GenelYazarlardanYazılar

Medeniyet Ve Sivil Toplum Üzerine

19.yüzyılın anahtar kavramı “sınıf” kavramıydı. Fransız ihtilalinin gündeme getirdiği bir kavramdı. 20. yüzyılın anahtar kelimesi ise “ulus” olarak karşımıza çıktı. 21. yüzyıl ise kilit kavramlar olarak “Medeniyet-Demokrasi ve Sivil Toplum”u önümüze koydu.

Herkesçe bilindiği üzere medeniyet Arapça Medine (şehir) kelimesinden gelmektedir. Medeniyet ise şehirlilik anlamı taşımaktadır. İşe bu taraftan bakarsak, İslam şehirli bir dindir. Hatırlarsak İslam filozoflarından Farabi, Medine (şehir) ve medeniyet kavramlarını arka plana alarak felsefesini oluşturmuştur. Medinetü’l Fazıla fikriyle felsefesini somutlaştırmıştır. Yani İslam şehirsiz bir toplumda bütünüyle varlık gösteremezdi.

Medeniyet kavramını yorumlarken Doğu’nun yetiştirdiği ender düşünürlerden İbn-i Haldun’un görüşlerini de dikkate almak gerek diye düşünüyorum. İbn-i Haldun, ‘Bir şehir kurulur ve daha sonra erdemli bir toplum oluşur.’ fikrine pek olumlu bakan bir düşünür değildir. (İbn-i Haldun, Mukaddime)

Medeniyet kavramına tanım olarak yaklaşırsak ilginç tanımlamalarla karşılaşabiliriz. Cemil Meriç medeniyeti, bir insanın başka bir insan karşısındaki efendiliği olarak tanımlamaktadır. Meriç’e göre medeniyet ne bir bilgidir ne de tekniktir. (Cemil Meriç, Umrandan Uygarlığa)

Özellikle son yıllarda İslam dünyasında yeni söylemler yaygınlaştı. İslam medeniyetini yeniden diriltmek için ortak söylemler oluşturmalıyız, şeklinde sesler yükselmeye başladı.

Medeniyet kavramı etrafında batı dünyasında da değişik tezler ortaya atıldı. Samuel Hungtington “Medeniyetler Çatışması” tezini Franz Fukuyama ise “Tarihin Sonu” tezini ortaya attı ve medeniyet kavramı yeni dünyanın merkez kavramlarından biri haline geldi.

Şimdi biraz medeniyeti doğuran şartları ele alalım. İngiliz tarihçi Toynbee’ye göre; medeniyet, kaos ve güvensizlik ortadan kalkınca başlar.

Çünkü korku ortadan kalktığında merak ve istek duyguları serbest kalır ve insan hayatın süsleri hakkında kafa yormaya başlar. (Toynbee, Medeniyet Yargılanıyor)

Coğrafi ve iktisadi şartlar bir kültür meydana getirir ve bu kültürler bir insan tipi oluştururlar. Hatta Toynbee: “İngiliz’i İngiliz yapan İngiliz Medeniyeti’dir.” der.

Bazı şartlar da medeniyeti yok eden unsurlardandır. Helaklar ve doğal afetler gibi. Ekonomik şartların da yıkıcı etkisi büyüktür. Mesela coğrafi keşiflerin etkisiyle Osmanlı’da ticaret yollarının yön değiştirmesi Osmanlı’yı fena halde yıkıma uğratmıştı. Aşırı eğlence, zevk ve sefa düşkünlüğü de yıkımların ana sebepleri arasında gösterilebilir.

Ali Şeriati’ye göre ise medeniyet ruhsal bir olaydır. Fikri bir yükselme derecesidir. Bu yüzden modernleşmiş insan farklı medenileşmiş insan farklıdır. Bir adamın üzerinde en mükemmel takım elbiseler olabilir. Ama adam içtiği sigaranın izmaritini pencereden aşağı sallıyorsa asla medeni değildir.

Toynbee’ye göre medeniyeti yaratıcı bir azınlık meydana getirir. Ve çevre o azınlığa sorular yöneltir. Bu sorulara cevap bulunamaz hale gelindiyse, medeniyetin sonu gelmiş demektir.

İbn-i Haldun’a göre medeniyet, şehrin zengin zümresinden doğan bir şeydir. Zengin zümre maddi gücü sayesinde siyasi erkten ve askeri güçten yararlanır ve mülkünü artırır. Ve onlar için zevk ve sefa hayatı başlar. Medeniyet denilen şey, yozlaşmaya yol açan fazla mülk ve zenginliktir.

Toplumun büyük çoğunluğu üst sınıflarda var olan bu çürümeye dahil olur. Toplumda az bir kesim ahlaki refleksleri ile bu çürümeye direnebilir.

İbn-i Haldun açısından medeniyetin bir sakıncası da insana ahireti unutturmasıdır. Genellikle İslam medeniyeti olarak bilinen ve çoğumuza gurur veren birçok uygulama ve eserin İslam’da olmadığını söyleyen İbn-i Haldun gibi birçok fikir sahibi vardır.

Yeri gelmişken İsmet Özel’in mevzu ile ilgili düşüncelerinden de bahsetmek istiyorum. ‘Üç Mesele’ adlı kitabında ‘Medeniyet’ diye bir başlık kullanmıştır.

Özel’e göre medeniyet bir topluma zarafet ve inceliği getirir. Ancak bu inceliğin içerisinde bir lüzumsuzluk saklıdır. Bu lüzumsuzluk rahatın keyfe, güzelin fanteziye dönüştüğü noktada ortaya çıkar.

İşte burada zarafet inceliği verir fakat karşılığında içtenliği yok eder. İnsanlar bilerek ve isteyerek kendilerine ait olmayan bir hayatın içerisine hapsolurlar.

İslam tarihinde en ideal toplum düzeni sadece otuz yıllık bir süreçte yaşandı. Dört halife dönemi, Ömer bin Abdülaziz dönemi, ideal toplum anlayışına yakın süreçler olarak yaşandı. Bunlara Abbasi, Emevi, Selçuklu ve Osmanlı Dönemlerini de ilave edebiliriz. Sonraki saydığımız dönemlere İslami dönem demekten ziyade, İslami etkilerin medeniyet düzeyinde yaşandığı dönemler demek daha doğru olur.

İslami mücadeleyi bir medeniyet çerçevesi içerisinde yorumlamak doğru değildir. Batılılar Ortadoğu ve Afrika’ya medeniyet götürdüklerini iddia ederek bölgeye hakim olmaya çalıştılar. Müslümanlar da bizim de bir medeniyetimiz var diyerek eğri doğru ne varsa geleneksel yaşanmışlıklarına dört elle sarıldılar. Bu yaklaşım tarzı tepkisel bir yaklaşımdır. İslam’ın Batı ile mücadelesi artık teolojik düzlemin dışına çıkmıştır. Tarihsel üstünlük mücadelesine dönüştürülmüştür. Özel’in bu tespitleri gerçekten de çok anlamlıdır.  Eğer bir kıyaslama yapılacaksa bu Doğu-Batı medeniyeti kıyaslaması şeklinde olmalıydı. Son dönemlerde ise özellikle Demokrasi ve İslam karşılaştırmaları yapılmaktadır. Dolayısı ile bu karşılaştırma demokrasiyi bir din statüsüne çıkarmaktadır.

Kendi düşünce dünyamızda medeniyete olumlu bakan fikir sahiplerine de rastlıyoruz. Sezai Karakoç adı buna en güzel örneklerden biri olarak karşımızda. Sistematiğe dökülmüş bir medeniyet tasavvuruna sahiptir. Ama Karakoç düşüncesi, İslami düşünce diyebileceğimiz alanda pek ayağı yere basan bir düşünce olmamıştır. Tabir yerinde ise havada kalmıştır.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki hiçbir peygamber bir medeniyet kurma kaygısıyla ortaya çıkmamıştır. Her ne kadar Müslümanların yaşadıkları yurdu inşa ve imar etme yükümlülükleri varsa da gelen peygamberlerin birçoğu var olan uygarlığa karşı yıkıcı girişimlerde bulunmuşlardır. Şunu ifade etmeyi gerekli görüyorum. Öncelikle bu noktadan yönelttiğimiz eleştiriler Müslümanların kendi kalesine atılmaya çalışılan bir gol olarak yorumlanmasın. Maçı bazen sahanın içinden bazen dışından seyreden bir taraftarın yorumları olarak değerlendirilsin, yerinde olacaktır.

Modern süreçlerde özellikle de iktidar imkanlarıyla eli güçlenen İslami oluşumlarda (sivil toplum-dernek-vakıf vb.) şu şekilde bir medeniyet algısı oluşturulmuştur.

“Kendimizi var olan medeniyetten koparmak yerine var olan medeniyeti kendi değerlerimizle donatmanın mücadelesini vermeliyiz.” gibisinden ilk bakışta çok etkili, vurucu ve karizmatik bir söylem geliştirilmiştir. Bu  formül artık piyasaya hakim vaziyettedir. İslam’la günümüz medeniyeti arasına mesafe koymanın yanlışlığından bahsedilmektedir. Müslümanların gündeminde akıp giden medeniyete kimlerin yön vereceği, Müslümanların bu süreçlere ne kadar dahil olacağı meselesi yer almaktadır. Medeniyetin muhtevası konusunda herhangi bir içerik eleştirisi üretilmemektedir. Sürekli bir medeniyetler çatışması yaratmanın anlamsızlığından söz edilmektedir. İslamcı guruplar platformlar oluşturarak bu çatışmaların ortadan kalkması gerektiğini ve günümüz insan ve toplum gerçeğine müdahale ederken İslam dışı ve kozmopolit gerçeklerle beraber daha hümanist projeler üretmek gerektiğini, Müslümanların önümüzdeki demokratik anayasal süreçlere destek olmaları gerektiği, destek olmasalar bile en azından köstek olmamaları şeklinde yönlendirmeler yapmaktadırlar. Kendilerini isimlendirirken de özellikle Anadolu’ya has yöresel isimleri ya da Anadolu kavramı merkezli bir isimlendirmeyi tercih ediyorlar. Merkez kavramlar yani insan gerçeğini bütünleştirecek kavramlar olarak ulusal kavramlar kullanmaya özen gösteriyorlar. Dikkat edilirse siyasal dengeleri elinde bulunduran demokratik iktidar mekanizmaları da benzer kavramları toplumun nabzını tutma amaçlı bütünleştirici kavramlar olarak kullanmaktadır. Bu durum tesadüfi değildir. İslami mücadele süreçlerinde hep muhalif konumda olan Müslümanların demokratik laik düzenlerle ortak kavramlar etrafında özellikle de ulusal kavramlarla bir paralellik göstermeleri manidardır.

Tevhit, tagut ve şirk kavramları etrafında şekillenen bir din algısı yerine “medeniyet, değer merkezli medeniyet ve erdemli toplum” gibi esnek kavramlar etrafında şekillenmiş bir din algısı oluşturuluyor. Adalet, Akıl, Aşk gibi evrensel kavramlar merkeze alınıyor. Bu kavramlar kadim değerler olarak görülüyor. Bu değerleri hayata geçirecek olan model ve siyaset değişebilir. Bunun adı demokrasi olur liberalizm olur bu zihniyet için fark etmez. İşte bu noktada sivil toplum kuruluşlarına ve cemiyetlere büyük iş düşmektedir. Müslümanların beraber olma şekillerine format atmaları gerekmektedir. Cemaatten cemiyete geçilmelidir. Kozmopolit STK’lar oluşturulmalıdır. Dikkat edilirse bu şekilde bir Müslüman birlikteliğinde insanları bir arada tutan şey manevi değerler değil menfi değerler olmaktadır. Haliyle birlikteliklerde menfi birliktelikler olmaktadır.

Bu anlayışa göre bir ülkede işler istişare ile yürütülüyorsa, o ülkede insanlar seçimle iş başına geliyormuş gelmiyormuş, Müslümanların bunlarla uğraşmaması gerekiyormuş.

Peki o toplumda yaşanan hayat Allah’a rağmen yaşanan bir hayatsa ne olacak?

Türkiye anayasallaşmaya ve demokratikleşmeye çalışan bir ülke. STK’ların artışıyla paralel bir süreç yaşanmaktadır. Çünkü bunlardan birini geliştiren şart ve ortamlar diğerlerini de geliştirmektedir. Özellikle de Anadolu’nun heterojen yapısına en uygun İslami anlayışın bu mantık olduğu savunulmaktadır.

Kanaatimce İslami cemaatler toplumu kuşatma konusunda yetersiz kaldıkları için Sivil toplum modeli ön plana çıkarılmaktadır. Bu sebeple cemaat olarak var olma kaygısı gereksiz bulunmaktadır. Türkiye’deki İslami yapılar artık makas değiştirmeye çalışıyorlar. Demokratikleşme çalışmalarının başarıya ulaşmasının temel şartı, güçlü bir sivil toplum varlığıdır. Anayasa çalışmalarına, istişare toplantılarına özellikle de İslami kimliği olan STK’ların dahil edilmeye çalışılması da  bu sebeptendir. Cemiyet ve sivil toplum şeklinde bir yapılanma Müslümanların birlikteliği açısından daha anlamlı bulunmaktadır.  İslami kimliği olan STK’ların özellikle de içerden gelen eleştirilere verdiği ortak cevaplarda şu şekilde bir mantık dikkat çekiyor. ” Türkiye’de Müslümanlar artık din konusunda tartışmayı bırakmalı ve iş üretmeliler. Batı artık dini tartışmıyor. Onlar dinini tamamladı ve medeniyet üretiyorlar.”

Evet, biz Doğu olarak Batı’yı iyi tanımak zorundayız. Batı’yı tanımayan Doğu yeni bir söylem üretme de zorlanacaktır da. Ama çatışma noktalarının farkında olan İslami bir yaklaşımdır yeni bir söylem oluşturacak olan. Her iki dünyayı da tanımak zorundayız.

İslam medeniyeti meselesi özünde Müslümanların egemenliği meselesine dayanmaktadır. Ama Müslümanların egemenliği meselesi, yaygın sivil toplum kanaatlerine göre sadece ibadetleri serbestçe yapabilmek ve tebliğ görevini serbestçe yapabilme meselesi değildir. İslami guruplar rahat bir tebliğ ortamı olmasını var olan sistemin meşru bir zeminde oturduğu algısıyla yorumluyorlar. Yani sistem sağladığı rahatlık ortamlarıyla kendi zeminini meşrulaştırmış oluyor.

Mesele: “Müslümanlar Allah’la birlikte tarihsel bir yürüyüş gerçekleştirmiş midir ya da gerçekleştiriyor mu?” meselesidir.

Tebliğ, Müslümanlar için sadece rahat ortamlarda gerçekleştirilmesi gereken bir ifade biçimi değil, bir müdahale biçimidir. Toplumsal sorumluluk ve dayanışma pratiğini kendi kavramlarımızla ifade etmeliyiz. Kendimizi izah etmek için kullandığımız kavramların karşılığını vahiy literatüründe aramak zorundayız.

Selametle..

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir