
Asıl Olan Uzuvların Müslim Olmasıdır
Vahyin tarihi süreçte inşa ettiği kimliğin ilk adımı Müslim olmakla başlayıp, Mümin olmakla sonuçlanır. Bu bağlamda kelimelerin yerli yerinde kullanılması şartı vardır. Aksi halde istenilen sonuç ortaya çıkmaz. Bir kelimenin ihtiva ettiği anlamın yerli yerinde kullanılması /anlaşılması, yaşanması ile Müslim kişilik oluşur. Uzun olmayan bir sürede olgunlaşır. Emin olunur. Emin olunmanın ilkeleri Vahiyle beyan edilerek İnsana sunulmuş olduğu için, bu süre sür git, bir ömür boyu değildir.
Kur’an’ın orijinalinde İslam olmak, İslam olanların ise Müslim olduk kelimeleriyle tanımlanan Allah’ın emrine girip, Allah’ın ilke ve yasalarına göre yaşayan müminlerin veya müminlerin sözden fiile geçişlerinin nasıl oluştuğuna dair bir inceleme yapmamız gerekiyor.
Vahiy bu kişilere bir kimlik oluşturması; Kur’an’da geçen Mümin, Kâfir, Münafık, Müslim, Müşrik gibi kelimelere biz genelde dinsel açıdan bakıyoruz. Demek isteriz ki; bunlar Allah’ın elçilikle görevlendirdiği Muhammed’in bize ilettiği İslam dininin temel kavramlarıdır. Hayır. Bu kelime ve kavramların, Vahyin kişilere bir kimlik oluşturması olarak alınmalıdır.
Hangi ideoloji veya dinin taraftarı olursa olsun.
Kişilik olarak Mümin, güvenilen herkestir. Kâfir, gerçeklerin üzerine örten ya da gerçekleri çarpıtan herkestir. Münafık çıkarına fırıldak olup dürüst kişiliği olmayan herkestir. Müslim bir inanca, bir davaya veya bir insana teslim olan herkestir. Müşrik birden fazla efendiye teslim olan kişilerdir.
Bu kişiler inanç olarak Müslim, Hristiyan, Yahudi, Budist, Şaman, Zerdüşt, Ateist, deist, agnostik olabilirler. İnançlarını bu şekilde ifade etmiş olabilirler.
Ancak kelimelerin gerçek anlamı inandıkları din ne olursa olsun bu insanlar kişilik karakteri olarak;
Mümin yani güvenilir, Münafık yani güvenilmez ikiyüzlü çıkarına fırıldak,
Kâfir yani gerçeklerin üzerini örten veya çarpıtan, Müslim yani bir efendiye teslim olan,
Müşrik yani birden fazla efendiye teslim olan olabilirler.
Bu nedenle Ben Müslim’im veya Müslümanım diyen bir kişi, kişisel karakter olarak mümin, kafir, münafık, Müslim, müşrik olabilir.
Ancak hiçbir inanç, hangisi olursa olsun, Mümin ve Müslim kişiliğinden başka kişiliği kabul etmez.
Hristiyanlık, kendine göre mümin ve Müslim kişiliği kabul eder. Yahudilik, kendine göre mümin ve Müslim kişiliği kabul eder.
Ateizm, kendine göre mümin ve Müslim kişiliği kabul eder. Laiklik, kendine göre mümin ve Müslim kişiliği kabul eder. Putperestlik, kendine göre mümin ve Müslim kişiliğini kabul eder.
Hiçbir ideoloji veya din kâfir, müşrik, münafık kişilikleri kabul etmez.
Bu ifadeler kelimelerin kişilik bağlamındaki tanımlarına göre böyledir.
Müslümanların kültüründe halkın konuştuğu sözlük veya lügat anlamlarındaki kelimelere Istılahı anlamlar verilerek, bu kişisel kelimeler bir dinin belirleyici tanımları veya kavramları olmuştur.
Böylece Kâfir dediğimizde sadece gerçeklerin üzerini örten veya çarptıran değil, İslam dininin veya vahyin gerçeklerinin üzerini örten ya da inkâr eden anlaşılmış, anlatılmıştır.
Münafık denilince sadece ikiyüzlü veya çıkarına fırıldak değil, Müslimlere geldiğinde ben de sizinle beraberim diyen, kâfirlerin yanına gidince ben de sizdenim diyen, inançta tutarsız, kalplerinde nifak taşıyan insanlar anlaşılmış, anlatılmıştır.
Kâfir denilince sadece gerçeklerin üzerini örten veya gerçekleri çarpılan değil, Allah’ın bildirdiği gerçekleri inkâr eden veya bu gerçeklerin üzerini örtenler anlaşılmış, anlatılmıştır.
Müslim denilince sadece herhangi bir efendiye teslim olan, onun kulu kölesi olan değil, sadece Allah’a teslim olan, Allah’ı Efendi kabul eden, Allah’ın kulu kölesi olanlar anlaşılmış, anlatılmıştır.
Müşrik denilince sadece birden fazla efendiye teslim olan, onlara kulluk eden değil, Allah ile birlikte başka varlıkları efendi kabul edip, Allah ile birlikte başka efendilerin de kulu kölesi olan anlaşılmış, anlatılmıştır.
Bu nedenle Kur’an’ın Arapça kelimelere verdiği terim yani kavram anlamlara göre bizler ve bütün dünya, İslam olmak veya Müslim olmak denilince, Allah’ın Nebi-Resulü Muhammed aracılığıyla ilettiği vahiylerin anlattığı özde, biçimde sadece Allah’a teslim olan, Allah’a kulluk edenleri anlar, kişiliğe Müslim kimliğini giydiririz.
Dolasıyla İslam ve Müslim olmak dediğimiz zaman, teslim olan kişiliğe, Allah’a teslim olmuş olan kişinin kimliğinden söz etmiş oluruz.
Peki, biz beşer olanlarda İslam veya Müslim kimliği nasıl oluşmakta, hangi evrelerden geçmektedir?
HAFIZA – AKIL – MANTIK – KALP – İRADE – DİL – BEDEN
Bir fikir veya bir inanç veya bir ideoloji bu sıralanan duraklardan geçerek, son nokta olan beden de eyleme dönüşür. Kimlik dediğimiz şey, bu duraklarda sırasıyla edinilir. Sonra bedende hayata yansıyarak Müslim kimliği gün yüzüne çıkar.
Diyelim ki; bütün duraklar Müslim olsa ancak beden Müslim olmasa, yani İslam’ın ilke ve yasaları bedende hayat bulmasa ama her durakta var olsa, son noktayı koymadığı için, kişi Müslim kimliğine ulaşamaz.
Çünkü Allah, neyi bildiğimize, neye inandığımıza, neyi ifade ettiğimize bakmaz. Bizim yapıp ettiklerimize yani amellerimize yani eylemlerimize bakar. Eylemlerimizin arkasındaki duygusal yapı olan inanç, samimiyet, doğruluk, Salih olmak kısacası ihlas kriterinde, oranında eylemler Allah katında değer bulur.
Biz eylemlerimi şekilsel veya biçimsel olarak doğru yapsak da arkasında ihlas yoksa bir anlamı olmaz. Nitekim bu konuya Allah hucurat suresinin 14. Ayetinde işaret eder. Bu ayette iman etmekle İslam olmak arasındaki farkı Allah bize ölçü olarak verir. İman etmek İslam olmanın temel kuralı olarak, işin içine aklı, muhakemeyi, özgür iradeyi, duygusal tatmini, kısacası toplamında ihlası katmaktır.
Bu ayette Allah, iman ettik diye gelenler için, “Henüz iman etmediniz ama İslam olduk deyin! İslam olarak yani emrettiğim ilke ve yasalara teslim olarak hayatınızı yaşayın! Umulur ki kalbinize iman yerleştiğinde yaptıklarınız değer kazanacaktır.” özünde uyarı yapar. Buradan anladığımız şey, kişi bedensel olarak Allah’ın emrettiği ilke ve yasalara harfiyen, dosdoğru bir şekilde uysa da iman etmediği müddetçe, yaptıkları doğru şeyler, Allah’ın katında hesap dışı kalacaktır.
Müslim kişiliği bu duraklarda gerektiği özde ve şekilde oluşmadığı zaman ortaya dengesiz, yapısı bozuk, toplumsal ifadeyle kıçı başı oynak bir tipleme çıkar.
Onun için insandaki bütün bu duraklar İslam veya Müslim olması gerekir.
Yani insanın hafızası Müslim olacaktır. Aklı Müslim olacaktır. Muhakemesi Müslim olacaktır. Özgür iradesiyle Müslim olacaktır. Kalbi Müslim olacaktır. Dili Müslim olacaktır. Ve son nokta bedeni Allah’ın emrettiği ilke ve yasaları hayatına uygulayarak Müslim olacaktır.
Bedenin Müslim olması bir bakıma bütün bu süreçlerin mührü gibidir.
Şöyle düşünelim: Beden Müslim olsa, yani beden İslam olarak mührü vursa ama önceki duraklar Müslim veya İslam olmamışsa, yanlış bir inanca, yanlış bir bilgiye mühür vurulmuş olur.
Hucurat suresinin 14. Ayetinde anlatılan budur. Bedeviler bedensel olarak Müslim olmuşlar, hayatlarına Müslim olarak devam etmişler ama önceki duraklar Müslim olmamıştır.
Peki, duraklar yani hafıza, akıl, muhakeme, kalp, irade, dil nasıl Müslim olacak?
Biliyorsunuz sureleri nüzul sırasıyla okursak, ilk sureler bize şu temelleri öğretiyor.
Biz yaratılmış beşeriz.
Bizi yaratıcı olan Allah yaratmıştır.
Bize doğru yolu göstermek için vahiylerini gönderir. Bu vahiyleri ayetlerden oluşur. Ancak vahiyler sadece gönderilen ayetler değil, biz dâhil gördüğümüz her şey, her olaydır.
Bütün bunları Rabbinizin adıyla okuyun der.
Sonra zekât ve salattan söz eder. Kalemden söz eder.
Zekât kelime olarak arınmak anlamına gelir. Kişinin her türlü kirden, pislikten arınmasıdır. Allah yolunda zekât etmek, Allah’ın istemediği ne varsa kişiliğimizden atmaktır. Kişiliğimizde bulunan, hafıza, akıl, muhakeme, kalp, irade, dil ve beden eylemsel olarak Allah’ın istemediği her şeyden zekât ederek arınır. Maddi manevi veya soyut somut bütün yüklerden kurtulur.
Sonra salat eder, salat etmek Allah yolunda yürüyen insanın kendini bilgilendirmesi, bilinçlendirmesi, Allah’ın yüklediği görevleri üstlenmesi, hayatına yansıtması, hayat içinde kendini otokontrole tabi tutması, özel ve genel olarak kendini öz eleştiriye tabi tutarak yanlışlarını düzeltmesi, kişiliğini geliştirerek Müslim kimliğini takva boyutuna kadar ulaştırma eylemlerinin tümüdür.
Kalem, bir şeyi ifade etmek için kullanılan araç gibi görünse de Allah kitabında bizim kalem olmamızı ister. Yani kendimizi ifade etmemizi, amel defterimize yani hayatımıza kendimizi yazmamızı ister.
Kaleme andolsun ki; yani kendini yazanlara, kendini ifade edenlere andolsun ki!
Böylece İlk surelerdeki bu açılımlarla Allah bize kendi adıyla okumayı öğretir. Arınmayı ve yeniden kimlik oluşturmayı ve bu kimliği kalem olarak hayata yazmayı öğretir.
Demiştik ki; hafıza, akıl, muhakeme, kalp, irade, dil ve beden Müslim olacak! Ne demek? Nasıl Müslim olacak?
HAFIZANIN MÜSLİM OLMASI
Hafızamız, bebeklik yaşımızdan itibaren elde ettiğimiz bilgilerden oluşur. Bu bilgiler, aile, okul, çevre tarafından bize öğretilmiştir. Her toplum nesillerini bu şekilde geliştirir. Allah ayetinde insan hafızasındaki bilgilere, bu bilgilerle çizilmiş yola atalar yolu der.
Hafızadaki bilgilere Müslümanların kültüründe müktesebat yani edinilmiş bilgiler veya kültür denilir. Günümüzde bazılarının biz müktesebatı ret ettik demesi, kendimizi ret ettik demek anlamına gelir. Çünkü hiçbir insan hiçbir yaşta hafızasını sıfırlayamaz.
Hafızamızda müktesebat olarak doğrular yanlışlar vardır. Allah bize zekât etmek metoduyla yanlışlardan kurtulup temizlenmemizi ister. Salat etmek kavramıyla da doğrularımıza sahip çıkıp, vahiyle öğretilen doğrularla hafızamızı değiştirmeyi, geliştirmeyi öğretir.
Böylece hafızamız Atalardan ve çevreden gelen yanlış bilgilerden arınmış, Allah’ın öğrettiği şekilde ayetlerle doğrularla yüklenmiştir. Ayetlerle yenilenen hafıza, artık Müslim bir hafızadır. Yani Allah’ın vahiy yoluyla gönderdiği bilgilere teslim olan hafızadır. Allah’ın ayetleri sadece vahiy yoluyla gelenler değildir.
Kendimiz dâhil, etrafımızdaki bütün varlıklar ve bütün olayların ayet olduğu bize vahiyle öğretilir. Bizler Allah’ın ayetlerini okumak dediğimiz zaman, sadece Kur’an’daki ayetleri değil, kendimizi, etrafımızdaki varlıkları ve olayları yani eylemleri öğreniriz. Bunlar içindeki yanlışları zekât yoluyla atar, doğruları salat yoluyla hafızamıza yazarız.
Bu açıdan hafızanın veya Müktesebatın Müslim olması demek, hafızamızdaki bilgilerin yani müktesebatımızın Allah’ın istediği şekle dönüştürülmesi demektir.
Elbette hafızamızda doğru bilgiler olduğu gibi, yanlış bilgiler de olacaktır. Nitekim Allah’ın vahiyleri içinde müşriklerin veya ehli kitabın yanlışları ayetler olarak bize bildirilir, bizler onları öğreniriz.
Bizler Hafızamızı Müslim ederek, yani Allah’a teslim ederek, hafızamızdaki yanlış bilgileri değersiz, doğru bilgileri değerli hale getiririz. Yanlış bilgileri hafızamızın tecrübesi olarak arkaya atarken, doğruları öne çıkarır, hafızamızda doğru bilgilerin hâkim olmasını sağlarız.
Bu açıdan kendimize soralım: Hafızamız veya müktesebatımız Müslim midir?
Yani artık hafızamız veya müktesebatımız Allah’a kesin bir şekilde teslim olmuş mudur?
Yoksa bidat ehli gibi, bunlar yanlış ama bulunmasında sakınca yoktur mantığında, çıkarımıza geldiğinde yanlışlarımızı savunur muyuz?
Veya yanlışlar başkalarında olursa cengâver kesilir, yanlışlar kendimizde veya sevdiklerimizde olunca süt dökmüş kedi mi oluruz.
Bugün ortadaki gerçek genelde şöyledir: Hafızamızdaki bilgiler etki tepki bilgileridir. Doğru dürüst bilgi analizi yoktur. Duygularımıza göre, şunları kabul ettik, şunları ret ettik vardır. Ret ve kabullerimizin bilimsel veya eskilerin deyimiyle ilmi yanı yoktur.
İşin özünde yatan şudur: Kültür birliği olmadan fikir birliği, fikir birliği olmadan inanç birliği, inanç birliği olmadan söz birliği, söz birliği olmadan eylem birliği olmaz.
Bu nedenle Allah ıgra ile Rabbin adıyla okumayı, Kalem ile insanın kendini vahye göre ifade etmesini yani yazmasını, zekât ile arınmasını, salat ile bilgilenip bilinçlenmesini ister.
AKLIN MÜSLİM OLMASI
Akıl nedir?
“Akıl, insanın düşünme, kavrama, anlama, doğru ile yanlışı ayırt etme ve hüküm verme yetisidir.” diye tarif ederler. Ne kadar doğru tartışılır.
Mesela, görmeyi, göz denilen organ sağlar. İşitmeyi, kulak denilen organ sağlar. Tatmayı, damak denilen organ sağlar. Konuşmayı, dil denilen organ sağlar. Koklamayı, burun denilen organ sağlar. Dokunup hissetmeyi, derimizde bulunan sinirler sağlar.
Peki, insanın düşünme, kavrama, anlama doğru ile yanlışı ayırt etme ve hüküm verme yetisini hangi organ sağlar? Hazır cevap beyin olacaktır. Peki, doğru mu?
Kanımca akıl bir organ değildir. Akıl insan hafızasında bulunan bir kültür birikimidir. Onun için bizler Türk, Kürt, Alman, Fars, Rus, Fransız, İngiliz, Amerikan, Japon, Çin aklından söz ederiz.
Bu toplumlar insanlara kendi kültürlerini vererek biçimlendirirler. O zaman şöyle diyebiliriz. Akıl bir kültürel biçimlendirmedir. Herhangi bir organ değildir. Onun için biraz önce hafızadaki müktesebatın Müslim olması gibi, insandaki kültür vahiyle biçimlendirilirse, ortaya Müslim aklı çıkar. Vahiyle biçimlenmeyen akıl, müşrik akılda kalır. Hristiyan aklında kalır. Yahudi, Budist, putperest, Zerdüşt, şaman aklında kalır.
Günümüzün kültürel biçimlendirmelerinde sol, sağ, liberal, demokrat, laik, deist, agnostik, ateist, milliyetçi, ırkçı, muhafazakâr biçimlendirmeler vardır. Bu kültürler kendi aklını oluşturur. Bu kültürlerin aklı Müslim aklı değildir.
Bir Müslim, aklını vahiyle oluştururken, bu kültürlerden de etkilenerek Müslim Kemalist bir akıl oluşturursa Müslim aklı olmaz, Müşrik aklı yani ortaklık aklı olur.
Bir Müslim, aklını vahiyle oluştururken, bu kültürlerden de etkilenerek Müslim Laik bir akıl oluşturursa Müslim aklı olmaz. Müşrik aklı yani ortaklık aklı olur. Müslim akıl, ben yaşamımı Allah’ın emrettiği ilke ve yasalara göre kuracağım derken, laik akıl hayır ben yaşamımı Allah’ın emrettiği ilke ve yasalara göre kurmayacağım der.
Böylece iki zıt akıl ortaklık etmiş olur. İki zıt aklın ortak akıl üretmesi mümkün değildir. Bu bir kaostur, üretilen kargaşa aklıdır. Ya da Kur’an deyimiyle münafık aklıdır. İşine gelince Müslim olduğundan, işine gelince laiklikten söz eder. Yani işine gelince İslam’ın yasalarına uyar, işine gelince İslam’ın yasalarının dışına çıkarak küfrün yasalarına uyar.
Bir Müslim, aklını vahiyle oluştururken, bu kültürlerden de etkilenerek Müslim Sol bir akıl oluşturursa Müslim aklı olma. Müşrik aklı olur.
Aynı şekilde Müslim aklına, milliyetçiliği, muhafazakârlığı, liberalizmi, demokrasiyi, komünizmi, ortak edenler Müslim aklına değil müşrik aklına sahip olurlar.
Peki, Müşrik aklına sahip olanların aklı, İslam’a teslim olmuş veya Müslim olmuş mudur?
Akıl ikiye ayrılır. Köle yani sorgulamayan akıl, özgür yani sorgulayan akıl. Köle akıl derken, sorgulamadan başka akılların emrine giren akıldan söz ederiz. Özgür akıl ise başka akıllara danışsa da yani başka akıllarla istişare yapsa da sorgulayarak kendi kararını veren akıldır.
Özgür yani sorgulayan akıl ikiye ayrılır.
Allah’a kul akıl, Allah’a asi akıl!
Allah’a kul akıl, vahye teslim olan akıldır.
Allah’a kul olan akıl, Allah’a kul oluncaya kadar her şeyi sorgular. Allah’ı, Resulü, vahyi, doğayı, doğadaki varlıkları hep sorgular. Ancak Allah’a iman edip, vahye teslim olduktan sonra, bu konulardaki sorgulamalar biter. Bundan sonra vahye göre sorgulayan akıl olur.
Günümüzde sorgulamak denilince sınırlar çizilmemektedir. Biz sorguluyoruz, iyi bir şey yapıyoruz diye, insan haddi aşarcasına sorgulamalar yapar. Görevi olmayan konularda sorgulayan akıl olur. Eskiler “Faydasız ilimden başka zararlı bir şey yoktur.” demişlerdir.
Allah vahiyle insana doğru insan olmayı, doğru şeyler yapmayı, yanlışlardan uzak durmayı, bilmediği şeyler ardına düşmemesini, zanda bulunmamasını tembih ederken, sınırları aşan sorgulayan akıl, gaybi sorgular, geçmişi gereksiz şekilde sorgular. Mesela tutar, Adem resule anne baba arar. Hani bulsa işine yarayacak mı yaramayacak mı düşünmez!
Yahudiler gibi kocasız kadın hamile kalamaz öyleyse Meryem nasıl kaldı diye sorgular. İşine yarayacak mı yaramayacak mı diye düşünmez! İnsan bilse ki; kendisine verilen her yıl, her ay, her gün, her saat, her dakika, her saniye değerlidir ve bunların hesabını Allah’a verecektir; boşa harcamazdı. Hani bazıları bunu bilir ama yine de boş geyik muhabbetleri yapmayı tercih eder.
İman Allah’a ve vahye teslimiyettir. Zan peşinde koşmamaktır. Allah insana sorgulama hakkının sınırlarını koymuştur. Bilmediğin bilemeyeceğin şeylerin ardına düşme! Zan da bulunma! Ancak insanın içindeki şeytanlık bu sınırları aşar, kendini zandan koruyacağına, bilmediği bilmeyeceği şeylerin peşine düşmeyeceğine, tersine daha çok içine girer. Zamanını boşa harcar. Peki, bunun faturası nedir? Hiç düşünür mü? Müslim olsaydı düşünecekti. Aklı Müslim olmadığı için düşünmez.
MUHAKEMENİN / MANTIĞIN MÜSLİM OLMASI
Muhakeme etmeye mantık oluşturmak denilir. Peki, mantık nedir?
Mantık, geçerli ve doğru akıl yürütme yöntemlerini inceleyen, tutarlı düşünmenin kurallarını belirleyen bilim ve felsefe disiplinidir. Doğru ile yanlışı ayırt etmek için akla dayalı ölçütler sunar; bu temel işleviyle “doğru düşünmenin aleti” olarak kabul edilir.
Bu açılımla şu soruyu soralım: Mantığı, hangi organ kurar. Hazırcevap beyin diyebiliriz. Hayır!
Mantık aslında insanın oluşturduğu bakış açısıdır.
Günümüzde Müslimlerin bakış açısı nedir?
Müslümanız diyenlerin haline baktığımız zaman bakış açılarının Müslim olmadığını görüyoruz. Kimi mezhebini meşrebini, kimi tarikatını, kimi siyasetini, kimi ırkını, kimi örfünü geleneklerini, kimi ideolojilerini bakış açısı yapmış, Müslümanlığını yanında konfor olarak gezdirmektedir.
Bakış açısı her olayda insanın önceliğidir. Bu konuda bazı cümleler kuralım:
Laik Müslümanın önceliği laiktir.
Irkçı Müslümanın önceliği ırkıdır.
Mezhepçi Müslümanın önceliği mezhebidir.
Tarikatçı Müslümanın önceliği tarikatıdır.
Partici Müslümanın önceliği partisidir.
Cemaatçi Müslümanın önceliği cemaatidir.
Vatancı Müslümanın önceliği vatanıdır.
Bayrakçı Müslümanın önceliği bayrağıdır.
Ezancı Müslümanın önceliği ezanıdır.
Gelenekçi Müslümanın önceliği gelenekleridir.
Töreci Müslümanın önceliği töreleridir.
İnsanlara tapanların önceliği Allah’a tapmak değil insanlara tapmaktır. Taptığı insanlar ulusal, tarihsel, toplumsal, siyasal, fikirsel kahramanlardır, liderlerdir, önderlerdir.
Neden? Çünkü bakış açısı Müslim değildir. Rabbinin adıyla vahiyleri okumak için yola çıkan Müslüman vahyi kendine hâkim olan bakış açısıyla yani mezhebiyle, meşrebiyle, tarikatıyla, cemaatiyle, vatanıyla, ırkıyla, töresiyle, ideolojisiyle ve taptığı kahramanları adıyla okumuştur. Rabbi olan Allah’ın adıyla okumamıştır.
Böylece mantığı yani muhakemesi Müslim olmamıştır. Hâlbuki muhakemenin yani mantığın Müslim olması demek, vahyin bakış açısına sahip olmak demektir. Rabbinin adıyla okuyan, gerektiği zekât eden yani arınan, gerektiği şekilde salat eden yani bilgilenen bilinçlene, kendini öz eleştiriye tabi tutan, oto kontrollü olan Müslim olacaktır. Bu açıdan baktığımızda bakış açıları İslam olan yani Müslim olan yoktur.
KALBİN MÜSLİM OLMASI
Kalp denilince sol göğsümüzde bulunan, kan pompalayan yürek aklımıza gelmesin! Eskiler kalbe dimağ, yani beyin demişlerdir. Bir bakıma kalp beynin tamamıdır.
Gerçi bilim adamları son zamanlarda yaptıkları araştırmalarda, beyindeki düşünce hücreleriyle kalptekilerin aynı olduğunu tespit ettiklerini ve kalbin de sadece kan pompalamayıp düşünerek karar verme ve tasdik etme potansiyeline sahip olduğunu dile getirmektedirler.
Beynin herhangi bir konuda doygunluk yaşaması tatmin olması, eski deyimle mutmain olması imanın kalbe, yani beyne yerleşmesidir. Bu tatmine ulaşan kişi Müslim kalbe, yani Müslim beyne sahip olur.
Hani Kur’an’dan habersizleri geçtim, beş yıl, on yıl, yirmi yıl, otuz yıl, kırk yıl Kur’an çalışmaları yapanlar, buna rağmen hala ayetleri anlamakta güçlük, zorluk çekiyor, birbirilerini yiyorlarsa, bir araya gelemiyorlarsa, ayetler Allah’ın ipi olarak onları bire birliğe çağırırken, bir ve birlik olamıyorlarsa, kalpler Müslim olmuş mudur?
Yoksa kalpleri beni, bencilliği, bizi bizciliği ortaya çıkaran fitne fücurun içinde midir?
Eskiler iman denilince ikiye ayırır. Taklidi tahkiki iman derler. Taklidi imanın olamayacağından, asıl olanın tahkiki iman olduğundan söz ederler. Bunu diyenler, insanları Eş’ari, Maturidi, Mutezile, Kaderiye, Cebriye, Caferi’ye gibi inançsal mezheplere mahkûm ederler. Sonra Şia Sünni diye derleme toplama yaparlar. Bunları taklit etmeye sevk ederler. Bunları taklit etmezlerse sapacaklarından İslam’dan çıkacaklarından söz ederler.
Böylece Allah’ın koyduğu iman ilke ve yasalarının dışına çıkarak, kulların iman ilke ve yasalarını esas kılarlar.
Bugün Müslümanların kalbi ikirciklidir. Kalpleri laikliğe, demokrasiye, ırkçılığa, mezhepçiliğe, meşrepçiliğe, tarikatçılığa, töreciliğe, gelenekçiliğe, particiliğe atar. Taptıkları Allah değil, laik felsefeyi iktidar edendir. Taptıkları Allah değil demokrasiyi hâkim kılanlardır. Taptıkları Allah değil mezhep imamlarıdır. Taptıkları tarikat şeyhleridir. Taptıkları parti liderleridir. Taptıkları törelerini geleneklerini oluşturan atalarıdır. Bunlardan kurtulup Müslim olmamışlardır. Bu konuda zekâtlarını ve salatlarını tamamlamamışlardır.
Bu nedenle yaptıkları ibadetler onları birleştirmez. Yaptıkları ibadetler hayır doğurmaz. Yaptıkları ibadetler hayatlarının sosyolojisini, siyasetini, ekonomisini, ticaretini, üretimini, tüketimini etkilemez.
Toplumunun Şuayp’a Hicr suresinin 87. Ayetinde söylediği; ”Dediler ki: “Ey Şuayp! Atalarımızın kulluk ettiklerini bırakmamızı; mallarımızı, istediğimiz gibi kullanmaktan vazgeçmemizi senin salatın mı buyuruyor?” gibi bir olay gerçekleşmez.
Bizim salatımızın, zekâtımızın, okumalarımızın bir anlamı yoktur. Hiçbir şeyimizi kımıldatmaz.
Ancak yalancı sahtekâr, ikiyüzlü, münafık bir politikacının yalan ikiyüzlü münafıkça sözü kan damarlarımızı harekete geçirir. Hayallerimizi süsler.
Bir futbol maçıyla yer yerinden oynar, Allah için bir santim adım atmayanlar, bütün varlıklarını koyarak topun topçuların peşinde koyar.
Bugün Müslimlerin kalbi tüketim köleliğine, gösterişe, şatafata, lükse, başkalarını ezip geçmeye, yalanı hâkim kılmaya, hırsızları, soyguncuları, talancıları, ikiyüzlü sahtekârları, zalimleri ve zulmü sevmeye, onları alkışlamaya teslim olmuştur. Bugün bizimkiler de çalıyor ama daha az çalıyorlar, çalıyorlar ama iş de yapıyorlar diyecek kadar helal haramı karıştıran, Allah’ın yolundan sapan münafık ve kâfir bir kalbin Müslim olduğundan söz edebilir miyiz?
Allah Müslim olan kalbi tarif ediyor. Allah’ın adı anıldığında onların kalpleri titrer, yerinden oynar.
Bir yazarımız da şöyle diyor: Onlar bir haramı görünce arkasındaki cehennem ateşini görürüler.
Hani bana böyle olmayan kalplerin Müslim oluşundan söz edin! Kimi kandıracaksınız? Beni mi, kendinizi mi yoksa Allah’ı mı?
Demiştik ki; bazılarının kalbinde ikircili iman vardır. Bu türler için Müslümanlık asıl değil yedektir.
Nasıl mı?
Mesela asıl inancı ırkçılıktır ama biz de Müslümanız der.
Asıl inancı laikliktir ama elhamdülillah anam babam ben hep Müslümanız der.
Asıl inancı demokratik laik deisttir ama dinim İslam’dır der.
Asıl inancı Aleviliktir ama biz alevi Müslümanız der.
Bu türler için İslam veya Müslümanlık hiçbir zaman ilk olmaz. Hayatlarının temeli olmaz. Her zaman ilkleri inancıdır, hayatlarının temelidir. İslam veya Müslümanlık onlar için bir aksesuardır.
Bu türler toplumda kendilerini çok akıllı kabul ederler ama “Bu şekildeki Müslümanlığımızı Allah hesap günü kabul eder mi?” diye hiç düşünmezler.
Her konuya akılları erer ama İslam söz konusu olunca bu konuyu hacılara hocalara bırakırlar. Hacıları hocaları da hiç beğenmezler.
İRADENİN MÜSLİM OLMASI
İrade özgür karar vermeyi ifade eder. Peki, insandaki karar mercii neresidir? Basit bir şekilde beyin diyeceğiz. Hafıza, akıl, muhakeme, kalp hep beyindeydi. Demek ki beynimizin çalışma tarzı bizim onu anlama sınırlarımızdan ötede bir şey! Bir ara Ruh ve Sinir hastalıklarını tedavi üzerine konuşan bir doktoru dinledim. Şöyle diyordu: “Henüz bu konuda ruhsal ve sinirsel hastalıklarının beyinde nereden kaynaklandığını, nasıl olduğunu çözebilmiş değiliz. Tedavi ediyoruz dediğimiz şey; uyuşturucu verip dengesiz hareketleri önlemek! Eğer insandaki ruhsal ve sinirsel bozukluklar yaşamından kaynaklanıyorsa, onları ortaya çıkarıp hastayı ikna ediyoruz. Ancak biyolojik kaynaklı Ruh ve Sinir hastalıkları konusunda çaresiz kalıyoruz. Çünkü hastalığın ana merkez kaynağını bulamadık.”
Allah insana kula kulluk yani insana kulluk yani bir insanın başka bir insanın sınırsız bir şekilde emrine girip yaşamasını ret eder. İnsanların sadece kendisine yani Rabbine kulluk etmesi gerektiğini, bu özün tevhit yani kulluk edileni birleme olduğunu bize öğretir.
Elbette yaşam içinde insanların insanlara emredeceği alanlar vardır. Amirler, aile büyükleri, devlet yöneticiler, işçi patron ilişkileri emrindekileri yönetirler. Allah’ın yasakladığı şey, Allah’ın emrettiği ilke ve yasalara aykırı olarak, kulların kullara kulluk etmesidir. Yani insanlar Allah’ın yasakladığı şekilde diğer insanlar üzerine hükümran olamazlar. Böyle bir durum bize vahiyde kulluk etmek veya itaat eden için ibadet etmek olarak anlatılır. Yani kim kime kulluk ediyorsa ona ibadet ediyordur.
Allah’ın bize öğrettiği diğer açılım kullukta insanların birden fazla efendi edinmeleridir. Allah ile birlikte insanlardan efendi edinenler için Allah efendilikte yani ilahlıkta ortaklık veya kullukta ortaklık edindiğimizi bildirir. Bu durum ayetin dilinde bize müşrik olma olarak anlatılır.
Müslümanların dilinde bulunan kelime-i tevhit ilkesi, ilah veya efendi olarak sadece Allah’ın olabileceğidir. Temel ilke ve yasalar kapsamında sadece Allah’ı ilah veya efendi bilenler, Allah’ın yasalarına aykırı olmamak şartıyla, yöneticilere, amirlere, aile büyüklerine, patronlara, toplumdaki büyüklerine itaat edebilirler.
İşte bu öze sahip olan kişinin iradesi Müslim iradedir. Yani ancak böyle bir irade Müslim olmuştur.
DİLİN MÜSLİM OLMASI
Dil Müslim olunca ağızdan haram söz çıkmaz. Nedir harım söz? Küfür, iftira, yalan, gıybet, dedikodu, boş muhabbet! Dil daima doğruluk üzerine konuşur.
Hatırlayın Musa Resulün şöyle bir duası vardır. “Ey Rabbim dilimdeki düğümü çöz, dilime doğruluk ver.” Bazı cahiller, Musa kekemeydi onun için bu duayı yaptı derler. Hâlbuki böyle değildir.
Bu güzel ve anlamlı ifadedir. Tâhâ Suresi’nin 25-28. ayetlerinde geçen bu etkili yakarış, hitabeti güçlendirmek, kendini doğru ifade edebilmek, heyecanı yenmek ve zorlukları kolaylaştırmak amacını taşır. Musa Resul kekeme değildir. Yeni bir inanca sahip olmuş. Gücünü etkisini bildiği firavuna, onun sarayına gönderilmektedir. Tek başına, yanına kardeşi Harun’u da alarak gidecektir. Koskoca Mısır, güçlü hükümdar Firavun, saray erkânı karşısında Musa, bildikleri Musa olarak değil, yeni Musa olarak çıkacaktır. Musa Allah’ın emrini onlara iletecektir. Bu kolay bir şey değildir. Onun için Musa Rabbine yalvarır. “Dilim tutulabilir, şaşırabilir, heyecanlanabilir, düğümü çöz ki; dilim doğruluktan şaşmasın!” der. İşte bu Müslim dilidir. Müslim dili gücün karşısında eğilmez, yamulmaz, şaşırmaz, heyecanlanmaz, toplumsal ifade ilen dil dolanmaz.
Dil asla yalana ve yalancıya, riyaya ve riyakâra, sahtekârlığa ve sahtekâra, hırsızlığa ve hırsızlara, talana ve talancıya şahitlik etmez, bunlara yağcılık çekmez. Bunlardan yana olmaz. Bunlara ortaklık etmez.
Allah’ın sus dediği yerde susar. Allah’ın izin verdiği sınırlar içinde konuşur. Hiçbir konuda aşırı gitmez. Boş geyik muhabbetleriyle oyalanmaz. Beninin ivmesiyle tartışmalara girmez. Çünkü Müslim dil bilir ki; Müslim’in tebliğden öte bir görevi yoktur. Hidayet Rabbin elindedir. Tebliğ edilenlerin kabul etmesi kendi ellerindedir. Onun için dil tebliğe şahitlik eder, gerisine karışmaz.
Müslim dilden çıkan söz imandır. Geri dönüşü yoktur. Onun için Müslim dil imanına kaybedecek sözü asla söylemez. Müslim dil sözünden asla dönmez.
BEDENİN, YANİ EYLEMLERİMİZİN (AMELLERİMİZİN) MÜSLİM OLMASI
Bedenin eylemi, insanın yaşamı demektir. İnsan yaşamını eylemleriyle sürdürür. Oturması, kalkması, yürümesi, çalışması, dinlenmesi, uyuması, sevmesi, sayması, paylaşması, öfkesi, nefreti, kini, barışı, dinlemesi, konuşması, fikir alışverişi, aile ilişkileri kurması, iş hayatı, bireysel ve toplumsal ilişkileri, sosyal siyasal, ekonomik ilişkileri, bedenin eyleminden ibarettir.
Bedenin Müslim olması demek bütün bunların Allah’a teslim olarak yapılması demektir.
Yürümenin İslam olmakla ne ilgisi var diyebiliriz. Hâlbuki Allah bizi İsra suresinin 37. Ayetinde uyarıyor: “Yeryüzünde böbürlenerek yürümeyin! Yeryüzünde kibirlenmeniz büyüklük taslamanız size yakışmaz. Yeryüzüne sert adımlarla yürüyerek yeri yaramazsınız.”
Öfkeni yut, orta sesli ol, dengeli olmak her zaman iyidir. Sevindiğinde, saygı duyduğunda, aşkında, paylaşımında orta halli ol. Hiçbir zaman hiçbir konuda aşırı gitme! Her zaman adaletli ol! Zulümden, zalimden uzak dur. İnsanlara, doğaya hayvanlara zararlı olanlardan uzak dur. İnsanlara, hayvanlara, doğaya zarar verenlerle mücadele et! Onları engelle, etkinliklerini bertaraf et!
Demiştik ki; kültür birliği olmadan inanç birliği, inanç birliği olmadan söz birliği, söz birliği olmadan eylem birliği olmaz.
Bütün bu aşamalar, yani konunun başında belirttiğimiz insandaki duraklar, hafıza, akıl, muhakeme, kalp, irade, dil ve eylem birlik içinde olmalıdır. Allah’ın emrettiği şekilde kendini eğitmiş, eyleme geçerek hayat tecrübesi edinmiş, yanlışlarına sürekli tövbe eden, doğrularına sürekli şükreden bir insan, Müslim insandır.
Bu duraklarda birlik olmazsa kıçı başı oynayan insan oluruz. Kıçı başı oynayan insan Müslim olamaz.
Ne demek kıçı başı oynamak?
Fikri başka zikri başka! Kalbi başka aklı başka! İnancı başka iradesi başka! İnancı başka eylemi başka! İnsandaki duraklarda birlik yok! Vahiyle arınmak, vahiyle bilgilenip bilinçlenmek yok! İnsanın kendini otokontrolü yok! Ne yaptığını ne dediğini bilmiyor. Arzu ve heveslerine göre bir orada, bir burada hareket ediyor. Yamuk yumuk! Duraklar arasındaki iletişim bozuk! Arızalı, dengesiz! Bu türler için ayet bize, bunlar pisliktir diyor. Yani özden kopmuş, asıldan kopmuş, hurdaya ayrılan şeyler gibi, insanlıktan çıkmış, hurdaya ayrılmış pislik!
Günümüzde Müslümanım diyenlerin durumu nedir?
Duraklar açısından baktığımız zaman Müslümanız diyenlerin durakları farklı yönlere bakıyor. Hafızalarda birlik yok! Kültürler karmakarışık!
Akıllarda birlik yok! Allah’a teslim olmamış akıllar, bilerek veya bilmeyerek kendini ilahlaştırıyor. Hani her kafadan bir ses çıkıyor diyorlar ya onun gibi, her akıl farklı maceralar peşinde! Ayetleri en güzel şekilde hayatımıza nasıl uygulayacağız diye soracak olan akıl, ayetlerle nasıl birbirimizden kopacağız, nasıl birbirimize düşeceğiz diye uğraşıyor. Her akıl bir imparator gibi, insanı, insanları, dünyayı yönetmeye kalkıyor. Sadece kendini yönetmiyor. Çünkü kendisi yönetilen değil, yöneten! Kendinden başka akıllı yok! Hani başkalarının aklına bile uysa uyanıklığından uymakta! Şöyle diyor: Ben cahilim, onun için bütün sorumluluklarımı şeyhe, hocaya, imama, müçtehide, fakihe devrettim. Benden günah gitti. Yaptığım şeylerde günah varsa günahı onların, ben onlara uydum. Böyle diyerek kendini en akıllı ilan ediyor. Biz de diyoruz ki; başkasının aklına kul oldu. Hayır! O aklınca başkasının aklına uyarak sorumluluktan kurtuldu.
Muhakemeleri yani bakış açılarında birlik yok. Bakış açıları farklı!
Kalpler başka yerlerde!
Özgür irade nefse kul! Nefislere kul! Allah’a kulluk dilde!
Diller ise ne dediğini bilmiyor. Nefislerinin sözcüsü olmuş. Her insandan bir ses çıkıyor. Diller ayet okuyor anlamıyor. Dua ediyor anlamıyor. İşin garibi konuşuyor, ne konuştuğunu bilmiyor.
Eylemleri yani ibadetleri yani yaşamı ise, İslam’ın ilke ve yasalarının dışında! Neredeyse Allah neyi yasakladıysa onları hayatlarında bulundurmak için mücadele veriyorlar. Allah için yapılan ibadetler bile özünden, esasından saptırılmış. Gösterişe, şamataya, riyaya dönüşmüş.
Peki, ne olacak?
Müslim olunacak! Yani Allah’a teslim olunacak! Ayetler Rabbin adıyla okunacak! Zekât edilecek! Salat edilecek! Kalem olunacak! Akıl, muhakeme, kalp, irade, dil İslam olacak! Ve eylem bütünlüğüne, eylem birliğine ulaşılacak!
Değilse Müslümanız demekle İslam olunmuyor. Müslümanız demekle İslam olunacağını ancak içimizdeki dışımızdaki şeytan fısıldıyor. Allah bu fısıltılardan uzak durmamızı istiyor. Uyarıyor!
Uyarılara kulaklarımız açık mı? Değil! Duymuyoruz! Gerçeklere gözlerimiz açık mı? Değil! Görmüyoruz!
Allah’a kalbimiz açık mı? Değil! Kalbimize Müslümanlık damgası vurarak, Allah’a ve ayetlerine kapattık!
Ama kendimizi hidayette zannediyoruz. Kendimizi Allah yolunda sayıyoruz.
Ama Allah bizi; bir futbolcu kadar, bir sanatçı kadar, bir siyasal lider kadar, vatan millet Sakarya hesabına üretilmiş, bayrak, ezan, vatan kadar heyecanlandırmıyor.
Allah’tan başka neredeyse her şey kalplerimizi titretiyor ama sadece Allah titretmiyor.
Bir yere oturalım! Gözlerimizi yumalım! Kulaklarımızı tıkayalım! Aklımızı, muhakememizi, kalbimizi, irademizi dinleyelim! Kendimizle yüzleşelim!
Allah deyince yüreğimiz titriyor mu? Ayetlerle anlatılan gerçekler gözümüze değiyor mu? Kulaklarımız işitiyor mu? Kalbimiz harekete geçiyor mu?
Bizler haramların arkasındaki ateşi görüyor muyuz?
Bizler farzlarla çizilen yolun sonundaki cenneti görüyor muyuz?
Her birimiz, nefsimizi ilahlaştırdığımızın farkında mıyız?
Yüzleşelim! Salat eyleminin yüzleşme bölümünü bihakkın yerine getirelim.
Ahirette kaybetmek istemiyorsak, yapalım, azim ve irademizi kullanmaktan kaçınmayalım.


