Yazılar

“İslam Bombalanarak Yeniden Yapılandırılamaz Ama ‘İçeri’den Değiştirilebilir”

Yazının başlığı olarak seçtiğimiz İslam düşmanı birinin çok çarpıcı bir tespiti…Müslümanlar olarak doğru okumalı, özellikle “içeri”den/içimizdeki beyinsizlerin yer aldığı projeleri istisnasız, tüm versiyonlarıyla mercek altına alma durumunda olduğumuzu her halükarda unutmamalıyız…

Bazılarının yanlış zanlarına karşın, “Ilımlı İslam” gibi ucube ideolojinin versiyonları dışında artık Müslümanların kaba kuvvetle durdurulması, kontrol edilmeleri neredeyse imkansız hale gelmiştir.Hiç şüphesiz bunda Müslümanların kısmi uyanışları etkenlerden biridir.Bununla birlikte değişen dünya ve bölge şartları bir diğer etken.İletişim çağının ortaya çıkardığı olumlu anlamıyla, imkanlar, ciddi düzeyde manipülasyon/algı yönetimi alanını da açmış olan böyle bir değişim sürecinin etken unsurlarıdır…Aynı zamanda seküler Batı medeniyetinin uzun bir süredir kaybettiği çözüm üretme kabiliyeti ve alternatif oluşturmadaki zorluklar da bugünkü vasatı ortaya çıkartmıştır…

Söz konusu şartlarda, aklını kullanan küresel güçler, kendi gelecekleri için yegane potansiyel tehlike olan İslam’ı daha doğrusu Müslümanların sorunlu din algısını içeriden değiştirmeyi/paralel din oluşturmayı bir çıkış olarak görmektedirler.Buna karşın Müslümanlar, tarihin bu kırılma noktasında, onların bu stratejik ve/veya dönemsel/konjonktürel hamlelerini doğru tanımlamakta, doğru anlamlandırmakta, değişik versiyonlarını gözden kaçırmadan kavramsallaştırmakta ciddi yanlışlar yapmaya devam etmekteler…Nitekim değişen dünya ve bölge koşulları gereği komünizmin yerine Batı’nın düşman konsepti olarak “İslam”ı koyması ve İslam’ı da “Ilımlı” ve “Radikal”/“Terörist” olarak kendince kategorilere ayırması karşısında Müslümanlar Kur’an merkezli / Nebevi bir duruş sergileyememenin sonuçlarını yaşamaktalar…

Hatırlanırsa Abant Toplantıları/Abant Konsilleri ile başlayan süreçte, “İslam”ın içeriden değiştirilmesi yolundaki sistematik çabalar karşısında Dergimiz, konuyu çok net olarak gündeme taşırken, neredeyse tek başına, “durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak” diye haykırmaktaydı.Ve sözde evrensel batılı değerlerle Müslümanların değerlerinin uyumlulaştırılması çabalarının, sistematikleştirilmesi organizasyonlarının bileşenleri ve bunların “Ilımlı İslam” gibi ucube bir ideoloji ortak paydasındaki melanetlerine dikkat çekilmekteydi…Ancak daha sonraki gelişmeler, küresel ve bölgesel düzlemde yeni denge arayışı süreçlerinde, küresel güç odaklarının stratejik ve dönemsel hedef ve çıkar farklılıkları insanımızı yanıltmış, bu “sistem-içi” mücadelenin taraflarının ortak olan ana çizgileri yerine onların farklılıklarından sonuçlar çıkarmaya başlamışlardı.Oysa “sistem-içi” taraflar, iç ve dış uzantılarıyla, küresel sistemin içinde, bölge ve dolayısıyla dünya dengelerinin yeniden oluşturulması mücadelesini yürütüyorlar ve yeni dünyada yerlerini almaya çalışıyorlardı.Ne var ki Müslümanların büyük bir kısmı, düşünsel ve siyasal düzlemde netliğe ulaşamamanın handikaplarıyla “sistem-içi” taraflardan bir kısmını diğer kesiminden ayrı tutuyorlar ve bunu gerekçelendirirlerken de ciddi açmazlara düşüyorlardı…Ve, süreç ilerledikçe küresel odakların dönemsel politikaları, bölgedeki değişim süreciyle ilgili kaygıları, aynı “ideolojik” eksende yol alan siyasal yapılarla sosyal yapıların, sanki esasta farklı oldukları algıları bölgesel ve küresel düzlemde yaygınlaşmaya başladı.Yeni Türkiye’nin Suriye ve bölge politikası düzleminde haksız bir şekilde DEAŞ/IŞİD ile bağlantılandırılarak köşeye sıkıştırılması ve “Ilımlı İslam” ideolojisinin diğer bileşenlerinin olumlanması propagandası bizim insanımızı dahi etkiledi.Etkilemekle kalmadı, net ve ilkesel bir duruş sergileyemeyen büyük çoğunluğun “sistem-içi” tarafların birinin safında bir görüntü vermeleri sonucunu doğurdu…Ve özellikle 2011’den sonra görünür hale gelen Yeni Türkiye’yi manipüle etme, kendi politikalarıyla paralel hareket eder hale getirme operasyonları; Gezi Olayları, 17-25 Aralık Süreci, MİT Krizi, 7 Haziran Seçim’lerinden sonra 15 Temmuz Darbe Girişimi ile zirveye ulaştı.Bu arada The Economist vb. küresel odakların medyası ile Yeni Türkiye  ve Recep Tayyip Erdoğan düşmanlığı üzerinden algı yönetimine aralıksız devam etti.Tabii buna söz konusu çevrelerin yerli işbirlikçileri de tüm güçleriyle katıldılar…Söz konusu çevreler dışarıda ve içeride medyaları kanalıyla gelişmeleri perdelemeyi ve çarpıtmayı sürdürdüler.Hatta 15 Temmuz’dan sonra bahsi geçen medya organları(özellikle dış basın) müzmin Erdoğan düşmanlığını devam ettirdi.15 Temmuz darbe girişiminin başarısızlığından sonra da umutsuz yayınlarını ara vermeden devam ettirdi…İsrailli bir gazeteci, “İsrail devleti, Fethullah Gülen’in darbeleri yaptığına inanmıyor.Onun Ilımlı İslam’ın gerçek yüzü olduğunu düşünüyor.”…İsrail, “Darbeyi Atatürkçü askerlerin yaptığını konuşuyor.” İfadeleriyle manidar yönlendirmelerin bir parçası olarak görevini yerine getiriyordu.Keza PKK/PYD liderlerinden Mustafa Karasu da, 15 Temmuz’un FETÖ’cü bir darbe olamayacağını, Fethullah’çılar darbe yaptı, denilerek Fethullahçılar üzerine daha fazla gitme imkanı yaratılmak istenildiği iddiasında bulunarak olayları tersinden okuma ve kafa karıştırma çabalarına katkıda bulunuyordu.Aynı zamanda başta ABD ve AB’deki güç odaklarının büyük bir kesimi de dönemsel çıkarları gereği, darbe seviciliğini devam ettirmekteler…Aslında, darbecilere karşı bir duruş sergilemeleri beklenenlerin darbe yapanların “sistem-içi” nde temizlenmelerinden duydukları kaygılarını dile getirmeleri, bizce manidardır…

Bu vesileyle tekrar altını çizmeliyiz ki, 15 Temmuz darbe girişimi ve/veya daha geniş bir bakış açısıyla, küresel, bölgesel ve yerel düzlemdeki “sistem-içi” mücadeleyi/savaşı değişik tezahürleriyle değerlendirirken, özellikle bir Müslüman’ın konuya nereden baktığının, “duruşu”nun belirleyici bir önem taşıdığı unutulmamalıdır.Yani, her ne kadar konu, Müslümanların büyük bir kısmı tarafından adeta bir yöntem tartışması düzeyine çekilmiş olsa da, aslında süreç çok daha net ve ilkesel düzlemde ele alınmalıdır.Üzerinde durulması gereken asıl hususun, küresel küfür ve şirk odaklarıyla, hangi düzeyde ve gerekçeyle olursa olsun onlarla işbirliği içinde olanların temel misyonlarının Müslümanları kontrol etmek ve/veya sistem içine çekmek olduğu gözden kaçırılmamalıdır.Bazı ayetleri bağlamları dışında anlamlandırarak günümüze taşımaya kalkışmak, kıssaları/örnek alınacak hususları hatalı bir okumaya tabi tutmak anlamına gelir.Bu da Müslümanların söz konusu ayetleri bir yönüyle amacını aşan ifadelerle algılamaları sonucunu doğurur.İslami Hareketin/İslam Devleti’nin merkezde olduğu ve muhataplarının buna göre tanımlandığı, anlamlandırıldığı bir dönemle Müslümanların kontrol altına alınması için yapılan projelerin, stratejik hesapların dinamik bir anlayışla hızla yenilendiği ve projelerin içinde “Müslümanlar”ın da yer aldığı bir dönemi kıyaslarken “ilkesel” hassasiyetlerimizin çok daha net olmasının kaçınılmaz bir gereklilik olduğu unutulmamalıdır…

Unutulmamalı i İslam’ı düşman konsepti olarak hedefe koyan şer güçler ve onlarla hangi gerekçe ve niyetle işbirliği yaparlarsa yapsınlar içimizden çıkmış birilerinin doğru tanımlanması, anlamlandırılması gerekmekte… “Ilımlı İslam” ve farklı versiyonlarının(NFETÖ ve AK Parti gibi…) yanı sıra “Radikal”/“Terörist” Müslüman tanımlamalarını da farklı versiyonlarını da ilkesel düzlemde okumak durumundayız.Zira bunlar, içeride ve dışarıda, bazende gelişmelerin sıcaklığı içinde Müslümanlar arasında “ilkesel” değerlendirmeye tabi tutulmamakta, strateji ve yöntem farklılığı üzerinden  biri diğerinden daha “ehven” kabul edilme gibi çok temel yanlışlıklara düşülebilmektedir…Oysa, tanımları bizlere ait olmayan, hakim güçlerin tasnif ettikleri ve tanımladıkları, anlamlandırdıkları ve kavramsallaştırdıkları her türlü ucube İslam/Müslüman tipolojilerini bizler doğru okumak zorundayız… “Ilımlı” olarak tanımladıkları yapılarla ilişkileri daha  kapalı, birçok Müslümanın dikkatli bakmadığında yanıltıcı/çeldirici bir düzlemde seyretse de “Radikal”  olarak sunulan yapılarla ilişkiler artık çok büyük oranda netleşmiştir.Özellikle DEAŞ sonrası, değişik bölgelerde kaos, iç savaş oluşturup bir taraftan bölge Müslümanlarının direnci kırılmak istenilirken öte yandan da “Ilımlı” yapılarda terbiye edilerek daha da ılımlılaştırılarak insanımıza tek çıkış yolu olarak gösterilmektedir.Ne var ki bu çok belirgin duruma rağmen, değişen dünya ve bölge şartlarında, projeler, stratejiler ve politikaların değişkenliği ve/veya özellikle öyle bir görüntü verilmesi, süreç içerisinde ihtiyaç duyulan geçiş/fetret dönemlerinin aldatıcı manzaraları, hamasi söylemlerin,“duygusal ve reaksiyoner” çıkışların insanımızı yönlendirmesi Müslümanların ana çizgiden uzaklaştırılmasında kolaylaştırıcı bir etki yapmıştır…

Bunun en önemli nedeni, şüphesiz,Müslümanların böyle bir tarihi kırılma ve yeniden yapılandırma sürecine, düşünsel ve siyasal düzlemde hazır olmamalarıdır.Batı’da küresel ve bölgesel sistemlerde ekonomik ve siyasi düzlemde ciddi güç kayması ve bunun ortaya çıkardığı krizin aldatıcılığı, özellikle bizim insanımızın “sistem analizi” yapmaktan adeta kaçınması da bu “hazır olmama” durumunu katmerleştirmekte…Bir süredir dünyanın jandarmalığına soyunan ABD’nin güç kaybetmesi, kendi içinde ciddi sıkıntılarla yüzyüze gelmesi nedeniyle küresel güç odakları arasındaki rekabetlerin doğru okunamaması…Böyle bir vasatta kimilerinin büyük umut bağladıkları, değişen dünya dengelerine paralel bölgesel değişim ve dönüşüm süreçlerinin fetret dönemine girmesi, “model ülke” ilan edilen Yeni Türkiye’ye yönelik operasyonlar konusunda farklı değerlendirmeleri gündeme taşımış oldu.Yeni Türkiye’nin yeni konum ve misyonuyla paralel politikalarından, dönemsel olarak rahatsızlık duyan “stratejik ortak” ABD’nin tavrının ne anlama geldiği konusunda net bir kanaat sahibi olunamamasının sonuçları ve beklenmeyen tezahürleri bugünkü sonuçları ortaya çıkardı.Keza, ABD’nin de Yeni Türkiye’ye bölgede Asyapasifik’te, Afrika başta olmak üzere Müslümanların bulunduğu coğrafyalarda ne kadar muhtaç olduğunu bir kenara bırakarak, kendisinin dönemsel/konjonktürel çıkarları doğrultusunda Yeni Türkiye’yi algı yönetimleri ve operasyonlarla bir yerlere çekebileceğini düşünmesi gerçekten düşündürücü.Düşündürücü olduğu kadar da “güç zehirlenmesi”nin bir yansıması olarak bunun doğuracağı stratejik sonuçları da önemsemeyen/ıskalayan bir anlayışı yansıttığından şüphe yok.Zira, ABD ve Batı’daki “yeni dünyacı” çevreler, son zamanlarda “demokratik güvenlik teorileri” bağlamında geliştirdikleri bazı stratejilerde, darbelerin kendilerine hizmet edecek türde bir demokrasiyi yeniden rayına oturtmak açısından işlevsel olabileceği zannıyla operasyonlar yapmakta ya da diğer küresel odakların bu çerçevedeki operasyonlarına sessiz kalmakta yarar ummaktalar.Bu da hiç kuşkusuz,ABD ve Batı’nın çıkarları gerektirdiğinde temel düşüncelerini/değerlerini nasıl bir subjektif yoruma tabi tutmaktan çekinmediklerini bir kez daha ortaya koymaktadır…

Darbe Girişimi ve Yeni Türkiye ABD İlişkileri

Her ne kadar “demokratik güvenlik teorileri” parantezinde değerlendirilebilecek operasyonların ABD açısından yeni sorunlar ve beklenmedik yansımaları olabileceğini düşünen küresel odaklar bulunsa da bunların, mevcut şartlarda ABD yönetimini ikna etmekte yetersiz kaldıkları ortada.Ve ABD’nin bu tür operasyonlarından en çok etkilenen ülke de şüphesiz “stratejik müttefiki” olan Yeni Türkiye.Malum ABD ve diğer bazı müttefikleri, Yeni Türkiye’nin bölgeyle ilgili, özellikle de Irak-Suriye eksenindeki son gelişmelerle alakalı, istikrarlı politikalarından rahatsızlar.Bu tedirginliğin ise iki nedeni var: Birincisi bölgedeki konjonktürel gelişmelerin ortaya çıkardığını iddia ettikleri politikalarına Yeni Türkiye’nin uyumlu bir duruş sergilememesi.Aksine yeni konumu ve misyonuna uygun politikalarında  ısrar ederek müttefiklerini bazı tehditler hususunda uyarması.İkincisi ise bazı çevrelerin Yeni Türkiye’nin haddini aşan hamleler yaptığının düşünülmesinin ötesinde kendisine açılan alanı sonuna kadar kullanan, hatta zorlayan bir liderin kontrolden çıkabileceği korkusu.Bize göre Recep Tayyip Erdoğan’ın güçlü liderliğinin üzerinde algı yönetimi ve kendi politikalarıyla hep uyumlu olmasına alışık oldukları Yeni Türkiye politikalarını bahane ederek bazı stratejik hamleler, çıkarlar peşinde oldular.Şüphesiz bunda, yeni ortadoğu dengelerinin oluşum sürecinde yeni İsrail’in konumu ve misyonunun muallakta kalmış olması da önemli.Dahası eski İsrail’in reflekslerine devam etmesinin gündeme getirdiği açmazlar…Dolayısıyla Yeni Türkiye’nin yeni konumu ve misyonunu dikkate aldığımızda olmayacak gerekçeler ve algı yönetimiyle AK Parti/AKP iktidarının baskılanması, mümkünse “topal ördek” konumuna düşürülmesinde yarar umulması sözkonusu…

Yeni Türkiye’nin gereğinden fazla güçlenmesini önleme operasyonları, beklentilerin aksine geri tepmiş hatta Yeni Türkiye’nin lehine olabilecek bir zemine doğru evrilmektedir.Son olarak 15 Temmuz ABD destekli darbe girişiminin “düşman” karşısında toplumu bütünleştirmesi, daha da ötesi AKP iktidarı ve özellikle Recep Tayyip Erdoğan üzerinden oluşturulmaya çalışılan algıyı boşa çıkarmış olması bu çerçevede en güçlü gösterge olarak okunabilir…Her ne kadar bundan sonra da Erdoğan üzerinden olumsuz algı yönetimini devam ettirmek isteyenler olacaksa da darbe öncesi atmosferin tersine döndüğü çok net olarak gözlemlenmektedir…

Tüm bunlara rağmen dönemsel tepkiler vermeye devam eden liderler, bunlarla paralel söylemlerin sahibi uzmanlar, ABD CIA güdümlü darbe girişimini yanlış pencereden görmeye devam etseler de, buna Erdoğan’ın tavrını gerekçe gösteriyor olsalar da artık hiçbir şeyin 15 Temmuz öncesi gibi olamayacağı çok açıktır…

15 Temmuz darbesinin arkasında oldukları artık net bir şekilde bilinen CIA ve yerli işbirlikçileri, hala, Yeni Türkiye’ye, Erdoğan’a, ‘Suriye’den vazgeç’ veya ‘Suriye’de bizimle paralel politikalar izle, aksi taktirde bunun faturasını ödemeye devam edersin’, mesajı vermeye devam etmekteler…Bunlardan eski CIA Ortadoğu Şefi Graham Fuller, “Türkiye, Suriye’ye barışı getirmek için büyük güçlerle beraber çalışmalı: ABD, Rusya ve AB ile çalışarak Suudi Arabistan’ın, Şam’ın kontrolünü ele alacak absürd büyük uluslararası bir sünni ordu vizyonunu reddetmeli.” diyebilmektedir.Geçmişte Türkiye’de ve bölgede yaptıkları operasyonları sanki günümüzde de kolaylıkla yapabileceklermiş gibi Fuller, talimatlarını vermeye devam etmekte…”Kürt elementlerle yakın ilişki kurmaya öncelik verilmeli” diyerek Türkiye’nin eski Türkiye kendini de eski CIA Ortadoğu Şefi, kudretli neocon zannetmektedir…Biraz daha meydanı boş bulsa neredeyse PKK/PYD-HDP çizgisiyle görüşme sürecine/masaya geri dönülmeli bile diyebileceği o konuşmasından hissedilmekte…

Ne var ki öyle çok uzun bir zaman önce değil kısa bir süre evvel, ABD ve küresel sistemin “yeni dünyacı” kesimi bölgedeki değişim ve dönüşüm süreci ilerlerken Yeni Türkiye’ye güçlü bir destek vermekte, Erdoğan’ı da yere göğe sığdıramamaktaydılar…Bölgedeki değişim ve dönüşüm sürecindeki yeni denge arayışında Yeni Türkiye, bölgeye örnek oluyor, Batılı değerler ile Müslümanların değerlerinin uyumlu olduğunu gösteriyordu…Aynı zamanda batılı müttefikleriyle ilişkilerinin verdiği güç ile Yeni Türkiye, Filistin’de Hamas’ı sistem içine çekmeye çalışıyor, Irak’ta Baasçı yaftasıyla dışlanan Sünni aşiretlerin sisteme dahil edilmesinde ABD ve Irak yönetimi nezdinde kritik diplomatik çabalar gösteriyordu…Ne olduysa değişim sürecinin Suriye ayağına gelindiğinde oldu.Bölgede güçlü çıkarları ve hakimiyetleri olan güçler ve bunların arkasında durdukları eski İsrail’in , Yeni Ortadoğu dengelerine hazır olmamaları  ve değişim ve dönüşüm yöntemi konusunda malum çevrelerin çekinceleri bölgede yeni bir dönemi gündeme taşıdı.Önce bölgede ihtilaflar yeniden körüklendi;Maliki yönetimi üzerinden Irak’ta mezhepçi politikaların önü açıldı…Sonrasında “vekaletler savaşı” ve kaos ortamını oluşturarak IŞİD/DEAŞ’ın kurulması…Ve tüm bu gelişmelerin içinde olan ABD’nin bölge politikalarının giderek belirsizleşme ve etkisizleşme görüntüleri ve bunun arka planındaki gerçeklikler… “Bir terörist yapıyı, diğer bir terörist yapıyla(güya) mücadele ediyor” bahanesiyle meşrulaştırma çabaları ve sözde DEAŞ ile mücadele stratejileri, gelişmeleri de haliyle farklı bir mecraya taşıdı…Tüm bu gelişmeler, küresel güçlerin kendi aralarındaki çelişkili ilişkilerle de birleşince Irak-Suriye eksenindeki gelişmelere karşı en duyarlı ülke olan Yeni Türkiye’nin tüm hesaplarını alt üst etti…Ama Yeni Türkiye, gerek yakın geçmişinde yaptığı yapısal reformlar ve gerekse de tamamlanamamış “Çözüm Süreci”yle birlikte daha da netleşen “derin devlet”in özellikle bölge insanıyla ilişkilerinin “olumlu” yönde evrilmesi , “şehir savaşları”nda devlete büyük avantaj sağladı.Yani, sonuç itibariyle, başta “stratejik müttefiki” ABD olmak üzere Batılı müttefikleri, Yeni Türkiye’nin yeni konumu ve misyonunu stratejik düzlemde önemsemek yerine, küresel sistemin vazgeçilmez bir bileşeni haline gelen ve giderek güçlenen Türkiye’nin “sistem-içi”nde kalarak yaptığı eleştirileri genelde kabullenemedi.Yeni durumu izah edecek bir dil oluşturamadı…ABD’nin eski büyükelçilerinin ifadelerine de yansıdığı gibi yeni bir dil yerine eskimiş/geçerliliğini kaybetmiş bir dille Yeni Türkiye’yi hedefe oturtmaya çalışan Batılı çevreler, hem Yeni Türkiye’yi hem de kendi stratejik çıkarlarını zora soktular…Bakınız, eski Türkiye’nin olduğu gibi yeni Türkiye de tüm yaşananlara rağmen hala ABD’nin “stratejik ortağı” hem de bir NATO üyesidir.Bu iki gerçekliğin, bağlantının Yeni Türkiye ve müttefikleri açısından küresel, bölgesel bir sistematiği, mantığı bulunmaktadır.Ancak büyük resmi göz ardı etmeden bir “süreç analizi”, “sistem analizi” yapıldığında görülecektir ki ABD, NATO ve Batı Yeni Türkiye’siz bir denge oluşturmada zorlanacağı gibi Yeni Türkiye de bu ilişkilerden vazgeçebilecek ne bir ideolojik duruşa, ne de küresel güç olma niteliklerine sahip gözükmektedir.Ve bu konuyla ilgili ABD, NATO ve Batı’daki “derin odaklar”ın tartışma ve müzakerelerini de anlamak zor olmasa gerektir.Lakin Yeni Türkiye’nin, ideolojik çizgisi, değerleri ve ilkeleriyle küresel sistemin bir parçası olduğu gerçekliğini unutmazsak bu çerçevenin dışında absürd tanımlamalar, anlamlandırmalar ve kavramsallaştırmalar yapmaktan da vazgeçeriz herhalde.Yeni Türkiye başta olmak üzere bölgede ve küresel ölçekte yeni şartlarla uyumlu bir denge arayışı ve bu arayışın sancılarının yaşandığı da bir gerçekliktir.Bir imparatorluk bakiyesi olan Yeni Türkiye’nin tarihsel ve kültürel derinliğinin yanı sıra jeopolitik konumu da onun bazı arayışlara girmesini kaçınılmaz kılmakta.Haliyle bu tür algılar da Batı’yı ve Yeni Türkiye’nin müttefiklerini rahatsız edecektir…Dolayısıyla Yeni Türkiye’nin son zamanlarda yaşadığı sıkıntılar, bağlamlarıyla doğru okunduğunda anlaşılacaktır ki Yeni Türkiye buradan çıkışı, doğal olarak ABD ve NATO içindeki görüş ayrılıkları ve söz konusu müttefiklerin Yeni Türkiye’yi “vazgeçilmez” bir aktör/müttefik görüp görmemeleri aralığındaki koridorda arayacaktır.Değişen bölge ve dünya şartlarında, Rusya ile ilişkilerini ABD ve NATO ile birlikteliğini zedelemeden geliştirmeye çalışan bir Yeni Türkiye’den söz ediyoruz.Keza, İslami ilkelerle çelişen pragmatik politikalarının sonuna gelen İran ile Yeni Türkiye’nin ortak çıkarlarının konuşuluyor olması bizce önemlidir.Ve kimilerinin, olduğunun üstünde anlamlar yükleyerek Yeni Türkiye’ye gaz verdikleri, kimilerinin de burun kıvırdıkları ‘İslam Ordusu’, Suudi Arabistan liderliğindeki Körfez ülkelerinin büyük çoğunluğunun varoluşsal kaygılarla yaklaştıkları bir dayanışmanın sonucu olarak okunursa  bu resim de anlamlı bir yere oturacaktır.Bu birlikteliğin askeri yansımalarından önce ekonomik sonuçlarını görmemize imkan sağlayacaktır…

Ezcümle, sosyal ve siyasal şoklar, bir anlamıyla depremler, bazı toplumlarda olması muhtemel etkilerin üzerinde bir sonuç ortaya çıkartır.Yetkin bir kardeşimizin de işaret ettiği gibi, 15 Temmuz’da yaşananlar, Yenikapı mitinginde verilen görüntü, içerde ve dışarıda bir çok kesimin beklemediği boyutlardaydı.Muhakkak bunun bir siyasi ve toplumsal mesajı olacaktır.Ve bu mesaj Müslümanlar açısından doğru/ilkesel bir düzlemde okunursa bir tecrübe olarak kayda geçecektir…

Bazılarımız, maalesef nasıl bir rejimde, nasıl bir dünyada yaşadığımızın farkında değiller.Küresel sistem, uluslararası hukuk, hak ve adalet kavramları hangi perspektifte algılanıyor; uluslararası kurumların görünür işlevlerinin ötesinde misyonları nedir? En önemlisi de küresel sistem ve onun bölgesel uzantıları tarafından Müslümanlar nasıl tanımlanıyor, anlamlandırılıyor;Müslümanları kontrol etmek ve Müslümanların yaşadığı coğrafyaya hakim olmak adına hangi projeler, hangi politikalar ve hangi stratejiler gündemde? Bunlara karşın Müslümanların “sistem-dışı”-Nebevi bir duruşu var mı? Kur’an’dan, Resullerin örnekliğinden bir yöntem, bu yönteme ilişkin ilkeler, günümüze taşıyacağımız örneklikler ne kadar ciddiye alınıyor? Sonuç odaklı olmaktan öte süreç odaklı İslami mücadelenin, Müslümanın “duruşu” ve “ilkesel tavizsizlik”ten ne anlaşılmakta? Kendimize bu temel soruları yönelttikten sonra üzerine ne ilave edeceğimizi, düş

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir