
Hayatımıza Yön Veren, “Değerler Eğitimi mi?” “Ne Derler Eğitimi mi”?
Bir toplumu diğerlerinden farklı kılan, kabullenip üzerinde yaşadığı değerleridir. Bizi biz yapan değerlerimizi öylesine erozyona uğrattık ki, yaptığımız yanlışların farkına bile varamıyoruz. Toplumun nabzını tutan söz ustalarından Doğan Cüceloğlu bir konferansında şöyle bir uygulama yapar:
Sahneye bir ekmek parçası koyarak seyircilerine şöyle seslenir: “içinizden bu ekmek parçasını çiğneyecek birisi var mı? Bunu yapana 100 dolar vereceğim” der. Kimseden bir ses çıkmaz. Bu defa miktarı merhale -merhale artırarak 5000 dolara kadar çıkar. Fakat yine seyircilerden talip olan çıkmaz. Sonunda bir delikanlı kalkar ve derki; “Doğan Bey siz 5000 değil 500 000 dolarda verseniz burada o ekmeği ayaklarının altına alacak kimse çıkmaz.” Cüceloğlu, bu konudaki maksadını açıklar: “işte bu değerler eğitimidir der.” Değerlerimizi doğru olarak hayata katıp halk tarafından yaşanır kılmışsak; onları değiştirmek asla kolay olmayacaktır.
Bizde bazı değerler öylesine toplum hafızasında yer etmiş ki, asla aksini yaptıramazsınız. Ancak ekmeği çiğnemeyen insan yalanı çok rahat söyler. Haramı çok rahat yer. Fakat domuz etini yemez. Gıybet ederek ölü kardeşinin etini yer. Haram işleri yapar fakat abdestsiz gezmez. Kur’an’ı öpüp başına koyar fakat onun hükümlerini tanımaz, saygı duymaz, onun içindeki hükümlere uymamaktan hiç rahatsız olmaz. Namaz kılmaz fakat yanında oruç yiyenden rahatsız olur. Haram yemekten; faiz alıp vermekten, insanları aldatmaktan, yalan söylemekten, insanlara eliyle diliyle eziyet etmekten, insanları rahatsız edecek şeyleri sağa sola atmaktan, yerlere tükürmekten hiç rahatsız olmaz. Kendisinin beş dakikalık rahatı için onlarca insanı rahatsız etmekten çekinmez… ve benzeri yüzlerce yanlışı yapar ama Müslümanlığına toz kondurmaz. Düşünmez ki din bir bütündür ve bu bütün hayatın tamamını kuşatır. Her davranışımızın hesabı sorulur. Domuz etini yasaklayan ile İçkiyi yasaklayanın aynı Allah olduğunu düşünmez. Böylelerini Allah Teâlâ şöyle ikaz ediyor:
“…Yoksa siz Kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların cezası dünya hayatında ancak rüsvalık; kıyamet gününde ise en şiddetli azaba itilmektir. Allah sizin yapmakta olduklarınızdan asla gafil değildir.” (Bakara 2/85)
Bütün bunlar bize gösteriyor ki bizim insanımız kendi değerlerini yeterince bilmiyor. Bilmek için bir gayret göstermiyor. Sorsanız kırk yıllık Müslüman’dır “Müslüman’ım elhamdülillah” der. Fakat bir defa olsun islamın kitabını anladığı dilden okumamıştır. Daha garibi bunun bir eksikliğini de duymamaktadır. Halkımızın ne kadarı bu durumdadır dersiniz? Çok iyimser bir rakamla yüzde sekseni diyebilirsiniz. Buna din konusunda öğrenim görmüş vatandaşları da katabilirsiniz. Dini o kadar dışlamış o kadar kendimizden ve hayattan uzaklaştırmışız ki, onun değer yargılarının, ibadet ve ahlak anlayışının ve hükümlerinin hayatımızda olmayışının eksikliğini bile hissetmiyoruz. Öğrenmek ve yaşamak için de bir gayretimiz yok…
İşte bu manzara açıkça gösteriyor ki; biz bizi biz yapan bizi Mümin ve Müslim yapan değerlerimizi tarihin çukuruna gömmüşüz. “Allah ne der” anlayışı buharlaşmış; onum yerini “El âlem ne der ilahının dini”, hayatımızı kuşatmış geleneğin değer yargıları ile hayatı yaşayan bir toplum olmuşuz.
Böyle bir toplumun İslam açısından geleceğinden ne kadar emin olunabilinir ki? Bir şeyi bilmeyen ve bilmediğini de bilmeyen kimseden hayır gelir mi? Böyle bir toplum hem dünyada hem de ahirette kaybetmeye mahkûmdur. Salih amelle desteklenmeyen bir “imanın” sahibine kazandıracağı hiçbir şey yoktur. Geçmişin “cankurtaranları” (!) iman amel ilişkisini birbirinden ayırarak günahkâr topluma rahat nefes aldırmışlardır. İnsan hayatında bir kere kelime i tevhidi söylemişse hiç ibadet etmese bile ebedi cehennemde kalmayacak fetvasını vermişlerdir. Hiç düşünülmüyor ki, iman eden neye iman ediyor? İmanın iman olabilmesi için verdiği sözün arkasında durması ve verdiği sözün gereğini yapması gerekmez mi? imanı isteyen Allah ameli istemiyor mu?
İnsan kendi iradesi ile kabullendiği bir dünya görüşünü diğer anlamıyla kabul ettiği Dini ilan ederek bundan böyle Allahtan başka ilah tanımayacağını, hayatını o ilahın yasalarına göre yaşayacağını ilan ediyor. İş burada bitmiyor. Bu sözün gereği ne ise onların bütününü de kabul ettiğini ve yerine getireceğinin de taahhüdünü veriyor. Çünkü Allah Teâlâ, “iman ettik demekle cennet gireceğinizi mi zannediyorsunuz?” “Geçmiş kavimlerin başına gelenler sizinde başınıza gelmeden kolayca cennete gireceğinizi mi zannediyorsunuz?”(Bakara 2/214) buyuruyor. Allah’ı sevdiklerini söyleyen Kureyş’in müşriklerine: “ Gerçekten Allah’ı seviyorsanız Allah’ın resulüne tabi olun ki Allah’ta sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın” (Ali İmran 3/31) ayetiyle cevap veriyor. İslam’da her değerin davranışa dönüştürülerek reel olarak görünür kılınmıştır. Peşinden eylemi getirmeyen söylemlerin fazla bir anlam ifade etmeyeceğinin altı çizilmiştir.
Yukarda bir nebze anlatmaya çalıştığımız gibi din konusunda halk olarak ciddiye alınacak bir mesaimiz yoktur. Halk olarak geleneğin bize tevarüs ettirmiş olduğu sathi bilgilerle hayatımızı sürdürmeye çalışıyoruz. İslam ile şereflenen insanlar dinin kaynağına inerek İslamı kaynağından öğrenme gayretlerinin sonucu çok güzel bir anlayışa ve doğru bir yaşam biçimine sahip olduklarını görüyoruz. Bizim kırk yıllık Müslümanların kırk dakikalık bir zamanını Kur’an’ı anlamak ve yaşamak için ayırmazken, bu insanlar hayatlarının seyrini değiştiriyor. Allah’ın kitabını anlamak için anladığı dilden okuyor, anlıyor ve hayatına uyguluyor. Elbette Müslümanların içinde de benzer insanlarımız vardır. Ancak mevcudun çok az bir kısmını oluşturuyor.
Henüz düzelmek ve kendimize gelmek için vakit var iken rabbimiz akledenleri şöyle uyarıyor:
“İman edenlerin Allah’ı anma ve O’ndan inen Kur’an sebebiyle kalplerinin titrememe zamanı hala gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onlardan birçoğu yoldan çıkmış kimselerdir.” (Hadid 57/16)
“Biliniz ki Allah yeryüzünü ölümünden sonra diriltir. Belki aklınızı kullanırsınız diye size ayetleri böyle açıkladık.” (Hadid 57/17)
Ayetin mesajı o kadar açık ki, ‘ölümünden sonra yeryüzünü dirilten Allah, sizi de bu ataletten, vurdumduymazlıktan, tembellikten, kendinizden geçtikten ve neslinizi ve nefsinizi başkalarının hayat anlayışı içinde kaybettikten sonra; gerçekleri görür tövbe edip kendinize gelirseniz; Allah aynen baharla dirilttiği yeryüzü gibi sizi de diriltir kendinize getirir. Allah buna kadirdir.’ Şunu yeniden hatırlayalım: Birazcık imanın kırıntısı olan kimseler Allah’ın rahmetinden asla ümidini kesmez. Rabbimiz açıkça ifade ediyor. “Kâfirlerden başkası Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez.” (Yusuf 12/87)
Bizler har hal ve karda rabbimizden ümitliyiz. Yeter ki biz ona dönüp yaptıklarımızdan dolayı tövbe edelim bağışlanma dileyelim. Ölü toprağı dirilten Allah ölü kalplere de can verip, kan verip küfrün karşısına diker…
Bu işin farkına varan yetişkinlerimiz! Biliyorsunuz mesafe kısalıyor, zaman yaklaşıyor, ateşin sıcaklığını hissedecek bir mesafedesiniz! Sizden geçtiğini gördüğünüz fırsatı henüz kaçırmamış olan gençlerimize gerçekleri göstermeye, hakikati anlamaları için gerekli gayreti gösterelim. “Elalemin ne diyeceğinden” çekindikleri kadar; Allah’ın ne diyeceğini, ne istediğini anlamalarına yardımcı olalım. Aksi halde mukaddesatınızın mirasını bırakacağınız nesliniz olmayacaktır. Örnek istiyorsanız bizden önceki ümmetlerin hayatına bakmanız yeterli olacaktır. Hatırı sayılır servetler vererek yapmış oldukları mabetler müzeleştirilmiş ibadetten ve insanları irşat etmekten uzaklaşarak nostalji için ziyaret edilen yerler haline gelmiştir. Bu hal devam ederse bizim mabetlerimizin geleceği de bunlardan farklı olmayacaktır!..
Orta yaşın üzeri insanlarımız fikirlerin konuşulduğu bunun için kıyasıya mücadelelerin yapıldığı yılları bizzat yaşayıp gördüler. Şimdilerde ise artık yorulmuşluğun ve belli bir kanıksamanın girdabına girdiler. Gençlerimiz ise milenyum çağının getirmiş olduğu teknolojinin etkisi altında apışıp kaldılar. Bilgi sarhoşu oldular. Bir şeyin yokluğu da çokluğu da bir derttir. Bir bardak su insanın temel ihtiyacı olan susuzluğunu giderir iken; İhtiyaçtan fazlası ise insanın boğulmasına sebep olur. Bilgi de öyle değil mi? Neyi nereden ne kadar alacağınızı bilmez iseniz, kafanız bilgi çöplüğünden farksız olur. Gençlerimiz de bu gün bunu yaşıyor. Hayatın her sahası ile ilgili bilgiye internet ortamında kolayca ulaşmak mümkündür. Yolunu ve yönünü, amacını ve hedefini belirlemeyen insanlar bu ortamda bocalayıp duruyorlar. Kime itibar edeceğimiz, hangi bilgiyi nereden alacağımız konusunda doğru bir rehberliğe hepimizin ihtiyacı vardır. Bu konuda atalarımızın değerli bir yöntem önerisi vardır. “Ekmeği fırından suyu kaynağından almalısınız.” Biz buna şunu da ilave edebiliriz; fikri, düşünceyi, dini de ana kaynağından almalıyız. İşinin ehli olan insanlarla istişare ederek istifade etmeye çalışmalıyız. Zira dost kim düşman kim belli değil. Bu toplum daha yakın zaman önce bu tecrübeyi yaşadı gördü kuzu postuna bürünmüş kurtları!.. En dindar kılığına bürünmüş din iman İslam düşmanlarının neler yaptığına şahit olduk.Rasullah (a.s); “Mümin bir delikten iki defa ısırılmaz” buyurmuştur.
Müslim ve Müminler olarak sahte tavırlara, yaldızlı sözlere içi boş sıloganik söz ve tavırlara aldanmadan hayata ve olaylara müminin Kur’an kaynaklı feraseti ile yaklaşarak yolumuzun rotasını belirlemeliyiz. Gençlerimize Müşvik yaklaşımlarla yol göstererek değerler eğitimini sinelerine yerleştirmelerine yardımcı olalım. Elimizdeki en değerli sermayemiz onlar olduğunu unutmayalım. Çünkü fikrin yetişeceği toprak ona gönül verenlerin sineleridir. Fikirler iklimler ötesine insanlar ile taşınır, onların eliyle hayata tutunurlar. Hayatımızın anlamını bizden sonra taşıyacak olan gençlerimize bu pencereden bakarak gereken ilgi ve ihtimamı gösterelim ki geleceğimiz hüsran olmasın…



