GenelYazarlardanYazılar

Mehmet Âkif’in Sultan Iı. Abdülhamid Muhalefeti Ve Fikrî Arka Planı

Türk-İslam modernleşmesinin ve son devir Osmanlı düşünce tarihinin en çetrefilli, üzerinde en çok tartışılan meselelerinden biri; İslamcı fikir adamlarının, bilhassa da İstiklâl Şairi Mehmet Âkif Ersoy’un Sultan II. Abdülhamid yönetimine karşı geliştirdiği sert muhalefettir. Günümüzden geriye doğru bakan pek çok araştırmacı veya okuyucu, hilafet müessesesine ve ümmet fikrine bu denli bağlı bir şairin, İslamcılık siyasetini devlet politikası hâline getirmiş bir padişaha neden şiddetle cephe aldığını kavramakta zorlanır. Bu çelişkiyi çözebilmek; Âkif’in muhalefetini şahsi bir husumetten ziyade; İslamcı ıslahatçılık, meşrutiyet nazariyesi, istibdat karşıtlığı ve ahlakçı aydın duruşu zemininde tahlil etmeyi gerektirir.

  1. Muhalefetin Fikrî Temelleri: İslami Islahat ve Meşrutiyet Aşkı

Mehmet Âkif, II. Meşrutiyet devri İslamcılığının öncü dergisi Sırât-ı Müstakîm (sonradan Sebîlü’r-Reşâd) çevresinde şekillenen “ıslahatçı/ihyacı” İslamcılık damarının temsilcisidir. Cemaleddin Efganî, Muhammed Abduh ve Abdurrahman el-Kevâkibî gibi düşünürlerin fikirlerinden beslenen bu ekolün temel tezi şuydu: İslam dünyasının geri kalışının sebebi İslam değil; dini tahrif eden hurafeler, tembellik ve siyasi istibdattır.

Âkif’in zihin dünyasında meşrutiyet (anayasal düzen, meclis, adalet ve hürriyet), Batı’dan ithal edilmiş salt seküler bir mekanizma değil; bilakis İslam’ın özünde var olan şûra (istişare) ve biat prensiplerinin asrın idrakine göre kurumsallaşmış hâliydi:

  • Şûra İlkesi: Âkif’e göre İslam, devleti tek bir ferdin keyfî iradesine değil, ehil insanların istişaresine emanet etmeyi emreder (Âl-i İmrân, 159; Şûrâ, 38).
  • İstibdadın Tahribatı: Tek adam yönetimi (istibdat), milletin şahsiyetini, hürriyetini, ahlakını ve ilmî inkişafını felce uğratır.
  • Sultanın Rolü: Halife veya padişah, mutlak hâkim değil; kanunlara ve şeriata uymakla mükellef, milletin vekili mesabesindedir.

Bu nazarla bakıldığında, II. Abdülhamid’in 1878’de Meclis-i Mebusan’ı tatil ederek Yıldız Sarayı merkezli kurduğu mutlak rejim, Âkif’in inandığı İslami siyaset ahlakıyla kökten çatışıyordu.

  1. Dönemin Anatomisi: Sansür, Hafiyelik ve Güvensizlik

Âkif’in Abdülhamid muhalefetini bileyen pratik unsurların başında dönemin idari atmosferi gelir. Âkif, Mülkiye Baytar Mektebi’ni birincilikle bitirmiş; Rumeli, Anadolu ve Arabistan’ı dolaşmış; memleketin ve köylünün sefaletini bizzat müşahede etmiş bir münevverdi.

  • Sansür Mekanizması: Matbuat üzerindeki katı sansür, fikir hürriyetini ve ilmî neşriyatı tamamen boğmuştu. Âkif’in hocası ve dostu olan allâme Şeyh Said Halim Paşa, İsmail Hakkı İzmirli, Babanzâde Ahmed Naim gibi dönemin önde gelen uleması da bu baskıdan nasibini alıyordu.
  • Hafiye Teşkilatı ve Jurnalcilik: Toplumda karşılıklı güveni yok eden, ahlaki çürümeye yol açan hafiye ağı, ahlak abidesi olan Âkif’i en çok yaralayan meseleydi. İnsanların birbirini ihbar ettiği, şüphenin hâkim olduğu bir cemiyette faziletin yeşeremeyeceğine inanıyordu.
  • Medreselerin ve Maarifin Hali: Abdülhamid’in modern okullar açmasına rağmen medreseleri ıslah etmemesi, ulemanın cehalete ve menfaate teslim olması Âkif’i kahrediyordu.
  1. Safahat’taki Aynalar: Sultan Abdülhamid’e Yönelik Sert Hicivler

Mehmet Âkif, muhalefetini hiçbir zaman diplomatik bir dille gizlememiş; Safahat’ın ikinci kitabı olan Süleymaniye Kürsüsünde (1912) ve muhtelif şiirlerinde Sultan II. Abdülhamid’i ve devrini çok ağır ifadelerle tenkit etmiştir.

Süleymaniye Kürsüsünde eserinde vaiz kürsüye çıkar ve 30 yıllık istibdat devrini şu sert mısralarla tasvir eder:

“Gölgesinden bile korkup bağıran bir ödlek,

Otuz üç yıl bizi bir kavuk gibi işletti…”

Buradaki “ödlek” ve “korkak” ithamları, Sultan’ın vehimli karakterine ve Yıldız Sarayı’na kapanarak memleketi hafiye raporlarıyla idare etmesine yönelik öfkenin dışavurumudur. Âkif, Abdülhamid’in şahsına duyduğu öfkeden ziyade, onun temsil ettiği idare tarzının milleti “ruhsuz, iradesiz ve pısırık” bir yığına çevirdiğine inanıyordu.

  1. İttihat ve Terakki ile İlişkisi: Âkif’in Şartlı Yemini

Sultan Abdülhamid’i tahttan indirmeyi hedefleyen muhalefetin çatı örgütü İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) idi. Âkif de II. Meşrutiyet’in ilanı arifesinde cemiyete girmiştir. Ancak Âkif’in cemiyete girişi ve cemiyetteki kısa süreli varlığı onu sıradan bir İttihatçı konumundan uzaklaştırmıştır:

  • Yemin Metnini Değiştirmesi: İttihat ve Terakki’nin standart yemin metninde “Cemiyetin bütün emirlerine bilâ-kayd ü şart (kayıtsız şartsız) itaat edeceğim” ifadesi yer alırdı. Âkif, bir Müslümanın Allah’tan ve meşru haktan gayrısına körü körüne itaat edemeyeceğini belirterek bu yemini reddetmiş; metni “Sadece cemiyetin meşru ve millet menfaatine olan emirlerine itaat edeceğim” şeklinde düzelttirerek imza atmıştır.
  • Hızlı Yol Ayrımı: Meşrutiyet ilan edilip İttihatçılar iktidarı ele geçirdiğinde, bu sefer İttihatçıların jakoben, masonik ve Türkçü eğilimlerine, Balkanlar’daki liyakatsiz politikalarına karşı cephe almıştır. İttihatçıların politikalarını ve icraatını çok daha yoğun bir şiddetle eleştirmiştir.
  1. Muhalefetin Mukayeseli Tahlili

Âkif’in Abdülhamid muhalefetini diğer muhalif gruplarla karşılaştırmak onun durduğu yeri netleştirir:

Muhalif Çevre Muhalefetin Temel Sebebi Nihai Hedef
Batıcılar (Tevfik Fikret, Rıza Tevfik vb.) Doğulu, dindar ve mutlakıyetçi yapısı; Batılılaşmanın önünde engel görülmesi. Laik, tamamen Batı tipi bir nizam ve pozitivist toplum.
Milliyetçiler / Türkçüler İmparatorluğu bir arada tutamaması, ümmetçi siyasetin iflası iddiası. Türk millî kimliğine dayalı modern bir devlet.
Mehmet Âkif ve İslamcılar İstibdadın şeriat ve şûra ilkelerine aykırı olması; hürriyetsizlik, sansür ve ahlaki çürüme. Meşruti-İslami nizam, şûra meclisi, ilmî/ahlaki tecdit ve İslam birliği.

Netice: Tarihî Trajedi ve Bir Münevverin İdeali

Tarihî perspektiften bakıldığında, Sultan II. Abdülhamid dağılmakta olan devasa bir imparatorluğu 33 yıl boyunca dış dengeleri gözeterek, tavizler vererek ve merkeziyetçi/otoriter bir disiplinle ayakta tutmaya çalışan pragmatik bir diplomattı. Mehmet Âkif ise reelpolitik hesaplardan ziyade saf ahlak, adalet ve İslami idealler peşinde koşan tavizsiz bir aksiyon ve fikir adamıydı. Âkif, Abdülhamid’in yıkılışı geciktiren diplomatik dehasını ve çaresizliklerini görmezden gelmiş; meseleye yalnızca “zulüm-adalet” ve “istibdat-hürriyet” dikotomisi üzerinden bakmıştır. Nitekim Abdülhamid tahttan indirildikten sonra Trablusgarp, Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı ile devletin süratle felakete sürüklenmesi, Âkif gibi pek çok İslamcı münevveri derin bir yeise ve hayal kırıklığına sevk etmiştir.

Sonuç olarak Âkif’in Sultan Abdülhamid’e muhalefeti; taht hırsı, şahsi menfaat veya dine düşmanlık saikiyle değil; milletin kurtuluşunun ancak hakiki bir İslami şûra, adalet, hürriyet ve ahlaki dirilişle mümkün olacağına inanan bir İslamcının samimi ama siyasi arka planı zayıf bir feryadıdır.

Muhalif Aydınlar ve Büyük Nedamet

Ondokuzuncu asrın son çeyreği ile yirminci asrın başı; Osmanlı Devleti’nin tarihin en fırtınalı dalgalarıyla boğuştuğu, devlet aklı ile aydın vicdanının ölümcül bir hesaplaşmaya giriştiği trajik bir fasıldır. Bir tarafta parçalanmakta olan üç kıtalık bir mülkü kurnaz bir diplomasi, merkeziyetçi bir otorite ve çelikten bir disiplinle ayakta tutmaya çalışan Sultan II. Abdülhamid; diğer tarafta ise kurtuluşun ancak hürriyet, Kānûn-ı Esâsî, şûra ve ahlaki dirilişle mümkün olacağına inanan muhalif bir aydınlar ordusu yer alıyordu.

Bu aydınlar zümresi içinde en özgün ve ahlaki mevkii işgal eden ise şüphesiz Mehmet Âkif Ersoy ve temsilcisi olduğu İslamcı muhit idi.

Sultan II. Abdülhamid’in Muhalif Aydınlara Karşı Siyaseti: İdam Değil İkna ve Altın Kafes Stratejisi

Tanzimat ve Meşrutiyet devri aydınlarının zihninde Sultan Abdülhamid “Kızıl Sultan” yahut “Müstebit” olarak tecessüm etse de tarihî vesikalar ve dönemin icraatları, padişahın muhaliflerine karşı güttüğü siyasetin klasik bir tiranlıktan çok farklı, ince bir psikolojik ve siyasi stratejiye dayandığını gösterir.

Siyasi İdamların Yokluğu ve Sürgün Geleneği

Sultan II. Abdülhamid, 33 yıllık saltanatı boyunca Mithat Paşa davası gibi müstesna ve şaibeli siyasi hadiseler haricinde neredeyse hiçbir aydını veya muhalifi idama mahkûm ettirmemiştir. Onun muhalefeti tasfiye yöntemi fiziki imha değil, merkezden uzaklaştırma (nefiy/sürgün) idi:

  • Muhalif Jön Türkler, gazeteciler ve subaylar Trablusgarp (Fizan), Şam, Yemen, Taif yahut Rodos gibi uzak vilayetlere memuriyetle veya kalebent olarak gönderilirdi.
  • Çoğu zaman bu sürgünler, bir zindandan ziyade “gözaltında ikamet” ve zorunlu bir bürokratik vazife mahiyetindeydi.

Altın Prangalar: Maaş Bağlama, Rütbe Tevcihi ve İhsan-ı Şahane

Sultan Abdülhamid, muhaliflerini satın alma veya onları devlete/saraya borçlu kılma stratejisini bir sanat hâline getirmişti. Paris, Cenevre veya Kahire’ye kaçan Jön Türklerin birçoğu sarayın gönderdiği tahsisatlarla geri dönmüş; kendilerine elçiliklerde, vilayet mektupçuluklarında yahut Şûrâ-yı Devlet’te yüksek maaşlı mevkiler tahsis edilmiştir (Mizancı Murad, Ebüzziya Tevfik, Ali Kemal ve pek çok İttihatçı bu yolla İstanbul’a dönmüştür).

Sansür (Matbuat İdaresi) ve Hafiye Teşkilatı

Sultan’ın muhalefeti kontrol altında tuttuğu en sert mekanizma ise hafiye ağı ve matbuat sansürüydü:

  • Gazetelerde “ihtilal, suikast, hürriyet” gibi kelimelerin kullanılması dahi yasaklanmıştı.
  • Cemiyette birbirini ihbar etme histerisi (jurnalcilik) doğmuş; bu durum bilhassa Âkif gibi yüksek ahlak timsali münevverlerin ruhunda derin yaralar açmıştır. Âkif nazarında Meclis-i Mebusan’ı 30 yıl kapalı tutan Abdülhamid, İslam’ın özündeki meşveret ruhunu çiğnemiş bir hükümdardı. Onun gözünde hafiye teşkilatı cemiyetin karakterini felç etmiş; şahsiyetsiz, dalkavuk ve pısırık nesiller yetiştirmişti. Âkif’in isyanı salt politik değil, metafizik ve ahlaki bir infialdi.

Büyük Hayal Kırıklığı ve Muhaliflerin Nedamet Kasideleri

1908’de II. Meşrutiyet ilan edildiğinde İstanbul sokakları “Hürriyet, Müsavat, Uhuvvet, Adalet” nidalarıyla inliyordu. Türk, Rum, Ermeni ve Arap aydınlar birbirine sarılıyor; Abdülhamid tahttan indirildiğinde (1909) Osmanlı’nın altın çağına gireceği zannediliyordu.

Lakin çok geçmeden acı hakikat yüzlere çarptı. İttihat ve Terakki’nin tecrübesiz, jakoben ve maceracı kadroları devleti 10 yıl içinde Trablusgarp, Balkan Faciaları ve I. Dünya Savaşı bataklığına sürükledi. İmparatorluk gözler önünde eriyip gitti. İşte bu noktada, devrin en azılı Abdülhamid muhalifleri tarihe geçecek bir “nedamet (pişmanlık) edebiyatı” başlattılar.

Rıza Tevfik: Ruhaniyetten İstimdat

Abdülhamid’i tahttan indiren meşhur fetvayı kaleme alan meclis heyetinde bulunan ve “Filozof” lakabıyla anılan Rıza Tevfik, imparatorluğun Sevr ile paramparça olduğunu gördüğünde tarihin en meşhur nedamet şiirini yazdı:

Sultan Abdülhamid Han’ın Ruhaniyetinden İstimdat

“Nerdesin şevketlim, Sultan Hamîd Han?

Feryâdım varır mı bâr-gâhına?

Ölüm uykusundan bir lâhza uyan,

Şu nankör milletin bak günâhına.

 

Tarihler ismini andığı zaman,

Sana hak verecek hey koca Sultan!

Bizdik utanmadan iftira atan,

Asrın en siyâsî padişâhına…

Divâne sen değil, meğer bizmişiz,

Bir nâmerd çanağa tüküren bizmişiz!

Tâkib-i şevkinle bir zevk ararken,

Kendi evimizi yakan bizmişiz…”

Süleyman Nazif: Tarihî İtiraflar

İstibdada en sert yazıları yazmış olan şair Süleyman Nazif, Balkan Savaşları’nda Edirne ve Rumeli elden çıkıp ordu mahvolduğunda şu satırları dökecekti:

“Padişahım gelmemişken yâdıma cây-ı keder,

Âh ederdik aşk-ı hürriyetle biz bir vaktler.

Sanki kâfirdi hürriyet diyen bizler gibi,

Şimdi millet pâdişâhım, pâdişâhım der inler…”

  1. Âkif’in çok yakın dostu olan Süleyman Nazif ayrıca sultanın cenazesinin ardından kaleme aldığı yazılarda, Abdülhamid’in siyasi dehasını teslim etmiş ve İttihatçıların basiretsizliği karşısında padişahın hakkını teslim etmiştir.

Filibeli Ahmed Hilmi: İttihatçıların particilikle devleti iç savaşa sürüklediğini görerek, Abdülhamid’in merkeziyetçi otoritesinin kıymetini açıkça itiraf etmiştir.

Mehmet Âkif Pişman Oldu mu?

Bu derin vicdan muhasebesi içinde en can alıcı soru şudur: Mehmet Âkif de Rıza Tevfik veya Süleyman Nazif gibi pişman olmuş mudur? Şahsi bir nedamet kasidesi yazmadı; fakat büyük bir yeis ve İttihatçılara yönelik katmerli bir öfke yaşadı.

  • İlkesel Tutarlılık: Âkif, istibdada (tek adam rejimine, sansüre, hafiye düzenine) olan düşmanlığını hayatının sonuna kadar muhafaza etti. Ona göre istibdat kimden gelirse gelsin gayriahlaki ve gayriislami idi.
  • Gelenin Gideni Aratması Trajedisi: Âkif, Abdülhamid’i deviren İttihat ve Terakki’nin devleti soktuğu felaketi görünce dehşete kapıldı. Balkan hezimetini anlattığı Feryat ve Hakkın Sesleri kitaplarında, Meşrutiyet’in getirdiği particiliği, ırkçılığı ve liyakatsizliği çok daha sert biçimde lanetledi:

Âkif’in en yakın dostu Mithat Cemal Kuntay, hatıralarında Âkif’in Abdülhamid dönemindeki bazı aşırı tenkitlerinden dolayı için için bir ızdırap ve hüzün duyduğunu, bilhassa devletin parça parça dağılması karşısında buhranlar geçirdiğini nakleder. Âkif, Abdülhamid’in haklı çıktığını itiraf etmekten ziyade, “hürriyet getireceğiz diyenlerin devleti mezara gömmesine” kahrolmuştur.

  1. İslamcıların Akıbeti: İttihatçılarla Çatışmadan Millî Mücadele’ye ve Sükûta

Meşrutiyet’in ilanında İttihatçılarla yan yana duran İslamcı kanat (Sebîlü’r-Reşâd ve Sırât-ı Müstakîm çevresi), çok kısa sürede iktidarla derin bir çatışmaya girdi.

  • Yol Ayrımı (1908–1913): Ziya Gökalp öncülüğündeki Türkçü kanat ile Batıcı kanat cemiyete hâkim oldukça, İslamcılar dergilerinde ahlaki tefessühü, ailenin dağılmasını ve taklitçi Batılılaşmayı eleştirmeye başladılar.
  • Cihan Harbi ve Teşkilat-ı Mahsusa (1914–1918): Devlet savaşa girip “Cihad-ı Ekber” ilan edilince, İslamcılar şahsi kırgınlıkları bir kenara bırakıp devletin bekası için cepheye ve vazifeye koştular. Âkif bizzat Enver Paşa ve Eşref Sencer Kuşçubaşı’nın emrinde Teşkilat-ı Mahsusa ajanı olarak Berlin’deki Müslüman esirleri aydınlatmaya gitti; ardından Necid çöllerine giderek Arap aşiretlerinin devlete sadakatini temine çalıştı.
  • Millî Mücadele ve Ankara (1919–1923): Mütareke devrinde İstanbul işgal edilip Sevr dayatılınca İslamcı aydınlar tereddütsüz Anadolu İhtilali’nin manevi omurgasını oluşturdular:
  • Âkif, oğlu Emin’i yanına alarak Ankara’ya geçti.
  • Kastamonu Nasrullah Camii’ndeki meşhur vaazıyla Sevr’in getireceği esareti anlatıp halkı direnişe çağırdı.
  • Burdur Mebusu olarak ilk Meclis’e girdi ve milletin bağımsızlık andı olan İstiklâl Marşı’nı kaleme aldı.
  • Cumhuriyet Devri ve Sükût (1923 ve Sonrası): Cumhuriyet’in ilanı ve ardından gelen radikal laikleşme/Batılılaşma inkılapları ile birlikte İslamcı kadro tamamen tasfiye edildi:
  • Sebîlü’r-Reşâd dergisi, Şeyh Said İsyanı sonrası çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu ile kapatıldı.
  • Eşref Edib gibi isimler İstiklal Mahkemelerinde yargılandı.
  • Mehmet Âkif, peşine takılan sivil hafiyelerden bunalarak 1925’te Mısır’a (Hilvan) gönüllü bir sürgüne gitti ve 11 yıl sürecek hüzünlü bir yalnızlığa çekildi.

Netice: Tarihin Aynasında Trajik Bir Hesaplaşma

Sultan II. Abdülhamid ile dönemin münevverleri (ve hususan Mehmet Âkif) arasındaki çatışma, bir “iyi ile kötü” savaşı değildir. Bu; tarihin en zor coğrafyasında devleti reelpolitik denge ve baskıyla ayakta tutmaya çalışan bir hükümdar ile bu kurtuluşu ahlak, hürriyet, adalet ve saf İslami şûra ideallerinde arayan samimi bir münevverin trajik karşılaşmasıdır.

Sultan Abdülhamid dağılmayı 33 yıl geciktirmiş fakat aydınını ikna edememiştir; Mehmet Âkif ve muhalifler ise istibdada karşı haklı feryatlar yükseltmiş fakat yıktıkları yapının altından koca bir imparatorluğun enkazıyla çıkmışlardır.

Sonradan Süleyman Nazif’e ait olduğu öğrenilen ve Utarit adlı bir mecmuada yayımlanan Abdülhamid Han hatıratına göre Abdülhamid Han’ın dilinden dönemin aydınları şu şekilde değerlendirilmiştir:

“Namık Kemal ve dönemin edipleri… Bu adamlar, samimi ve gayretli birer vatanperverdiler. Lisanları kuvvetli, kalemleri parlaktı. Lakin siyasetten anlamazlardı; hayalperesttiler. Fransız İhtilali’nin fikirleriyle sarhoş olmuşlardı. Devleti sadece ‘Hürriyet!’ diye bağırarak kurtarabileceklerine inanıyorlardı. Oysa bir imparatorluk kuru hamasetle değil, ince hesap ve idareyle ayakta tutulur.”

Tarihin bıraktığı en acı ders şudur: Devlet aklının ahlaktan ve hürriyetten koptuğu yerde istibdat; münevverin realiteden ve jeopolitikten koptuğu yerde ise felaket mukadderdir.

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı