, diğer insanlar tarafından ilgi ve destek görülmesine sebep olur.
Duygu dediğimiz şey insanların genelinde var olandır, yoğunluğu kişiden kişiye değişen; korku, hüzün, öfke, utanç, endişe, mutluluk, tiksinti, nefret, heyecan… gibi her insanda az veya çok bulunan, her toplumda ve kültürde var olan ortak evrensel değerlerdir. İnsanoğluna yaratıcısı tarafından yerleştirilen, hissetmesini kendi seçimine bırakılmayan, olay karşısında içerden gelen uyarıyla harekete geçen tepkilerdir. Ancak duyguları tanıyabilir ve onları yönetmeyi öğrenebiliriz. Bu sayede hayatta karşılaştığımız zorluklar ve aksiliklerle daha kolay başa çıkıp daha sağlıklı ilişkiler kurabiliriz.
Duygular, bazen öyle bir hal alır ki, gerçeği doğru algılamamıza engel de olabilir! Gerçeği algılama yetisine sahip olamayanlar, duyguların yoğunlaştığı hal durumunda, gerçek duyguların gölgesinde kalabilir ve bazen yanıltıcı olabilir. Bu da kişiyi karar almada yanlış yönlendirebilir. O zaman duygu yoğunluğunda karar almak doğru bir şey değildir!
Gerçek; var olan şeyin olduğu gibi nesnel olarak tanımlanmasıdır.
Gerçek ile duygular arasında önemli bir ayrım vardır: Duygu, öznel bir deneyimdir, gerçek ise nesnel bir veridir. “Duygular, kişinin iç dünyasını yansıtırken, gerçek, dış dünyayı temsil eder.” Dolaysıyla gerçek duygulardan bağımsız olarak var olan olgu veya durumdur. Gerçek kişiden kişiye değişen bir olgu olmamakla birlikte, her zaman aynı niteliktedir. Duygu yoğunluğu arasında insanlar farklı anlamlandırsa da gerçek hiçbir zaman değişmez. Fakat duygusal tepkilerimiz gerçeği anlama şeklimizi etkiler. Duyguların etkisinden sıyrıldığımızda, gerçeğin ne kadar farklı olduğunu fark ederiz.
Duygularımızın bizi şekillendirmesine izin verirken, bu şekillenmenin, bizim gerçekliğimizi kaybettirmemesi gerektiğini söylüyor, duyguların her zaman arkasında sağlam bir düşünce yapısının olması gerektiğine inanıyorum. İnsan duygularıyla ve heyecanı ile motive olur, bunlarla hayatı anlamlandırır. Bu nedenle duyguların insan yaşamında önemli hatta belirleyici bir rolü vardır.
Hayatta kalmak, hayata tutunabilmek, karşılaştığımız durumlara karşı gerekli tepkileri verebilmek, başka insanlarla uyum sağlayabilmek ve insanın kişisel olarak neye ihtiyacı olduğunu anlayabilmesini sağlayan şey duygulardır. Ama duygular aklın kontrolünde bulunursa anlamlıdır.
Günlük hayatın içeresinde yaşarken birçok olay ve durumla karşılaşıyoruz, Yaşadığımız şeyler bizi öylesine etkiliyor ki, duygularımız hayatımıza yön veriyor, düşüncelerimizi manipüle ediyor. Gerçeklikten kopuk duygularımızın esareti altında, nereye evrileceği belli olmayan bir hayat yaşadığımızın farkında mıyız?
Bir anlık hislenmeler bir kılavuz gibi bizleri yönlendiriyor, o anki hislerimizin peşine takılıp, gerçeklikten kopup kayboluyor, hangi yolda ilerlediğimizi unutur hale geliyoruz. İnsan, duygularının yönlendirdiği yöne gitmeye başladığında, ne kadar kolay şekilde yanlış yollara saptığını dahi fark edemez.
Duyguları kontrollü yaşamak güzeldir. Duygusallık ise bir hastalıktır. Bizler toplum olarak duygusal bir toplumuz (Şarkılar/türküler, sinemamız, din anlatanlarımız, ilişkilerimiz, olayları algılayışımız…) ve bu hastalık adeta genlerimize işlemiş bir türlü kurtulamıyoruz.
Örneğin, bir zamanlar bu ülkede “Uluslararası Türkçe Olimpiyatları” diye bir şey vardı, malum cemaatin organizasyonu olarak ve bütün bir toplum bunların arkasında/yanında saf tutarak, duygularının esaretinde durmadan övgüler yağdırıp alkışlıyorlardı, herkes çocuğunu bunların okuluna/kursuna verebilmek için yarışıyordu. Biz, ‘bu adamalar ABD’ ye çalışıyorlar’ dediğimizde yemediğimiz zılgıt kalmamıştı. Tabii biz bunu kendimiz uydurmamıştık, bizzat F. Gülen, bir gazeteye verdiği röportajında, Türki Cumhuriyetlerdeki okulları için; “Türki Cumhuriyetlere İran’ın etkisini kırmak için gidiyoruz” diyordu. Nuriye Akmana verdiği başka bir röportajında “Dünya gemisinin dümeninde Amerika var. Amerika’ya rağmen dünyada okul açamazsınız, eğer bu gemide gidecekseniz kaptan Amerika’dır.” Yine eski MİT’in İstanbul Bölge Başkanı Osman Nuri Gündeş, “İhtilallerin ve Anarşinin Yakın Tanığı” kitabında Avrasya’daki Gülen okullarının anadili İngilizce olan öğretmenler kisvesi altında 130 CIA ajanına üs sağladığını anlatıyor. Ve bundan dolayı Rusya bu okulların birçoğunu kapattırmıştır… nitekim o gün İran’ı çevrelemek isteyen bir ABD vardı ve onunla birlikte hareket ettikleri ayan beyandı. Ama “Uluslararası Türkçe Olimpiyatları” bunların üzerini adeta örtüyordu, Türk olmayanların Türkçe konuşup şarkı söylemeleri bizim duygularımızı okşuyordu ve dönen dolabın (az bir kesim hariç) kimse farkında değildi. 15 Temmuz sonrası duygu efkarı dağılmış gerçekler ortaya çıkmıştır… “yanıldık” denilmişti.
İkinci örneğimiz daha güncelden, hali hazırda yaşanılan Gazze dramından verelim, Orada insanın tahammül sınırlarını zorlayan 80 yıldan beri süren bu halk bir zulüm yaşanmakta, birçok insan bunun 7 Ekim sonrası ancak farkına vardı. Dünyada vicdan sahibi insanlar fıtratlarının sesine kulak verip bu zulme tepki verirlerken, onlarla beraber birçok zalim (yöneticiler) de bu zulme tepki vermek zorunda kaldı! Halbuki aynı zulmü tonaj farkıyla kendileri de işlemekte olmakla birlikte, bu terör devleti İsrail’e sahip çıkıp, destek veriyorlardı. 7 Ekim, bunların zalimliklerini perdeleyen (Demokrasi, insan hakları, özgürlük…) örtüyü kaldırdı ve bunların geçek yüzünü ortaya çıkartı/tanıttı ve insanların duyguları kalyana geldi. Yöneticiler istemeyerek de olsa halkların bu duygularına kayıtsız kalamadılar…
Özelde Mü’min olduklarını söyleyenlerde doğal olarak çeşitli şekilde tepki vermekte ve hatta aramızda bu konuda vahdet de oluşturmuş durumda gibi! Bu birliktelik hakikat/gerçek olgu üzerinde bir birliktelik mi yoksa olayların bizi bir araya getirdiği tepkisellikten kaynaklı duygusal mı? ‘Acı ama bu soruyu sormak zorundayız,’ çünkü yarın bu olay sonuçlandığında “nerde kalmıştık” mı diyeceğiz tekrardan… çünkü tarihte buna benzer birçok olay yaşadık, ibret alıp yapılması gerekeni yapmadık. Hala “aynı delikten ısırılıyoruz” ve yine parmağımız orada! İngilizlere atfedilen bir ata sözünde; “Gerçeklerin ortaya çıkmak gibi kötü bir huyu vardır” derler.
Bizler birçok konuda duygusallığımıza yenik düşmekteyiz, olayları ve olguyu aklı selim olarak değerlendiremiyoruz. Hakikatle yüzleşmek istemiyoruz, realpolitikin yönlendirmelerine maruz kalıyoruz. nitekim hakikat ortaya çıktığında duygularımızla birlikte yerle yeksan olurken, birçok şeyi heybe etmiş oluyoruz! Bundan dolayıdır ki, düşüncelerimiz sürekli “error” vermektedir. Şu an itibariyle kendimizi bir test edelim, bizleri şekillendiren/yön veren olay ve olgulara bakışımızı duygularımız mı, yoksa gerçeklik mi yönlendirmektedir? Vesselam


