GenelYazarlardanYazılar

Ebu Süfyancı Ruhu Kutsamak

Allah Resulü hayattayken kurduğu devletin gelir kaynağı halktan toplanan zekâtlar ve sınırlı miktardaki ganimetti.

O, bu gelirleri halka dağıtır; adaletle davranmaya dikkat ederdi.

Vefatından sonra bu durum Ebu Bekir zamanında fazla bir değişiklik olmadan devam etti.

Halife Ömer’le beraber Müslümanlar büyük fetihlere giriştiler ve İslam toprakları büyümeye başladı.

O dönemin en büyük devletlerinden Sasani İmparatorluğu ve beraberinde Irak toprakları Müslümanların egemenliğine geçti. Bizans’a üstünlük sağlanıp Azerbaycan, Ermenistan, Kıbrıs ve Kuzey Afrika’da fetihlere devam edildi.

İslam devleti artık Allah resulünün bıraktığı değil; ekonomik, siyasi ve askeri olarak çok güçlü idi.

Medine’ye hicret ederek orada küçük bir şehir devleti kuran Müslümanlar kısa sürede dünya siyasetinde söz sahibi olmuş; fethedilen yerlerde yaşayan halk İslam devletine dahil olmuştu.

Bu denli kısa sürede Müslümanlığı kabul eden bu yeni toplum doğal olarak bu yeni dini tam olarak anlayamamış, yeterince özümseyememişti.

Böylece Müslümanlar kısa zamanda zengin ve köklü bir mirasa sahip oldular. Elde edilen ganimetler ve bölgeden alınan vergilerle devlet hazinesi dolup taşarak bir anda ummadıkları bir refaha ulaştılar.

Bu büyük zenginliği ifade etmesi açısından bir örnek vermek gerekirse Halife Ömer’in Bahreyn Valisi Ebu Hureyre topladığı muazzam gelirlerle Medine’ye geldiğinde valisine bu malların değerini sorduğu: “ 500.000 dirhem” cevabını aldığında inanamayıp hayrete düştüğü ve “Anlamadım sen herhalde yol yorgunusun git biraz dinlen” dediği rivayet edilir.

Halife bir anda böyle bir rakamı algılayamamıştı.

Hz. Peygamber ve Ebu Bekir dönemlerinde dağıtılan gelirler Ömer döneminde dünya geçimliğini kat kat aştı ve kaynaklar, o vefat etmeden bir yıl önce İslam devletinin hazinesinin on milyon dirheme ulaştığını yazmakta.

Osman’ın halifeliği yıllarında adeta patlama yaşanmış; Ömer’i hayrete düşüren rakam 500 bin dirhemken sadece Kisranın hazinelerinden gelen rakam 800 milyon dinarı bulmuştu.

Bu müthiş bir farklılıktı.

Sahabe hayattaydı ve bu durum çoğunu rahatsız ediyordu.

Toplum lüks ve eğlenceye dalmış zenginlik beraberinde savurganlığı, dünyaya ve mala bağlılığı getirmişti.

Bu dönemin problemi, yönetimin halk üzerinde baskı oluşturması, ağır cezalar ve yüksek vergiler değil; tam tersine aşırı zenginleşmenin dinî hayata yaptığı menfi tesir idi.

***

Halife Osman dönemindeki karışıklıklar ve sorunlar daha çok Emevi hanedanı kaynaklı sorunlardır.

Halife Osman’la olan akrabalıklarını istismar etmeleri ve açgözlülükleridir.

Ve buna karşılık onların her geçen gün güçlenen büyüyen ve zenginleşen devlet idaresini ele geçirmeye çalışmalarıdır. Kendilerine tanınan ayrıcalıklarla şımararak devleti kendi mülkleriymiş gibi görmeleridir.

Mekke, fethedilmeden önce onların yönetiminde idi ve Kureyş’in en güçlü ve en kalabalık soyu idiler.

Ve onlar Mekke’nin fethiyle birlikte zoraki olarak kitle halinde Müslüman olan en son kabile idi.

Hz. Osman’ın hilafeti ile beraber eski iktidarlarının özlemini duymuş; devlet sadece kendi hanedanlıklarına aitmiş gibi davranmaya başlamışlardı.

Nitekim Osman’ın kapısında Ümeyyeoğullarını eleştirmek için  toplanan kalabalığa halifenin katibi Mervan b. Hakem’in: “Ne oluyor size! Yağma yapmak için toplanmış insanlar gibi bir araya gelmişsiniz. Ey yüzleri çirkinler ne istiyorsunuz. Yoksa iktidarımızı elimizden mi alacaksınız?” dediği rivayet edilir.

Bu dönemde halife Osman Hz Peygamber’in sürgüne gönderdiği ve nerede yakalanırsa öldürülmesini emrettiği isimleri devlette önemli görevlere getirerek yüklü miktarda mal ve para vermesi yüzünden eleştiriliyordu.

Devlet gelirleri ile hazineye ait mallar keyfi uygulamalarla dağıtılıyor ve bundan en büyük payı Emevi ailesi mensupları alıyordu.

Onlar devlet hazinesinin kendi hakları olduğuna inanıyor, kendilerine yöneltilen eleştirilere tahammül edemeyerek sert tepkiler gösteriyorlardı. Yapılan tüm bu itirazlara karşın halife Osman’ın akrabalarını gözetmeye devam etmesi, liyakatsiz oldukları halde onları bürokraside önemli mevkilere getirmesi ve hazineden yardımda bulunması eleştirileri yanıtsız kalıyordu.

Buna bir de fuzuli harcamalar yapan valilerle yöneticilerin saltanat hevesleri eklenince her geçen gün sorun daha da derinleşiyordu.

***

Bu dönem Hz. Peygamber’in hayat standardını devam ettirmeye çalışan sahabenin hareket noktası kuşkusuz nebinin uygulamaları idi.

Onlar, karşılaştığı şeyleri onun söz ve davranışları ile kıyaslıyor, uymayanları eleştiriyordu.

Muaviye ise bol keseden dağıttığı maaşlar ile toplumun teveccühünü kazanıyor, insanların mal ve para hırsından yararlanarak halktan aldığı destekle her geçen gün güçleniyordu.

Bu şekilde devlet hazinesinden keyfi ödemeler yapılarak mutlu bir azınlık sınıfı türemişti.

Devlet gelirleri pastasından pay alan insanlar tabiatıyla idarecilerden yana tavır koyuyor ve eleştirilere kulak tıkıyordu.

Yönetim ise eleştiri yapanlara hiçbir şekilde acımıyor, muhalifleri hapsediyor, dövüyor, işkenceden geçiriyor ya da uzak yerlere sürüyordu.

Bir korku iklimi oluşturulmuş, insanlar mal ve dinar ile susturulmuş, susmayanlar cezalandırılmıştır.

Muhalefete izin verilmemiş, sert müdahalelerle muhalifler sindirilmiştir.

Ebu Zer sokaklarda gezerek ayetleri halka anlatıyor, ahireti hatırlatıyor, Muaviye onu susturamayınca halifeyi yani Osman’ı devreye sokuyordu.

Ebu Zer’in hakkındaki şikayetler için halife Osman’ın huzurunda konuşurken ona karşı şu eleştirileri yaptığı anlatılır: “Çocukları tayin ediyorsun, adam kayırıyorsun, tulekaya yakınlık gösteriyorsun…”

***

Hz. Osman dört halife içerisinde en çok eleştirileni şüphesiz.

Onun tenkit edilen uygulamalarından en önemlisi devlet imkanlarını akrabalarına tahsis etmesi idi.

Sahabe onu bu ithamla eleştirince bunun kötü bir şey olmadığını söylüyor; akraba kayırmacılığını sıla-i rahim ile izah ediyordu.

Hz. Osman, Hz. Ömer’in bıraktığı valileri ilk başlarda görevlerinde tuttu. Sonra bunları yavaş yavaş azledip yerine yenilerini atadı. ​​

Allah Resulü Ali hariç hiçbir akrabasını önemli bir göreve getirmemişti.

Ebu Bekir ile Ömer de akrabalarını devlet idaresinden uzak tutmada hassasiyet göstermişler, bununla da Hz. Peygamber döneminde üstü küllenen kabilecilik ruhunun yeniden canlanmasına engel olmak istemişlerdi.

Mevdudi halifenin uygulamalarına karşı ortaya çıkan rahatsızlıkları ve sebeplerini şöyle izah eder:

“Her şeyden önce Hz. Osman devrinde işbaşına gelen Beni Ümeyye’nin çoğu “Tuleka” zümresindendir. Bu şahıslar Risalet döneminde Mekke’de Hz. Peygambere karşı mücadele eden tarafta yer almışlar, ancak Mekke fethinden sonra gönüllü gönülsüz Müslüman olmuşlardı. Şam valisi Muaviye, Küfe valisi Velid b. Ukbe, devlet kâtibi Mervan b. Hakem bunlardandı. Mısır valisi Abdullah b. Sa’d ise Müslüman olduktan sonra irtidat etmiş, fetih gününde ancak Hz. Osman’ın tavassutu ile öldürülmekten kurtulmuştur. Bunlar İslam’ın ilk dönemlerinde tam bir inanç ve sadakatle İslama girmiş, Hz. Peygamber in terbiyesi altında yetişmiş insanlar değillerdi. Gerçekten onlar işinin ehli, iyi idareci olabilirlerdi. Ama İslam dininin asıl gayesi milletlere ve ülkelere tahakküm etmek değil, bütün insanlığa doğruluğu, ahlakı ve fazileti göstermekti. Bu durumda Müslümanların idaresi gibi mühim vazifeler öncelikli olarak ahlaklı kişilere teslim edilmeliydi. Dolayısıyla adı geçenlerin devlet idaresinde görevlendirilmesi maslahata uygun değildi.

Müslümanların yönetimine getirilecek insanların en mükemmel, en temiz ve en dürüst şahıslar olmaları gerekirdi. Oysa Hz. Osman’ın bürokratlarının hemen hepsinin geçmişte sabıkası vardı. “

​“Bu dönemde gerçekleşen politika değişikliği ilk önce Kureyş içinde tarihten gelen Emevi-Haşimi rekabetini tekrar canlandırdı. Hz. Peygamber’in kabileler üstü konumu sebebiyle bu mücadele ağırlığını kaybetmişti. Sonuçta Müslümanlar Emevi taraftarları ve Haşimi taraftarları şeklinde ikiye bölündü; beraberinde Kureyşli olan ve olmayan Araplar şeklindeki rekabet de ilerleyen dönemlerde sürece eklenmiştir…”

***

Tüm bu geçmişe yaptığımız yolculuktan yaşadığımız günlere geldiğimizde İslam dünyasında bu eski kodların aynısının bugün de aynen yaşandığını, hatta bazı konuların o günlere rahmet okutacak düzeyde olduğunu görmekteyiz.

Her alanda faizin, lobiciliğin, adam kayırmacılığın, savurganlığın, kamu kaynaklarını kötüye kullanmanın, devlet imkanlarının dost ahbaba peşkeş çekmenin, kendi aile fertlerini önemli yerlere atamanın, kamu hazinesini kendi sülalesinin malı saymanın, itiraz edenleri aynı Mervan gibi “iyilikleri unutan nankörler!” olarak görmenin tavan yaptığı bir dönemdeyiz.

Daha ötesi bugün her coğrafyamızda laik seküler sistemlere ya da monarşi ile krallar tarafından batı tarzı öykünmeci sistemlerle yönetilmekteyiz.

O günden bugüne yeryüzündeki her kötülükle mücadeleyi emreden bir kitabın bağlıları olarak yaşadığımız her yüzyılda hiç te iyi performanslar sergileyemedik. Yaşadığımız her coğrafyada, her ülkede kötülüklerin öznesi olmamız ahvalimizin hiç de iç açıcı ve yüz ağartıcı olmadığını ortaya koymakta. Kurduğumuz siyasi partilerle iktidara geldiğimizde adaletli, özgürlükçü yönetimler geliştiremeyerek haksızlıklara ve insan hakkı ihlallerine sessiz kalıp kendimizden olanı eleştirmeme geleneği başlattık.

Bu üzücü durumda Allah Resulünün vefatından sonra içi boşaltılmış teslimiyetçi bir anlayışın asırlardır bu coğrafyada hüküm sürmesi fail olarak gösterilebilecekken; beraberinde bu bozulmayı yüzyıllar boyu gözlerden gizleyerek dini sadece bir ritüeller yığınına çevirmemizin de önemli bir payı olsa gerek.

Bugün artık din kötülüğün ana kaynaklarından biri olarak tanımlanırken; dindarlık seküler yöneticilere yaltaklanan,  gayriislami sistemleri meşrulaştıran, iktidarda kalabilmek için her türlü ahlaksızlığı meşru gören bir seviyede duruyor.

Elçinin ölümünü müteakip kısa sürede İslam devleti yöneticilerinin kamu kurumlarını babalarının malı gibi görerek bir avuç kendi akraba ve taallukatları ile beraber keyfi yönetimlere tabi tutması, kamu kaynaklarını eşit dağıtmayıp keyfi ve adaletsiz yönetimlerle yönetmesi İslam öncesi cahiliye çağına bir geri dönüştür çoğumuz göremese de.

Allah Resulünün devlet yönetiminden sonra bazı istisna yönetimleri saymazsak kabileci, etnik faşist, çıkarcı, soyguncu bir avuç soylu zengin ailenin sömürdüğü, itiraz edenlerin eziyet ve işkencelerle susturulup din adamlarınca uyutulduğu, uyduruk rivayetlerle beyinlerin iğdiş edilerek sahte dindarlıklarla rüyalar aleminde hurafeler eşliğinde dolaştırıldığı günleri yaşadık hala da yaşıyoruz..

O ilk dönem bir kısım sahabenin bu çürümüşlüğe verdiği tepki ve mücadele azmini bin beş yüz yıldır tekrar edip duruyoruz.

Amacımız klasik bir Emevi hanedanlığı eleştirisi yapmak değil aslında.

Ondan öte o gün yaşanan olayların ve sömürü çarklarının, o gün itiraz edilen uygulamaların, o gün eleştirilen iktidarların aradan 1500 yıl geçmesine rağmen bugün hala iktidarda olduğunu, o eski konumlarını muhafaza ettiklerini ve İslam dünyasının hala aynı yerde sabit durduğunu bir nebzede olsa irdeleyebilmek.

İslam düşünce tarihinde Allah Resulünün ölümünü müteakip “ Zalimde olsa fasık ta olsa yöneticilere itaati” emreden uyduruk rivayetlerin çıkışı İslam kralları ve onların saltanatlarını Allah’ın yönetimi gibi gösteren bir meşrulaştırma faaliyetidir.

İdarecilerin Allah’ın yeryüzündeki gölgesi/vekili/eli olduğu anlayışı eski muharref müşrik kabileci anlayışı meşrulaştırma çabalarından başka bir şey değildir.

Yapılan ameliye Nebinin ağzından uydurulan rivayetlerle saltanat yönetimlerine kılıf sunmak, İslam krallarını meşrulaştırmaktır.

Ebu Süfyancı ruhu kutsamaktır…

Selam ve dua ile

Etiketler
Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir Yorum

  1. Kurduğumuz siyasi partilerle iktidara geldiğimizde adaletli, özgürlükçü yönetimler geliştiremeyerek haksızlıklara ve insan hakkı ihlallerine sessiz kalıp kendimizden olanı eleştirmeme geleneği başlattık.”
    Müslümanların bõyle cahili bir siyasetin içinde yeralıp sitemiçi partiler ile mücadele vermesi mümkün değil.
    Sistemiçi savrulmayı yaşayan daha tevhid ile şirk arasındaki ayırımı bilmeyen geleneksel ve modern sapma içerisinde olan şahıslar ve gurupları ,tevhidi bilince sahip müslim’ler ile karıştırmamak biz kapsamına dahil etmemek gerekir.
    Õzgürlük ve insan hakları kavramları bizzat batının kendi içerisinden tevarüs etmiş batıl kavramlardır .İslam ile alakası yoktur.Müslümanlar kendi kavramları ile konuşmalıdır.
    Bugün İslami mücadele verdiğini sõyleyen çeşitli cemeatler,guruplar,şahıslar maalesef daha Kur’an’i kavramlara vukufiyeti sağlayamamışlar İslami siyaset ne haberleri yok.
    Evet bugün İslam alemi olarak geçmişten günümüze tevarüs etmiş çeşitli geleneksel ve modern hastalıklar ile malülüz ve bu hastalıklar ile mücadelenin yoluda Kur’an merkezli bir düşünce,duruş,kimlik oluşturarak ,nebevî siyaseti yaşam biçimi haline getirmektir. ,Seyyid Kutub’un defeatle vurguladığı gibi öncü,örnek nesil olmak gerek.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir