GenelYazarlardanYazılar

Kur’an’ın Tek Muhatabı İnsandır

Kur’an-ı Kerim’de her ne kadar muhtelif dinlerle, kabilelerle veya şahıslarla ilgili bilgiler ve haberler yer alsa da, O’nun yegâne muhatabı bütün bir insanlıktır. İnsanların dünyaya geliş gayesini Yüce Allah (c.c.) Kur’an’da bizlere şöyle ifade etmektedir:

Ben, cinni ve insi yalnızca bana kulluk etsinler diye yarattım. (51 Zâriyât Sûresi 56.)

Bu Ayette “İns ve cinn”, Kur’an’da birleşik bir ifade olarak kalıp şeklinde kullanılmaktadır.   İns ve Cinn terkip olarak: Yerli- yabancı, tanıdık- tanımadık, bilinen- bilinmeyen kimseler demektir. İnsan için kulluk, kaçınılmaz, zorunlu bir durumdur; seçim, kul olup olmamakla ilgili değil, kime yapılacağı ile ilgilidir.  Kulluk; ya Allah’a özgü olur ya da Allah’ın dışında başka şeylere olur. Kulluğun Allah’a özgü olması özgürlük ama Allah’tan başkasına: bir güce, dünya malına, insanın kendi hevasına, bir iktidara, düşünceye veya kişiye vs. olması ise köleliktir. Çünkü kulluğunu Allah’a özgü kılan bir insan başta rızkı olmak üzere maddi-manevi sahip olduğu bütün varlıklarının Allah’tan geldiğine ve gerçek sahibinin de yine O oluğuna iman eder. Bu imkânları dünyada kendisine veren şahıs, güç veya iktidarların da sadece vesile olduklarını bilir ve kimseye kulluk etme ihtiyacı duymadığı için gerçek özgürlüğü onlar yaşamış olurlar. Kulluk seçiminde tevhid gerçekleştirilmezse inanca dair her şey anlamını ve önemini yitirir, yaşam ve inanç şirke dönüşür. Müslüman için kulluk insanın ruhen ve bedenen bütün varlığı ile Allah’a bilinçli bir bağlılık ile yönelmesidir. Ayette, “yalnızca bana “ vurgusuyla; Kendisini bırakıp başka varlıklara kulluk yapanlara kulluğun yalnızca Kendisine yapılması uyarısında bulunmaktadır. Diğer bir ifadeyle “Ben sizi başka varlıklara kulluk yapasınız diye yaratmadım.” denmektedir.

Kur’an’ın bu ve buna benzer diğer ayetlerindeki öğretilerinden herkesin örnek, ibret ve ders alması gerekmektedir. Çünkü insan yaratıldıktan sonra dünyaya kulluk etmesi için gönderilmişse şayet; o zaman bir sonraki gerçek ve ebedi olan “Ahiret yaşamında” mutlu olabilmesi için nasıl kulluk edilmesi gerektiğini de Kur’an’dan öğrenmesi gerekmektedir. Zaten Kur’an’da; başından son ayetine kadar “Ahiret Yaşamını” kazanabilmesi için kısa bir sınava tabii tutulduğu “Dünya Yaşamında” insanın Allah’a (c.c.) kulluk vazifesini nasıl yapması gerektiğini öğretmek için gönderilen bir Kitap’tır. Bunun içinde kalıcı hizmetlerinin dışında işlevi sona eren amel defterinin kapandığı an olan son nefesini verdikten sonra artık hiçbir mevtanın Kur’an’dan bir kazancı da, sorumluluğu da olmaz. Mevtanın arkasından son bir görev olarak yapılan bütün ritüellerin faydası ve sevabı ancak buna katılanlar için bir anlam taşımaktadır.

Allah’a (c.c.) kulluk vazifesini genel anlamda bir bütün olarak Kur’an’dan öğrenilmekle birlikte ayrıca temel bir bilgi olarak ilgili birkaç ayetle şöyle de özetlemek mümkün olacaktır diye düşünüyorum:

İman edip, salihatı yapanlar Cennet ehlidirler. Ve onlar orada kalıcıdırlar. İman edip, sâlihâtı yapanların, salâtı ikame edenlerin ve zekâtı yapanların ödülleri kuşkusuz Rabbinin yanındadır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. 2 Bakara 82-277

İman edip, sâlihâtı yapanları, içinde kesintisiz ve ebedi olarak kalacakları, altlarından ırmaklar akan Cennetlere koyacağız. Allah’ın verdiği söz hakikattir. Allah’tan daha doğru sözlü kim olabilir? Erkek ve kadın; her kim Mü’min olarak sâlihâtı yaparsa, işte onlar Cennet’e gireceklerdir. Ve onlara zerre kadar haksızlık edilmeyecektir. 4 Nisa 122-124

Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir. 3 Ali İmran 104

Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz. Ma’rûfu yapıp telkin eder, munkere engel olursunuz.  Ve Allah’a iman edersiniz. Eğer Ehl-i Kitap da iman etseydi, bu onlar için daha hayırlı olurdu. İçlerinde iman edenler varsa da çoğunluğu sapkındır. 3 Ali İmran 110

Bunlar, Allah’a ve Ahiret Günü’ne inanırlar, ma’rûfu yapıp telkin ederler, münkere engel olurlar; hayırda birbirleriyle yarışırlar, işte bunlar sâlihlerdendir. 3 Ali İmran 114

Yukarda adları ve numaraları verilen süre ve ayetleri incelediğimiz zaman bir insanın Cennete girip orada ebedi olarak mutluluk içerisinde yaşayabilmesi için gerekli olan şartların:

a) İman etmek. b) Sâlihât yapmak. c) “Emri bi’l-maruf, nehyi ani’l- münker” i yerine getirmek. Olduğunu görmekteyiz.

Şimdi bu kavramların ne anlama geldiğini ayrı ayrı tarif etmeye çalışalım:

a) İman etmek: İmanın, akidenin (iman ve ittiba akidinin) temeli, bilindiği üzere Âlemlerin Rabbi Allah’a iman etmektir. Bu itibarla, Kur’an’da birçok ayette yer alan “iman” “İman, ‘emn’ kelimesinden türemiştir. Kelime anlamı, verilen habere inanma, haberi getiren kimseyi doğrulama, güvenme, itimat duyma demektir. Sözlükte ‘güven içinde bulunmak, korkusuz olmak’ anlamındaki emn (emân) kökünden türeyen iman, ‘güven duygusu içinde tasdik etmek, inanmak’ demektir.” İsfahani, kavramın ıstılahi karşılığını ise şu şekilde özetler: “…insanın, doğruluğunu tasdik ederek Hakka boyun eğişini (bağlanışını) dile getirir. Bu da üç şeyin bir arada bulunmasıyla gerçekleşir: Kalp ile tahkik/tasdik, dil ile ikrar ve organların hayatta buna uygun amel işlemeleridir.”

b) Sâlihât yapmak: Sâlihât, davranış yolu ile bütünüyle dışa yansıyan imandır. Sâlihât, kötülüğe karşı mücadele etmek, bozuk olan şeyi düzeltmeye çalışmak, yapıcı olmak, iyi olmak ve iyiye yönlendirmek demektir. Namazı kılın, zekâtı verin” şeklinde anlam verilen terkipteki “vermek” sözcüğüne “yapmak” anlamının verilmesi de mümkündür. Zira Kur’an’da, zekât sözcüğününün “arınmak” anlamında kullanıldığını bu nedenle de zekâtın mali yardım değil, mali yardım yapılarak malın arınması olduğunu düşünüyorum. Mali yardım sadakadır. İhtiyaç sahiplerine sadaka verildiğinde, malın arınması da gerçekleşmiş olacaktır. Bu terkip: İbadete layık yegâne ilahın yalnızca Allah olduğuna inanmak; Allah’a yönelmeyi, kulluğu,  duayı ve ibadeti, “şirkten arınmış bir bilinçle;  arınmış,  arı duru hale gelmiş bir benlikle yapmak; dayanışmayı, yardımlaşmayı ve destek olmayı canlı ve diri tutmak demektir.”

c) “Emri bi’l-maruf, nehyi ani’l- münker” i yerine getirmek: Müslüman; iyi bir insan, salih bir kul, erdemli bir birey olmalıdır. Ancak aynı zamanda bünyesinde var olan iyilik niyetini ve kötülükle mücadele gayretini topluma da yansıtmakla sorumludur. Salihatın da içinde yer alan sorumluluğun adı, emr-i bi’l-maruf nehy-i ani’l-münker, yani iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmaktır. “Emr-i b’il-ma’rûf nehy-i ani’l münker,” terkip olarak: İyiliği yap ve telkin et, kötülükten sakındır ve engel ol demektir.

İnsanlar bu uyarıcı mesajları önemsemedikleri müddetçe geçmiş tarihteki hatalarını tekrarlamış olurlar. Kur’an’dan öncede sahibi Allah olduğu halde sonradan farklı isimlerle varlıklarını sürdüren ve bir süre sonra tahrif edilerek sırat-ı müstakim yolundan ayrılan dinler olmuştur. Bu dinlerin tahrif edilerek bozulmasına; Din’i insanlara iletmek için elçilik görevini yerine getiren Resullerin vefatından bir süre sonra bu boşluğu doldurmak gayesiyle toplumun meleleri tarafından Allah ile kulu arasında, aracı konumunda kurumsallaştırılmış din adamları sınıfından asgari bir çoğunluk sebep olmaktadır. Kur’an’da da çoğunlukla bahsi geçen bu kurumların, sonradan insanlar tarafından kurulan bir dayanak ve bir bidat olduğu görülmektedir. Genelde İslam âlimlerinin ve din adamları ile ilgili araştırmalar yapmış olan birçok uzmanlarda bu konuda müttefik oldukları kaynaklarda yer almaktadır.

Elde edilen tespitler açısından da görülmektedir ki Kur’an, uyarılarının ve eleştirilerinin büyük bir kısmını birçok Ayette din adamlarına yöneltmektedir. Bu uyarı ve eleştirilerin temelinde Allah’a yapılan birçok haksızlıklar da yer almaktadır. Diğer bir kısım uyarı ve eleştiriler ise din adamlarının Allah’ın indirdiği kitaba ve gönderdiği elçilere karşı takındıkları tavırları, muhalefetleri, düşmanlıkları yönündedir. Kendi oluşturdukları otoriteyi başkalarına kaptırmamak için Allah’tan gelen kitaplara ve gönderilen elçilere karşı gelen din adamlarının tavırlarını Kur’an şiddetle eleştirmektedir. Din adamları, kendilerinin ve oluşturdukları kurumların Allah’ın dinini temsil ettiğini dolayısıyla toplumun hak ve hukuklarını, helal ve haramlarını belirlemede yetkilerinin olduğunu iddia etmişlerdir. Onların bu Allah’ın yetkilerini kendilerinde görerek haddi aşan tavırlarını ve bu sebeple toplumu nasıl sömürdüklerini ilgili Ayetlerde Kur’an bize ifşa etmiş ve bizim de önceki toplumlar gibi aldanmamamızı öğütlemiştir.

Toplumun birçok kesimi, Allah’ın dini adına kendi din adamlarının oluşturdukları kurallardan ve edindikleri diğer kutsal şahıslarının öğretilerinden beslenmektedir. Her toplumun din adamları ve kutsalları farklı olduğu için aşağıda ki Ayetten de anlaşılacağı gibi aralarındaki anlaşmazlık, kavga, düşmanlık böylece devam etmektedir.

Allah’ın yanı sıra yöneldiklerine hakaret etmeyin ki onlar da hadlerini aşarak cahillikle Allah’a hakaret etmesinler. Her ümmetin yaptıklarını, kendilerine süslü gösterdik. Sonra Rabbine döneceklerdir. O, onlara yaptıklarını haber verecektir. (6 En’âm 108)

Böylesi toplumlar kendi kutsalını korumak için karşı tarafın ve kutsalının yok olmasına çalışmakta, hakkın ve Tanrının kendi tarafında olduğuna inanmaktadır. Din adamlığı, tanrısal otoritenin paylaşılma çabasının bir sonucu olarak meydana gelmektedir. Din adamları, diğer insanlardan farklı tutulmuş ve kendilerine beşer-üstü birtakım ilâhî güç ve nitelikler izafe edilmek suretiyle, Allah’ın haricinde olaylara yön veren kutsal varlıklar olarak kabul edilmişlerdir. Ruhbanlık uygulaması (din adamı kisvesi) hemen hemen her dönemde ve her dinde ortaya çıkan bir sapmanın adıdır. Allah’ın dininde din adamı diye bir sınıfının olmadığı bilakis bunun yerine; dini ayrıntılara vâkıf, ayetler arasındaki ilişkileri kavramış din bilginlerinin (râsihûnefi’lilim) varlığı görülmektedir.

Bu Kitap’ı sana indiren O’dur. O’nun bir kısım âyetleri muhkemdir ki bunlar Kitap’ın anasıdır. Diğer ayetler de muteşâbihtir. Böyleyken kalbinde eğrilik bulunanlar, fitne çıkarmak ve kendi anlayışlarına uydurmak için muteşâbih ayetlere yönelirler. Oysa onun en doğru te’vilini ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar:* “Biz O’na iman ettik, bütün ayetler Rabb’imizdendir.” derler. Bunu ancak selim akıl** sahibi olanlar düşünüp öğüt alır. (3 Âl-i İmrân 7)

*- Gerçeği idrak etmiş olanlar. Gerçeğin vahiy olduğuna inananlar.

**- Sağlıklı düşünen, sağduyulu.

Allah’ın dininde din adamı sınıfının olmadığını en belirgin ifade eden Ayette şöyle buyurulmaktadır:

“Sonra bunların izinden art-arda Nebiler gönderdik. Meryem oğlu İsa’yı da arkalarından gönderdik, ona İncil’i verdik ve ona uyanların yüreklerine bir şefkat ve merhamet koyduk. Uydurdukları ruhbanlığa gelince onu, biz yazmadık. Fakat kendileri Allah rızasını kazanmak için yaptılar. Ama buna da gereği gibi uymadılar. Biz de onlardan iman edenlere mükâfatlarını verdik. İçlerinden çoğu da yoldan çıkmışlardır.” (57 Hadid 27)

Aslında sadece bu ayet dahi Allah’ın dininde özel bir din adamı sınıfı veya ruhbanlığın olmadığının başlı başına bir kanıtıdır. Dolayısıyla, Allah’ın insanlara indirdiği kitaplarda ve Nebilerin tebliğ ettiği tevhit dininde, din adamı diye bir sınıf ve görevliye yer verilmezken, tahrif edilmiş ve dinin yaşamda yer alamadığı toplumlarda din adamı vazgeçilmez bir özneye dönüşmüştür. Kitap verilen toplumlardan, kendilerine bilgi geldikten sonra ihtirasları peşine düşen söz konusu sınıfın mensupları Yahudilik ve Hıristiyanlık adıyla kendi ürettikleri beşeri dinleri toplumlarına ilahi din olarak sunmuşlardır. Oysa Allah katında tek ilahi din şüphesiz İslam’dır. (Bkz. 3 Âli-İmrân 19)

Bu sebeple Allah, onlara dinlerine verdiği isimle değil, kendisinin verdiği kitaba atıfla ‘Ehl-i Kitap’ diye hitap etmektedir. Kur’an-ı Kerîm bir bütün olarak ele alıp değerlendirildiğinde, Allah Teâlâ’nın Ehl-i Kitap tabiriyle muhatap olduğu grubun genelde bilgili şahıslar, din-i ilim sahibi olanlar, kanaat önderleri ve rehberleri olduğu görülmektedir. İslam, ilâhi lütfa mazhar olmaları açısından insanlar arasında herhangi bir ayırıma gitmez. İnsanları ruhani olanlar ve olmayanlar şeklinde ikiye bölüp ruhani olanlara kutsal birtakım nitelikler atfedip; ancak bunlar aracılığıyla Yüce Allah’a kulluk yapılabileceği inancını kaldırmıştır. Bunun yerine, her ferdin manevi yetenek ve potansiyelini harekete geçirip gerek cemaat hâlinde gerekse tek başına, yüce Allah’a kulluk edeceği ilkesini benimsemiştir. Dolayısıyla insanlar, ancak Allah’a karşı böyle bir sorumluluk bilinci (takva) nispetinde değerlidirler.

Ey insanlar! Sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık. Birbirinizle tanışmanız için sizi kabilelere ve sülalelere ayırdık. Allah’ın yanında en kerim olanınız, en çok takva sahibi olanınızdır. Kuşkusuz Allah, Her Şeyi Bilen’dir, Her Şeyden Haberdardır. (49 Hucurat 13)

Saf, katıksız Tevhit dininde, Allah’ın hizmetçileri veya insanlara hizmet etmek için Allah’la insanlar arasındaki görevli şahıslar yoktur. Allah Teâlâ kendisiyle insanlar arasında bir mesafenin olmadığını söylemiş ve gönderdiği Nebiler vasıtasıyla, insanları, şirke götürecek bu tür ibadet ve inançlardan uzak tutmuştur. (Bkz. Fatiha, 1/5) Gerçek inanç ve kulluk bu tevhit anlayışıyla oluşabilir. Fakat insanlar kendileriyle Allah arasına mesafe koyunca, aradaki mesafeyi kapatmak için aracılar oluşturmakta ve bu aracıların büyüklerinden biri de din adamları olmaktadır. Böyle olunca da Allah’ın dini tek yetkiliden (Allah) çıkıp çok yetkililerden (veliler, imamlar, emirler vb. din adamları) oluşan bir dine dönüşmektedir. Kendilerini Allah’ın dininin sahipleri olarak görenler ise Allah adına hükümler vermeye, haramlar, helaller ve birçok kurallar oluşturmaya başlamışlar. Bu gün tahrif edilmiş dinlerin geldiği son nokta budur. Bu yüzden Kur’an’da Allah Teâlâ, kendilerine kitap indirilen tüm din mensuplarına şu çağrıyı yapmaktadır:

“De ki: “Ey Kitap ehli! Gelin aramızda ortak olan bir kelimede anlaşalım: Allah’tan başka hiçbir şeye kulluk etmeyelim, O’na hiçbir şeyi şirk koşmayalım ve Allah’ın yanı sıra kimimiz kimimizi rabler edinmeyelim.” Eğer yüz çevirirlerse deyin ki: “Tanık olun, biz gerçek Müslim olanlarız.” (3 Âl-i İmran 64)

Görüldüğü gibi, aracı konumundaki din adamlarını ve görevlilerini Kur’an-ı Kerîm Rab edinmeyi hoş karşılamamakta, dini sırf Allah’a has kılmayı öğütlemektedir. Dolayısıyla yukarıda örnekleri verilen ve aracı konumuna yükseltilen din adamlarının İslam’ın hiçbir yerde tasvip etmediğini rahatlıkla görebilmekteyiz.

Sonuç olarak günümüzde eskisi kadar olmasa da halâ özellikle Müslüman nüfusun yoğun olduğu bölgelerde molla kimliği taşıyan din tüccarları, din adına yas merasimleri tertipleyerek, ölenlerin arkasından hatim indirilmek suretiyle Kur’an’ı pazarlayan varlıklarını sürdürmektedirler. Bunun sonucu olarak ta Allah’ın ahiret saadetine erişmeleri için kullarına sadece dünya sınavına hazırlanmaları gayesiyle gönderdiği Kerim Kur’an’ı sınavdan çıkmış olan cenazelerimizin arkasından okumaya devam etmektedirler. Yaşamın içine olanlara ise Kur’an’ı siz anlayamazsınız telkiniyle kendi eserleri olan yardımcı kaynakları tavsiye ederek el birliği ile onları büyük sınava hazırlamaktadırlar.

İlmin Hakiki Sahibi Olan Allah’a Hamdolsun. Yeni bir konuda buluşmak üzere selametle kalınız.

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir