GenelYazarlardanYazılar

Kitabın Hükmünü Gizlemek

Hakka batılın bulaştırıldığı, gerçeklerin üzerinin örtüldüğü, yüce değerlerin az bir pahaya satıldığı, yalan ve iftiranın meşruiyet kazandığı, İnsanların şehvet, şöhret ve servet için kurmadıkları oyun, çevirmedikleri entrikanın kalmadığı, hakkı savunması gerekenlerin batıla dalanlarla birlikte dalıp gittiği garip bir dünyada yaşamaya şahitlik ediyoruz. Bu durum vicdan ve insaf sahibi insanları derinden üzmektedir.  Nerede nasıl bir hayat yaşayacağınız sizlere bırakılsaydı böyle bir dünyada yaşamayı tercih eder miydiniz? Şayet böyle bir şansınız olsaydı, hangi peygamberin ümmeti, hangi ülkenin vatandaşı, hangi asrın Meles’i, Mütref’i, Müstezaf’ı ya da Han’ı, Hakan’ı, Sultan’ı olmak isterdiniz? Çıkarlarınız uğruna kimleri öldürmeye, sindirmeye, üstünü örtüp karalamaya, itibarını yok etmeye çalışırdınız? Ya da hayallerinizin gerçekleşmesi konusunda önünüze engeller koyan Allah’ın kitabının, hangi ayetlerini yeniden gözden geçirilmesini isterdiniz, yâda yok sayarak çağ dışı ilan ederdiniz? Yahutta da bunları yapanlar için neler düşünürdünüz? Bizler böyle bir şeyi asla düşünmeyiz düşünülmesinden de asla memnun olmayız. Ancak yaşadığımız toplumda ne kadar hak batıl anlayış varsa; İnsanlık tarihi boyunca gelip geçen her toplumda bunların benzerleri hiç eksik olmamıştır. Vahyin vermiş olduğu bilgilere baktığımızda, her Musa’nın (as) bir Firavun’u, her Firavun’un bir Bel’amı, Karun’u ve Haman’ı, Samiri’si… olmuştur. Onlar da İmanlarının(!..), misyonlarının gereğini yaparken, Vahyin tümünü inkar etmemiş; sureti haktan görünerek bir kısmının üzerini örtmeye çalışmışlardır. Allah Teâlâ da bunları deşifre ederek, akıbetlerini ve ahiretlerini gözler önüne sermiştir:

“Allah’ın kitabında indirdiği vahiylerden bazı kısımları gizleyenler ve bunu az bir kazanç karşılığı değiştirenlere gelince: Onlar karınlarını ateşle doldurmaktadırlar. Kıyamet günü ise Allah, onlarla ne konuşacak, ne de günahlarından arındıracaktır. Onları şiddetli bir azap beklemektedir.”(Bakara 2/174)

“Kitaptan bir şeyi gizleyenler tarihin her döneminde karşımıza çıkmaktadır. Bu gün de aynı görevi büyük bir iştiyakla yapan şahıslar, cemaatler ve kurumlar bulunmaktadır. Ayette geçen fiilin aslı “ke-te-me”dir. Keteme: Örtmek, gizlemek, küfranı nimette bulunmak anlamına gelmektedir. Bu ise Kur’anda söyle ifade edilmektedir:

“İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayetin kendisi olan ayetleri insanlar için biz kitapta açıkladıktan sonra gizleyenler var ya, mutlaka onlara Allah lanet eder. Lanet edebilecek olanlar da lanet ederler.” (Bakara 2/159)

Rollerinin ve misyonlarının gereği olarak, bir şeyi gizlemeye çalışan kimseler; içinde bulundukları ortama göre neyi ne miktar gizlemeyi uygun görürlerse o miktarını örtmeye, gizlemeye çalışacaklardır. Bunu nasıl yapacaklarına gelince; örten, gizleyen kimsenin içinde bulunduğu şartlar gereği, muhatabının durumuna göre, eliyle örtmesi gerekiyor ise eliyle, diliyle örtmesi gerekiyor ise diliyle örtecektir. Sanat yaparak örtecek, felsefe yaparak örtecek, bilimsellik adına örtecek, tarihsellik adına örtecek, çağdaşlık adına örtecek, modernlik adına örtecek, laiklik ve demokratlık adına örtecek, vatan ve millet adına örtecek, makam, mevki ve dünyevileşme adına örtecektir. Gerçeklerin üzerini örtmeyi kafaya koyanlar; bunları konuşarak yaptıkları gibi susarak da yapabilirler. Aynı zamanda yukarıda saydığımız nedenler adına konuyu başka bir alana kaydırarak da yapabilirler. Hâlbuki rabbimiz bunlara örtmeyi gizlemeyi ve gerçekleri saptırmayı değil açıklamayı emretmişti.

“Allah kendilerine kitap verilenlerden onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz diyerek söz almıştı. Onlar ise bunu kulak ardı ettiler. Onu az bir dünyalık karşılığında değiştirdiler. Yaptıkları alış veriş ne kadar kötüdür.”(Ali İmran 3/187)

Bu insanlar o kadar ileri gidiyorlar ki, Allahın gönderdiği elçileri bile yalanlamakta bir beis görmüyorlardı. Halbuki, gelen elçinin diliyle rabbimiz işin gerçeğini açıkça ortaya koymuştu.

“Meryem oğlu İsa, ‘Ey İsrail oğulları! Ben, benden önce gelmiş olan Tevrat’ı doğrulayan, benden sonra gelecek ve adı Ahmet olan bir elçiyi müjdeleyen, Allah’ın size gönderdiği bir elçiyim’ demişti. Ama o elçi (Muhammed a.s) kendilerine açık belgelerle gelince ‘Bu apaçık bir sihirdir’ dediler”(Saf 61/6).

İnanıyoruz ki Allah, İncil ve Kur’an’da beyan ettiği bu hakikatleri Tevrat’ta da bildirmiştir. Fakat onlar üç günlük dünya nimetlerini ve dünya metaını tercih ettikleri için, hem İsa (a.s)’ı hem de Muhammed (a.s)’ı inkâr etmişlerdir. Rabbimiz ise onların bu halini açıkca deşifre ediyor:

“Kendilerine kitap verdiklerimiz onu kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Kendilerini ziyan edenler var ya! İşte onlar inanmazlar.”(Enam 6/20)

Bu inkârlarıyla hem kendi ellerindeki kitabın açık ayetlerini örtüyorlardı, hem de yaşayan bir elçinin dilinden ifade edilen vahiyleri tanımazlıktan geliyorlardı. Hal bu ki bu vahiyler daha önce Tevrat ve İncil olarak onlara gelmişti ve bu kitaplar onların ellerinde bulunuyordu. Ancak sinelerin gizlediğini bilen Allah, onların yaptıklarını şöyle yüzlerine vurmaktadır:

“Ey Ehl-i Kitab; Niçin hakkı batıla karıştırıyor ve bile-bile hakkı gizliyorsunuz?” (Ali İmran 3/71)

Bu toplum bu anlayışını hala değiştirmemiş 21. Yüz yılda da aynı anlayışlarını daha şedit bir şekilde devam ettirdiklerini görüyoruz. Mazlum Filistin halkına yaptıkları zulüm bunun en açık örneğidir. Atalarının izini takip eden yeni kuşaklarla birlikte yinelenen hak-batıl mücadelesi kıyamete kadar sürecektir. İman edip imanının gereğini yaşamayanların batıla olan ilgisi ve dünyevileşenlerin ikbal beklentileri batıla hayat vermektedir. Bütün dünya ayağa kalkarken İslam kimliği taşıyan, ya da öyle görülen kitlelerin, liderlerin, cemaatlerin yaldızlı laflarla durumu idareyi-maslahata bağlaması bir anlam ifade etmiyor. Bunlara çanak tutan kimseler de bu ümmetin Ehli kitaplaşanlarıdır. Genel kabulleri ve mensubiyet ifadeleri ile kendilerini İslam’a nispet etseler de anlayış ve davranışları ile Kur’an’ın bütün sapkınlıklarını ortaya koymuş olduğu kitap ehliyle aynı karede gözükmektedirler. Çünkü Kur’an en son kitap olması nedeniyle tüm geçmişin ve geleceğin Yanlışlarını tespit doğrularını tasdik etme özelliği vardır. Rabbimiz bunu şöyle dile getiriyor:

“Ey Muhammed! Önce gelen kitapları tasdik edici ve onlardaki doğruları tespit edip denetleyici olarak Kur’an’ı sana hak ile indirdik. Allah’ın indirdiği ile aralarında hükmet. Gerçek olan sana gelmiş olduğuna göre, onların hevalarına uyma. Her biriniz için bir yol ve bir şeriat kıldık.”

“Eğer Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı. Fa-kat bu, sizi verdikleriyle denemesi içindir. O halde iyiliklere koşun. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O. ayrılığa düştüğünüz şeyleri size bildirir.”

“O halde Allah’ın indirdiği kitap ile aralarında hükmet. Allah’ın sana indirdiği kitabın bir kısmından seni vazgeçirmelerinden sakın. Hevalarına uyma. Eğer yüz çevirirlerse bil ki, Allah bir kısım günahları yüzünden onları cezalandırmak istiyor, insanların çoğu gerçekten fasıktırlar.”

“Cahiliye devri hükmünü mü istiyorlar? Yakinen bilen bir millet için Allah’tan daha iyi hüküm veren kim vardır?”(- Mide 5/48-50)

İnanıyoruz ki en güzel hüküm Allah’ındır. Hâkimi mutlakta O’dur. Hüküm de O’na aittir. Ancak bu hükmü yaşatacak olan iman ettiğini, Müslüman olduğunu iddia eden insanlardır. Her fikir, kendisine inananların gayretleriyle hayata geçirilir. Onun ilkeleri hayata geçirildikçe başarısı görünür hale gelecek; insanlık huzur bulacaktır. Bunun için de zorlu bir mücadele vermek kaçınılmazdır. Allah’ın hükmünün sadece inananların vicdanlarında kalmasını isteyerek başarı beklemek mümkün değildir. İsrail oğulları ile Musa (as)’ın arasında geçen tarihi vakıa şöyle anlatılmaktadır:

“Allah’tan korkan ve Allah’ın kendilerine nimet verdiği iki adam(Musa Ve Harun as) şöyle dedi: «Onların üzerlerine kapıdan girin. Oradan girerseniz muhakkak galip gelirsiniz. Eğer layıkıyla inanıyorsanız yalnız Allah’a dayanın.”

“Kavmi Musa’ya: «Ey Musa! Onlar orada olduğu sürece biz oraya asla girmeyiz. Sen ve Rabb’in gidin savaşın. Biz burada oturacağız» dediler.”

“Musa: «Ey Rabbim! Ben, kendimle kardeşimden başkasına söz geçiremiyorum, artık bizimle bu fasık kavmin arasını ayır» dedi.

“Allah Musa’ya şöyle dedi: «Kırk sene o mukaddes yer onlara haram kılınmıştır. Yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar. O fasık kavim için üzülme!». (Maide 5/23-26)

Şimdi bunu Musa (as)’a söyleyen İsrail oğulları ile rabbimizin bu ümmete vermiş olduğu tüm müstezaflar için savaşın emrini kulak ardı eden bu ümmet arasında bir fark görebiliyor musunuz? Bu ümmet için de rabbibimiz şöyle buyuruyor:

“Size ne oldu da Allah yolunda ve «Rabbimiz! Bizi, halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!» diyen zavallı erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz!”

“İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise tâğut (bâtıl davalar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır.” (Nisa 4/75-76)

Allah’ın sünnetinde bir değişme yoktur. Her ümmete bu gerçeği hatırlatmış ve hoşumuza gitmese de üzerimize savaş farz kılınmıştır.(Bakara 2/216) hükmünü hatırlatmıştır. Ancak bunu duyanlar durumdan memnun olmamış bulundukları yerlerinden ayrılmamışlardır.

“Ey inananlar size ne oldu? Allah yolunda savaşa çıkın dendiğinde yere yığılıp kaldınız. Ahiret yerine dünya hayatına mı razı oldunuz? Oysa dünya hayatının geçimliği ahirete göre çok azdır.”

“Eğer Allah yolunda savaşa çıkmazsanız Allah size can yakıcı bir azap ile azap eder ve sizi başka bir toplumla değiştirir. Ona hiçbir zarar da veremezsiniz. Allah’ın gücü her şeye yeter.” (Tövbe 9/38-39)

Şimdi her birimiz kendimize göre geçerli bir mazeret bulup arkasına saklanıyoruz. Kendimizi önemli görüyor, bu tür işlerden uzak durmaya çalışıyorsak; bilelim ki Allah’ın Resulü bizlerden çok daha önemliydi ama Allah yolunda her türlü sıkıntıyı göğüslemişti. Dünyada sahip olduğumuz nimetler hoşumuza gidiyor vazgeçemiyorsak; Rabbimizin müminler için hazırlamış olduğu cennet ve nimetleri daha değerli, daha devamlı ve tercih etmeye daha layıktır. Zamanın muktedir ve müstekbirlerinin bizlere yapacağı zulüm ve eziyetten korkuyorsak, bunun için kendimizi Allah yolunda mücadele ve gayretten uzaklaştırıyorsak; Allah’ın vadettiği cehennem azabı daha dehşetli ve süreklilik olarak korkulmaya daha layıktır. Canımıza, malımıza ve yakınlarımıza gelecek bir olumsuzluktan korkuyorsak; Rabbimiz şu müjdeyi veriyor:

“Muhakkak ki Allah, Müminlerin mallarını ve canlarını, cennet karşılığında satın almıştır. Onlar, Allah yolunda savaşırlar; öldürürler ve öldürülürler. Bu, Tevrat’a, İncil’de ve Kur’an’da kendi üzerine hak bir vaadidir. Kim Allah’tan daha çok ahdini yerine getirebilir? Öyleyse yaptığınız alış-verişe sevinin. En büyük kurtuluş işte budur.” (Tevbe 9/111)

Allah asla sanal bir fedakârlık istemediği gibi, sanal bir kahramanlıktan da bahsetmiyor. Müslümanların canlarını ve mallarını kısaca bütün varlığını cidden Rabbine teslim etmeyi göze almalarını istiyor. Bunu yapmayanlara ise ne bu dünyada ne de öbür dünyada Allah’ın cehennemden başka vereceği bir şey yoktur. Milenyum çağında iletişimin, ilme ulaşmanın, gerçeklerden haberdar olmanın, isteyenlere çok yakın olduğu bu çağda, Allah’ın ayetleri görmezlikten gelinirken, gözlerini kapatanlara, İslam’a alternatif olarak sunulan hayat anlayışlarına alkış tutanlara, insanları İbadet aşkıyla sandık başına çağıranlara, ehli kitabın yaptığı gibi Allah’ın ayetlerinin bir kısmını örtüp bir kısmını da kendi anlayışlarına payanda yapanlara ve mazlumların feryadını duymayıp kulaklarını tıkayanlara, Allah’ın cevabı çok acıdır:

“Kendilerine Kitap’tan bir nasip verilenlere baksana! Sapıklığı satın alıyorlar ve sizin de yoldan çıkmanızı istiyorlar! Allah düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir. Gerçek bir dost ve yardımcı olarak da Allah yeter.” (Nisa 4/44-45)

“Ey iman edenler! (Özerinize tahmil edilen musibetlere) sabredin, (iman ve İslam üzere çıkmış olduğunuz cihat yolunda) sebat edin, (her zaman ve her yerde her türlü mücadeleye) hazırlıklı ve uyanık olun ve (hayatta sadece ve sadece) Allah’tan korkun ki, kurtuluşa eresiniz.”( Ali İmran 3/200)

Allah’ın  çağrısına kulak tıkayan, ayetlerini ketmedenlere veyl; icabet edenlere selam olsun temennilerimizle!..

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı