
“SİSTEM İÇİ” ÇIKIŞ ARAYIŞI SÜRECİ…-SAHA 2026 Çelik Kubbe ve Yazılımın Ötesi’ne-
Küresel ve bölgesel yeni denge arayışı sürecinin kritik aşamasında, ABD/(Siyonist) İsrail’in İran’a yönelik -Rejimi değiştirme hedefli- saldırıları ve İran’ın kendini savunma amaçlı ABD’nin Körfez ülkelerindeki üslerine yönelik etkili bombalamaları, “Hürmüz Boğazı” krizi olarak bölgesel ve küresel etkileriyle gündeme geldi. Bu süreçte, (Siyonist) İsrail’in provokasyonlarıyla Trump ABD’si, hatalı stratejileriyle Körfez ülkelerinin önemli bir kesiminin yeni güvenlik ve gelecek kaygılarını arttırdı. Bölgedeki yeni güç dengelerine paralel olarak hareketlenen yeni güvenlik arayışı sürecinin daha da belirgin hale gelmesine alan açılmış olundu. Kimilerinin hatalı okumalarıyla oluşturmak istedikleri algılara rağmen Trump’ın dengesiz ve etik dışı söylemlerle maruf üslubu bu provokasyonların üzerini kapatamadı. Aynı zamanda Pakistan’ın arabuluculuk çabaları ve Türkiye’nin (arka plandaki) ateşkes ve bölgedeki istikrarın sağlanması yönündeki gayretleri de bir sonuç vermedi. Üstelik, bu krizin devam etmesinin, (Siyonist) İsrail dışında bölgesel hiçbir aktörün işine gelmediği gerçekliğine rağmen.
Tüm bu kritik gelişmeler yaşanırken ve (Siyonist) İsrail’in stratejik hesaplarında, “sıra Türkiye’de mi?” söylemleri, olur olmaz gündeme düşerken Türkiye’de SAHA 2026-Uluslararası Savunma ve Havacılık ve Uzay Fuarı’nın derin yankıları da konuyla ilgilenenlerin dikkatlerini çekmekteydi. Haliyle “Sistem içi” çıkış arayışı sürecini denge/dengeci politikalarla istikrarlı bir şekilde devam ettiren Türkiye’nin Savunma Sanayinde geldiği aşama, reel-politik gelişmelere uzak durmaya devam eden “Muhalefet Bloku” tarafından bile kabul edildi… Bu arada, Mayıs ayı içerisinde, -geniş bir heyetle- Türkiye’yi ziyaret eden Belçika Kraliçesi ve Başbakanı’nın, Savunma Sanayinde Türkiye’yi “rol model olarak göstermesi de “sistem-içi” mücadelenin muhalif unsurlarından “Radikal Batıcı”ları ve “Romantik Demokrat”ları da şaşırtmış durumda… Hatırlanırsa, yakın dönemde bölgedeki güç dengesinin (Ilımlı) Laik-Demokrat/Batı referanslı Türkiye lehine değişmesi ve ABD-Türkiye ilişkilerindeki yeni dönemin, (geniş anlamıyla) bölgeye yansımaları, malum çevrelerce görmezden gelinmiş ve algı yönetimi ve manipülasyon çabalarıyla üstü örtülmek istenmişti. Halbuki aynı zamanda, malum gelişmelere paralel olarak daha da belirginleşen Avrupa ülkelerinin yeni güvenlik mimarisi arayışında da Türkiye’nin öne çıktığı tartışmalar da yoğunlaşmıştı. Keza Türkiye’nin enerji ve ticaret koridorları/hatlarında kilit bir jeo-politik güç olması gerçekliği de artık tartışmaların ötesine geçmekteydi. Yani yakın zamana kadar ABD kontrolünde bulunan Avrupa/AB’nin savunma sistemi, gelinen aşamada Türkiye merkezli bir savunma mimarisine doğru evrilme sürecine girmişti. Aynı zamanda “ABD’siz NATO” tartışmaları da gündemin önemli bir maddesini teşkil ediyordu. Bu arada, yıllara sari, Türkiye’nin AB macerasının da yeni bir evreye girmekte olduğu gerçekliğini de tespit etmek gerekir. Son dönemlere kadar, “üstenci, ırkçı/etnik ayrımcı, emperyalist tavırlarıyla Türkiye’yi oyalayan AB, gelinen aşama itibarıyla gördü ki “Türkiye’nin AB’ye olan ihtiyacı, AB’nin Türkiye’ye olan ihtiyacından fazla olacağı bir süreç yaşanmaktadır. Ve bu durum, küresel ve bölgesel yeni denge arayışı sürecinin her aşamasında daha da görünür hale gelmektedir. Benzer şekilde Kopenhang kriterleri’nin arka planının ortaya saçılması ve bu meyanda AB-Türkiye ilişkilerindeki güvenin azalması da bahse konu sürecin kritik bir aşamasına gelindiğini de göstermektedir…
Ezcümle, yaşanan sürecin ideolojik eksenini ıskalamadan reel-politik gelişmeleri doğru okumanın, kritik öneme sahip olduğu artık kabul edilmelidir. Sürecin temel dinamiklerinin
farkında olmak ve doğru okuma gerekliliğinin daha çok “reel-politik” eksende yapıldığını görmezlikten gelmemenin kritik ve ahlaki öneme sahip olduğunu da kesinlikle unutmamak gerekmektedir. Hele hele kendilerini İslam ile tavsif edenlerin, -“Resullerin Yolu” yerine- (Laik-demokratik) “sistem-içi” mücadele yöntemini tercih ettikleri gerçekliğini unutarak hatalı okumalar yapmalarının hesabını vermeleri kolay olmayacaktır. Hatalı tanımlamalarla, hatalı anlamlandırmalarla ve hatalı beklentilerle… “sistem dışı”/Tevhidi duruşlarını koruyan ve her ideoloji/“din”in kendine has mücadele yöntemi olduğu gerçekliğinin farkında olmaya devam eden Müslim/Mümin’lere “iftira” etmekten vazgeçmeleri kritik ve stratejik öneme sahiptir. Küresel sistemi ve söz konusu sistemin parçası/alt sistemi olan (Ilımlı) Laik-Demokrat/Liberal Kapitalist sistemin doğru tanımlanmasını ve doğru anlamlandırılmasını artık öğrenmek zorundadırlar… Kendilerine kılavuz olarak seçtikleri malum niteliklere sahip “kargalar”ın, algı yönetimi ve manipülasyon teknikleriyle empoze ettiklerinden artık uzaklaşmaları gerekmektedir. Bahse konu topluluklar, cemaatler, örgütler, bütüncül okunması gereken hayat nizamlarının “siyasi boyutunun”, kendi dar bakış açılarıyla ve/veya Batı referanslı olarak anlaşılamayacağını, doğru okumanın, Resul-Nebi’lerin “en güzel örnek” olarak gösterildiği temel referansımız Kur’an’ı, bütüncül ve sistematik olarak anlama çabalarıyla mümkün olacağını artık fark etmeleri olmazsa olmazdır…
Küresel ve bölgesel yeni denge arayışı sürecini doğru okumak ve bilhassa reel-politik eksende yaşananları yerli yerine oturtmak, içinden geçtiğimiz stratejik öneme sahip tarihi dönemin farkında olmak durumundayız. Ki “güçlü”nün haklı görüldüğü bir dünyada “hak-batıl” savaşının “asıl” tarafı olması gereken “Müslümanlar”ın, “kurumsal güç” olabilmesinin önü açılsın, süreç içerisinde “Öz”e dönüş/temel mesajlarda ve kavramlarda netleşmeye paralel olarak süreç hızlansın…
Hürmüz/Körfez Krizi’nin Zorladığı ABD-Çin Zirvesi
Küresel ve bölgesel yeni denge arayışı sürecinde gelinen aşama itibarıyla ABD-Çin ilişkilerinde kritik bir dönüm noktasından geçilmektedir. ABD’nin yaşadığı kaybetme sürecinde, gücünü tekrar kazanmak ve hakimiyet alanlarını korumak maksadıyla (geniş anlamıyla) bölgemizdeki hamlelerinin konjonktürel olduğu kısa sürede anlaşıldı. Bu arada Çin, uluslararası ticarette çok önemli mesafeler kat etmesine rağmen, özellikle küresel düzlemde bir askeri mücadeleye hazır olmadığı için “stratejik sessizlik” olarak nitelenen bir tercih ile karşı karşıya bulunmaktadır. Altını çizerek belirtmeliyiz ki küresel değişim/yeniden yapılanma sürecinde “süper güç” gerilediğinde haliyle ittifaklarıyla ilişkileri de gerileyecektir. Bölgesel güçlerin önlerinin açılması da kaçınılmaz hale gelecektir. Dolayısıyla küresel ve bölgesel yeni denge arayışı süreçlerinde küresel güçlerin, bilhassa konjonktürel durumlardaki karşılıklı söylemlerini doğru okumak gerekir. Öyle ki bahse konu söylemler, genelde konjonktürel durumları ve sonrasını yansıtıcı niteliğe sahip değillerdir. Ancak sıkışan süreçte karşılıklı çıkış arayışları konusunda fikir verirler. Aynı zamanda bu söylemlerin, karşılıklı hassasiyetlere de işaret ettiği değerlendirilmektedir, kimi uzmanlarca.
Nitekim ABD-Çin zirvesinde her iki ülke de konjonktürel şartlara paralel mesajlar verdiler. Beklenilen konularda net mesajlar vermek yerine kendi toplumlarını ve dünya kamuoyunun bir kesimini rahatlatmaya yönelik mesajlarla yetinmek zorunda kaldılar. Bilhassa İran/Hürmüz krizi
konusundaki beklenen mesajlar net bir şekilde ortaya konulamadı. Aynı zamanda bölgesel güçlerin kendi güvenlik ve gelecek arayışında, yaşanan reel-politik süreci, ta başından beri doğru okumalarının, ortaya çıkan fırsatları iyi değerlendirmelerinin ne kadar önemli olduğu da bir kez daha ortaya çıktı. Bilhassa İran’ın, yaşanan süreçleri hatalı okuması, hatalı politikalar ve stratejilerle gelinen aşamada Çin’e yaklaşarak güvenlik ve gelecek kaygılarını giderme arayışı hayal kırıklığına neden oldu. Gerek 12 gün savaşları, gerekse de Hürmüz/Körfez krizi gösterdi ki -küresel ve bölgesel yeni denge arayışı sürecinde- riskleri ve fırsatları doğru okumak gerekir, hatalı politikalar ve stratejilerden uzak durarak bir çıkış arayışında bulunulmadığında neler olabileceğini görmek gerekir…
Evet, ABD-Çin arasındaki tarihi zirvedeki gündem, net bir şekilde dışarıya yansımadı. Lakin, Hürmüz Boğazı krizi, İran’ın nükleer silaha sahip olup olmaması ve Tayvan meselelerinin Zirve’de konuşulduğu bilinmektedir. Aynı zamanda zirvede, ABD-Çin ilişkilerinde öne çıkan karşılıklı ekonomik bağımlılıkların daha çok müzakere edildiğinin tespitini yapmak da yanlış olmaz. Çin’in bugünkü konumuna gelişinde öne çıkan çok uluslu şirketlerin her iki ülkedeki ortak paydaları ve çıkar ilişkilerinin stratejik önemi büyük. Her ne kadar çöküş süreci yaşayan bir küresel sistemde ABD’nin bazı yapısal avantajları devam ediyor gözükse de yaşanan süreç yeni dengelere doğru evrilmektedir. O nedenledir ki ABD’nin yaklaşık 37 trilyon doları bulan borcuna rağmen ekonomik krizin boyutlarının kontrol altında tutulabilmesi söz konusu.
ABD-Çin zirvesinde masada olduğu bilinen ama beklenenin aksine sert tartışmalara neden olmayan bir başka stratejik konuda Tayvan’dı. Ancak, son gelişmeler paralelinde ABD’nin Tayvan ile ilgili söylemlerini zayıflatma gereği duyduğu vasatta Çin tarafından daha net bir açıklama yapılması bizce manidardır. Tayvan konusunun Çin’in güvenliği için ne kadar önemli olduğu malumdur. Tayvan meselesi, ABD’nin Hint Okyanusu’ndaki varlığı ve Asya-Pasifik’teki müttefiklerini elde tutabilmesi için stratejik öneme sahip olduğu da bilinmektedir. Aynı zamanda ABD ile ilişkileri netleşmemiş gözüken Hindistan’ın konumu açısından da Tayvan önemli…
Son dönemlerde Hindistan’ın, -ABD ve (Siyonist İsrail’in) kışkırtmalarıyla- Pakistan’a savaş açması ve (arka planda ABD’nin olduğu) İsrail-Hindistan-Yunanistan-Güney Kıbrıs Rum Cumhuriyeti (GKRC) ilişkilerinin seyri de küresel ve bölgesel yeni denge arayışı sürecinde takip edilmesi gereken önemli bir gelişmedir…
Bilhassa bölgesel yeni denge arayışı sürecinin seyri göstermektedir ki -(genişletilmiş)bölgede- orta vadede ABD hakimiyetinin devam etmesi ya da Çin’in, enerji koridoru ve ticari hat olarak önemsediği ve ciddi yatırımlar yaptığı bölgede ABD’nin yerini alabilmesi pek mümkün gözükmemektedir. Ama bölgesel güçlerden öne çıkanlar, sürecin temel dinamiklerini doğru okur, reel-politik gelişmelerin açtığı alandaki fırsatları iyi kullanırlarsa yeni bir bölge haritasından bahsedilebilir..


