
İslam’ın şartını beş ilke ile sınırlandırmak doğru mudur?
Soru 46: İslam’ın şartını beş ilke ile sınırlandırmak doğru mudur? Bu şartlar arasına cihad niçin konulmamıştır? Bunun sebebini tarihsel süreç içinde açıklar mısınız?
Cevap: Beş ile sınırlandırmak doğru değildir. Ancak cihadı da içine alınca iş bitmemektedir. Bu tespiti yapanlar İslam’ın şartları bundan ibarettir diye de yapmış değildir. Fakat özellikle taklit döneminde, müslümanlar arasında fikir donuklaştırılınca insanlar düşünmekten, eleştirmekten, fikir üretmekten, anlamaya çalışmaktan uzaklaşmışlar, kendilerine ulaşan fikir ve davranışları buldukları kalıp içinde alıp nakletmişler. Hem de maksadını anlamadan, mahiyetini düşünmeden.
Bunun ilginç bir örneği olarak, bazı kişi ve kurumların çocuklara din öğretmek amacıyla bastırıp dağıttıkları broşürler verilebilir. Başına “otuz beş farz” diye yazılmış olmasına rağmen, altındaki maddelere bakıldığında, toplamının otuz üç olduğu görülür. İki madde eksik yazılmış, onun bile farkında değiller! Olayın farkına varan bazıları, sonradan “otuz üç farz” diye başlık atmışlar. Bunlar belirli yaşa gelmiş çocukların zihinlerine kazınsın diye yapılan şeylerdir. Bunların geneli ferdi ilgilendiren mükellefiyetlerdir. Bu sayılanlar müslümanın fert olarak sorumlu olduğu “meşhur” farzlardır. Hiçbir zaman İslam’da ki farzlar bunlardan ibaret olmadığı gibi ferdin sorumlu olduğu farzlar da bunlardan ibaret değildir.
İslam’ın şartı Kur’an’la tespit edilmiştir. Allah’ın Kur’an’la emrettiği, yasakladığı ve tavsiye ettiği ne varsa hepsi İslam’ın şartıdır ve müslüman olduğunu ilan eden kimse de bunların hepsinden sorumludur. Namaz kılmak farz olduğu gibi Allah yolunda malıyla ve canıyla cihad etmek de farzdır. İçkiden, zinadan, kumardan, şirkten uzak durmak farz olduğu gibi iftira atmak, yalan söylemek, namazı kılmamak da haramdır. İslam insandan doğru sözlü olmayı, insanları aldatmamayı da ister ve şart koşar. Bunların hepsi de ferdin mükellef olduğu konular olduğu halde bilinen beş şartın öne çıkarılmasında ki hikmet, bu davranışların şiar / işaret oluşlarındandır.
Tanımadığınız bir beldede namaz kılan birini gördüğünüzde o insanın müslüman olduğuna hükmedersiniz. Namaz kılmak, müslüman olmanın dıştan görünen işaretidir. Bu ve benzeri davranışların sadece ferdin yapabileceği türden oluşu o davranışı şiar / işaret kılmıştır.
Ancak cihad gibi toplumsal olan bir konuya gelince (ki bu kıtal anlamında alındığında böyledir) ferdin bunu yalnız başına yapması mümkün değildir. Bu bağlamda gösterilecek cehd ve gayretin stratejik ismi tebliğdir. Fert tebliğ yapar, bunu yaparken çalışır, sabreder, karşı tavırlara katlanır. Mücadelenin en güzeliyle yoluna devam eder. Kıtali ise devlet yapar. Devlet olmadan ferdin böyle bir mükellefiyeti de yoktur, imkanı da. Bu nedenle oraya alınmamış olabilir.
Bu tasnifi Allah ve Resulü yapmış değildir, sonra ki dönemlerde müslümanların yaptığı bir iştir o kadar. Meşhur bir fıkra anlatılır; “Bektaşi’ye sormuşlar ‘İslam’ın şartı kaç?’ diye, o da ‘bir’ demiş. Soran kimse ‘el insaf bir olur mu’ deyince Bektaşi ‘Ne olacak hacc ile zekatı zenginler kaldırdı, namaz ile orucu da fakirler kaldırdı, geriye bir tek şahadet kaldı, onun için birdir diyorum’ demiş”. Durum bu. İslam bir yaşam tarzı, hayat nizamı getiriyor, tümüyle hayatı ve sonrasını kuşatıcı olarak bize onun içinden bazı motifler veriliyor. Onunla yetinmeye başlıyoruz. Bütününün yok edildiğini fark etmiyoruz.
Aynen çocuğun elinde bulunan bir hazineyi almak için eline parlak bir oyuncak verip dikkatini ona yönelterek elindekine sahip olmak istendiği gibi. Önümüze konulan bir kaç parça ile meşgul olurken esas maksadımızdan uzaklaşmış oluyoruz… Bunun farkında değiliz. Biz o değerlerin ait olduğu bütüne talip olmalıyız ki, İstediğimizi elde edince dünya ve ahiret saadetine ulaşmış olalım. Mücadelemizi parçayı değil bütünü elde etmek için vermeliyiz…


