GenelYazarlardanYazılar

Yeni Türkiye İslâmcılığı

Si­ma Qi­an, mi­lat­tan 100 yıl ka­dar ön­ce ya­şa­mış bil­ge bir Çin tarihçisi.

Bin­ler­ce yıl­lık Çin ta­ri­hin­den çı­kar­dı­ğı te­mel gö­rü­şü şu: “Bir top­lum­sal sis­te­min (ha­ne­dan, dev­let, vb.) yük­se­li­şi­ne yol açan amil­ler, dü­şü­şü­nü de ha­zır­lar. Her dev­let bir er­dem­le yük­se­lir; ay­nı er­de­min içi­nin bo­şal­ma­sıy­la da çö­ker. Sa­mi­mi­yet kı­ro­lu­ğa, tak­va hu­ra­fe­ye, in­ce­lik kof­lu­ğa!

Her ha­ne­dan mu­az­zam ma­ri­fet ve er­dem sahibi bil­ge bir hü­küm­dar­la baş­lar ve bir monark­la son bu­lur…”

***

İslam’ın kamusal-siyasal-ekonomik-hukuki hiçbir hükmü gerçek hayatta uygulanmadığı, hiçbir yaptırım iradesine sahip olmadığı halde nedense bunu hiç dert etmiyoruz.

Hiçbir şekilde rahatsız olmuyor kederlenmiyoruz.

Dinin siyasi figürler elinde bir sömürü konusu edilmesi de bizleri fazlaca enterese etmiyor.

İslam’ın iktidarı için bütün varlığımızla imkânlarımızla içtenliğimizle birikimimizle sorumluluk üstlenmemiz gerekirken onun kullanışlı dindarlık güdüleri ile kullanılarak istismar edilmesine karşısı da sessizliğimizi koruyoruz.

Oysa Müslüman aklın sömürgeleştirildiği bu günlerde sessiz kalmak ve aksine gayrı İslami iktidarların muhafazası için çabalamak dindarlık kalitemizin bütünüyle bayağılaştığının ve kötürümleştiğinin bir işareti.

Ve maalesef artık dindarlar sistematik olarak muhteris iktidar odaklarının birer öznesi haline gelmiş durumda.

Beyni hurafe ve uyduruk saçmalıklarla uyuşturulan, gayrı İslami iktidarları İslam’ın iktidarı gören, menfaatperest muhterislerin servet yağmasını İslam’ın zaferi sanan gariban dindarların politik entrikalarla uyuşturulduğu bir toplumda gerçek sahih İslam’ı anlatmak zaten mümkün değil!

***

Aslında her şey, Müslümanların modern dönemde Kitabın hükümleri ile hayata nizam verilebilecekleri iddiasıyla başladı.

Sömürgeciliğin zulüm ve kanla doldurduğu yeryüzüne İslam, barış, özgürlük ve adalet nefesi soluyabilirdi.

Mevcut beşeri sistemlere alternatif Kuran merkezli sosyal adalet, İslam ekonomisi, ilahi hukuk, etnik kimliklere saygı, dinler arası ilişkiler, halklar arası barış, insan hak ve özgürlükleri savunusu gibi her konuda İslam’ın da söz sahibi olduğu ve çözüm ürettiğini tüm insanlar bilmeliydi.

Zaten uzun yıllar baskı altında yaşamışlardı.

Temel savunuları yüzyılı aşkın süredir kendilerine zulüm yapıldığı, iktidardan bilinçli olarak uzak tutuldukları idi.

Ve ilginçtir, seküler projelerin nesnesi olmaya karar verişlerinin başlangıç noktası da yine bir baskı dönemi saydıkları “28 Şubat” tı…

***

Aslında, zaman ve zemin İslamcıların iktidarı için uygundu.

Dipsiz bir kuyu içerisine atılıp kurtarılmayı beklerken tahammül sınırlarının son noktasında bir sihirli değnek misali kuyudan çıkarılmaları ve beraberinde ayak bileklerine atılan her düğümün bir bir çözülerek dünyevi iktidarın altın tepsi içerisinde sunulması onları başlangıçta şaşırtsa da bunu kendi kerametleri sanmaları mukadderdi.

Radikal söylemlerden vazgeçtikleri beyanı ile kendilerine meşruiyet zemini bularak iktidara geldiler.

İktidarları öncesi tüm gayrı İslamiliklere itiraz etmiş olsalar da sonrasında meşrulaştırıcı çabalarla sistemle büyük bir içselleşme, bütünleşme yaşadılar.

Sanki yüzyıllarca toprağın suya hasreti gibi iktidara yani güce hasret kalmışlardı.

Onların sisteme dahlinde son dönem liberal/seküler çevrelerle kurdukları ikircikli diyaloglarının katkısı büyüktü.

Bir de özgürlükçü, çoğulcu ve çok kültürlülüğe vurgu yapan söylemlerinin…

***

Cılız da olsa hikmet ehlinin kısık seslerle yaşanacak olumsuzlukları anlatmaya çalışması sonuç vermedi.

Oysa kurulu düzenin büyüsüne kapılarak fikirsel ve düşünsel tavizler beraberinde ideallerin yitimi pratikte yaşanacak yozlaşmanın da habercisi idi.

Sistemi sahiplenmek geri dönülmez şekilde onları Kelime-i Tevhidden uzaklaştırdı.

İslami referansların bünyelerine kazandırdığı daima doğru davrandığını zannetme şımarıklığı beraberinde İslamcı kimliğin kirlenmezliğine olan iman ve özgüven, gayri İslami sistemleri meşrulaştırıp yücelterek iktidarı putlaştırmayı beraberinde getirdi.

Muktedir olmanın büyülü ışıltısı gözlerini kamaştırarak tehlikeyi seslendirenleri duymazdan gelmeyi ve her eleştiriyi ihanetle suçlamayı kolaylaştırdı.

Onları eleştiren herkesin ama herkesin itibarsızlaştırılmasının en temel saiki şüphesiz eleştiri ve uyarıyı sevmemeleri, kulak tıkamaları ve vefasızlıktı.

Bundan mütevellit dinin hükmedici olduğu gerçeği artık zihinlerinde sadece nostaljik bir anıdan ibaretti.

Artık İslam’ın geleceğine dair hiçbir somut önerileri, idealleri ve çabaları maalesef hiç kalmadı.

Soyut fıkhi meseleleri tartışıp durmaktan ve İsrailiyat hikayeleri beraberinde kabir azabından koruyan kefenler satmaktan başka…

***

Bugün İslamcılığı geçmiş muhafazakâr sağ iktidarların çizgisine getirenler ve geçmiş Kemalist idealleri “Yeni Türkiye İslamcılığı” adı altında meşrulaştıranlar bilerek ya da farkında olmadan İslam’a büyük ihanet içerisindeler.

İslam’ın iktidarı nutuklarından Sekülerizme, Kitapla hükmetmekten liberalliğe, çokluk vaadinden tekçiliğe, hukuk vaadinden keyfiyetçiliğe, özgürlük vaadinden yasakçılığa evrilerek dünyevileşmeyi tercih ettiler.

Maalesef artık onların hayatını büyük ölçüde menfaatleri ve çıkarcı pragmatist tercihleri belirliyor.

O yüzden olsa gerek artık her alanda idealleri doğrultusunda değil, maddeci, servet düşkünü ve nefisleri doğrultusunda tercihler yapıyorlar.

Dolayısıyla pragmatist bu tercihler onları her geçen gün daha da dünyevileştiriyor.

Her şeyi tükettiler…

Dini, maneviyatı, ibadeti samimiyeti, takvayı…

Ve müptelası oldukları tüketme arzusunu idame ettirebilmek için muhafazakar kalmaları gerektiğini biliyorlar.

Artık sıradan olmak, radikal düşünce ve tavırlardan uzak durarak herkes gibi sürüden davranmak onları rahatlatıyor.

Bu yaşanan hak ihlallerini, adaletsizlikleri ve mağduriyetleri sorgulamıyor, kendilerini yenilemiyor, yeni başlangıçlar gerçekleştiremiyorlar.

Onlar modern sömürgeciliğin bir kölesi artık.

Cahili düzenlerin öznesi, şirk sistemlerinin gönüllü birer bireyi, gayri İslami sistemlerin duacısı…

***

Şüphesiz muhafazakar kimliğe kayış bugün Müslümanları Ulus-devlet içerikli akidelere yöneltirken milliyetçi ve mezhepçi düşünmek seküler düşünceyi meşrulaştırdı.

Din bir nostalji unsuru görülüp salt ritüellere, tesbih tıkırtılarına indirildi her geçen gün.

Pratikte yaşanmayan din beraberinde ona yabancılaşmayı getirdi.

Maruz kaldığımız dünyevileşme bizi ideallerimizden uzaklaştırarak modern hayata kurban etmemize, sıradan birer birey kalmayı tercih etmemize neden oldu.

Bu belki de biraz kendimizi hiçbir zaman hatalı görmeme ve kendimizi daima Allah’ın sevgili kulu görme zavallılığımızdan kaynaklanıyor.

Artık İslamın ancak, kapitalist/seküler ve liberal bir ulus-devlet düzeninin izin verdiği ölçüde folklorik/sembolik olarak uygulanabileceğine ikna olduk.

Muhafazakar/seküler dindarlığın iktidarını İslam’ın iktidarı görüp ulus-devlet kutsallığında karar kıldık.

Muktedir olma sarhoşluğu, şarabınki gibi geçici değil ve aklın üstüne attığı örtü daimidir.

İslami düşünme mefhumunu yitirdiğimizi, İslam’ın temel ölçütlerini ve ilkelerini kaybettiğimizi göremiyor, tarihin bizleri savurduğu bu demde, geçmiş düşmanlarımızın dünyevi iktidar hırslarını devralarak, onların yürüdüğü yollarda dilimizde “Devlet- Ebet- Müddet”  sloganları ile yürüyoruz.

Geçmiş hafızamızı yitirdik ve savaşı kaybettik.

Şimdi tek endişemiz sistemin arızalı parçalarını onarmak ve kurulu düzenin ilelebet idamesi için mücadele etmek.

Artık Müslüman kalarak politika üretmenin mevcut laik- seküler düzene entegre olmakla mümkün olduğuna, olabileceğine inanan Müslüman topluluklarız.

Aslında bugün yaşadıklarımız da bir yönüyle, seküler ve otoriter “yeni İslamcılık” deneyiminin bir ürünü.

Bu dip dalgalar, yeni Türkiye’de, tüm geçmiş bürokratik vesayet odaklarının köklü değişim ve yenilenmesi beraberinde mevcut sistemi ileriki on yıllara hazırlayacak seküler bir İslamcılığın uzun yıllar sürmesi beklenen iktidarının ayak sesleridir.

İslami düşünceyi böylesine yıpratanlar ve kitleleri İslami söylemlerin ve ideallerin kofluğuna inanmaya mecbur bırakanlar mutlaka Allah’a hesap verecekler ama bunun bedelini hepimiz ödeyeceğiz…

Si­ma Qi­an, mi­lat­tan 100 yıl ka­dar ön­ce ya­şa­mış bil­ge bir va­ka­nü­vis. Bin­ler­ce yıl­lık Çin ta­ri­hin­den çı­kar­dı­ğı te­mel gö­rü­şü şu: “Bir top­lum­sal sis­te­min (ha­ne­dan, dev­let, vb.) yük­se­li­şi­ne yol açan amil­ler, dü­şü­şü­nü de ha­zır­lar. Her dev­let bir er­dem­le yük­se­lir; ay­nı er­de­min içi­nin bo­şal­ma­sıy­la da çö­ker.

Sa­mi­mi­yet kı­ro­lu­ğa, tak­va hu­ra­fe­ye, in­ce­lik kof­lu­ğa!

Her ha­ne­dan mu­az­zam ma­ri­fet ve er­dem sahibi bil­ge bir hü­küm­dar­la baş­lar ve bir mo­nark­la son bu­lur…”

Selam ve dua ile…

Daha Fazla

İlgili Makaleler

3 Yorum

  1. Sayın Enes Tarım,
    ağzınıza sağlık, hassasiyetinize ve bilgilendirmenize üzülsek de katılmamak mümkün değil.
    Yalın bir Müslüman okuyucu olarak sadece tamamlayıcı mahiyette ve bundan sonraki çalışmalarınıza da faydalı olur ümidiyle bir-iki hususu hatırlatmak istiyorum. Bir yanlışlık, eksiklik, hata veya yanılma varsa lütfen bildiriniz.

    Malûm, insanoğlunun var oluş gayesi Rabbinin râzı olacağı bir kul olma yolunda yaşamını sürdürmektir. Bunu da ancak; dînini yani inanç, ibadet, ahlâk ve yaşam biçimini O’nun buyurduğu İlâhi Kelâm’a tâbiyetle-‘uyarak’ sağlayabilir. Nebî’nin-‘Peygamber’in’ örnek alınması buyruğuna uymak ise; o’nun en belirgin ve en açık sünneti-‘uygulaması’ olan Kur’âna göre inanıp yaşamakla olur. Bugün için Resûl’e tâbiyet Kur’âna eşdeğerdir. Hadis ya da sünnet adı altında gelen rivayetler Kur’ân gibi hâfıza ve yazı kaydı altına alınmadığı için zan içerir, kesinlik ifade etmez. Îman etmek, emin olmaktır ve %100 kesinlik ister, en ufak bir şüphe ve tereddüde yer yoktur. Ancak gelen haberleri boşlamamalı, onları Vahiy süzgecinden geçirerek uygun olanı almalı, olmayanı sahibine iade etmelidir. Uygun olduğu tesbit edilen rivayeti-‘hadis, sünnet, siyeri’ öne çıkartıp dillendirmekten ziyade uygun olduğu hangi âyetlere dayandırıldı ise, o âyetler öne çıkartılmalı ve o âyetler temelinde yaşanan olaylara çözüm getirilmelidir. Tevhîdi inanışımız gereği böylesi daha uygun olur yani; her şeye gücü yeten tek kudret olan Allah’ın yanında-sağında-solunda beşerî kişilik ve ifadelerin yer almaması hassasiyetinin gösterilmesi gerektiğine inanıyorum. “Allah’a ve Resûlüne itaat ediniz!” buyruğunu, “ve” kelimesine, “yani/dolayısıyla” anlamı yüklenip okunması doğru anlamaya yardımcı olacaktır. Böylece bu âyet; “Allah’a îmanla boyun eğin ve dolayısıyla da Resûlü’ne itaat ediniz. Yani Elçi’nin taşıdığına-İlâhi Kelâm’a tâbi olunuz” şeklinde anlaşılmalıdır. Bugün için Resûl’ün çağrısı Kur’âna eşdeğerdir. Yanılmaktan, unutmaktan, şaşırmaktan beri olan Resûl, Vahyi taşıyandır, Nebî-‘Peygamber’ ise Vahyi yaşayan beşerdir, yanılmaktan beri değildir. Nitekim Nebî, hayatın içinde Rabbi tarafından ânında uyarılmış ve sonuçta Allah, kendisinden-‘güzel ahlâk timsali Nebî Muhammed aleyhisselâmdan’ râzı olduğunu da bildirmiştir.

    Müslüman, İslâm’a teslim olandır. İslâm Dîni ise İlâhi Kelâm ile çerçevelenmiştir. Mümin ve Müslüman olan kimse, Allah’a îman ve teslimiyetle boyun eğip Buyruğu’na tâbi olandır. Yaşam içinde ayağı sürçse de yani nefsine uyup veya farkında olmadan ya da yanılarak bir günah işlese de, hemen ayıkarak derin bir pişmanlık ve tövbe ile düştüğü yerden ayağa kalkıp Rabbine yönelir. Günahta ısrar mümine yakışmaz çünkü “Allah, müzmin günahkârları sevmem!” buyuruyor, Allah’ın sevmediği ise Cennet yüzü göremez!

    Müslümanın nasıl olması gerektiğine dair akidevi-‘inanç ve eylem bağlamında’ kısaca bir yaklaşımda bulunduktan sonra; her ne kadar yapılan hatırlatmalara geri dönüş yapmayarak davasında ciddi olmadıkları anlaşılan bazıları olsa da, bu konularda yapıcı tenkid-‘olumlu eleştiri’ ve hatırlatmalara ihtiyaç olduğu kanaatindeyim. Bu nedenle; düşünür, yazar ve konuşmacıların ekseriyetinde görülen bir zaafı aktarmak istiyorum.

    Ülke ve dünya çapındaki çeşitli olumsuzlukları sıralamadan önce inançlı olduğu ifade edilen kesim için; “Müslümanlar” yahut “Müslüman Coğrafyası”, “İslâm Coğrafyası” ve benzeri ifadeler kullanılarak konuya giriliyor. Öyle ki, gerçek bir Müslümanın kesinlikle yapmayacağı, yapamayacağı şeyler alt alta sıralanıyor. Böyle günah üzere yaşamını sürdürenler için “Müslüman” kelimesi kullanılması beni şahsen rencide ediyor ve yazarın gıyabında ona şu soruyu sormadan edemiyorum: “Hangi Müslüman?!” İslâm’dan bî haber ama bu dîne sempati duyan hedef dinleyici-okuyucu kitlesi ise, bu söylemden gerçek ve sahte tüm Müslümanların halen bu olumsuzluğa sahip oldukları kanaatine varıyor. Kur’ân dışında bir inanç ve yaşam sergileyen kişi ya da toplum nasıl olur da Müslüman addedilebilir?! Böylesi hurafe temelli ecdat dîninin körü körüne taklitçisi mensuplarına, kâfir, müşrik, münâfık denilemiyor ama Allah’ın râzı olduğu kulları için kullandığı, kıymetli bir ifade olan “Müslüman” kelimesi, toptancı bir yaklaşımla hak etmeyenler için rahatlıkla kullanılabiliyor!

    Düşünürler ya bunun farkında değiller ya da hüküm koymakta zorlanıyorlar diye hatıra geliyor. Hüküm koyamayanın ise henüz Kur’âna göre yaşamadığı anlaşılır! Bir kimse hakkında “kötü” demek nasıl tehlikeliyse, “iyi” demek de aynı oranda risk taşır. Önümüze gelene kâfir, müşrik diyemeyeceğimiz gibi, mümin, Müslüman da diyemeyiz! Ancak malûm olduğu üzere, mümin ve Müslümana, kâfire, müşriğe, münafığa, ehl-i kitaba ve sair inanç gruplarına nasıl davranılacağı ve beşerî-‘insan’ ilişki çeşitleri Kur’ânda açıklanmıştır. Bahse konu kişi ya da toplum hakkında hüküm vermeden onlarla ilişki çeşidimizi belirleyemeyiz. Tek şâri-‘yasa koyucu’ Allah’tır. Bilindiği üzere insanlık tarihi boyunca insan yönetimi iki şekilde olmuştur İlâhi kaynaklı ve beşeri kaynaklı sistem. Kim hangisinde yer alırsa diğerine karşı durmuş olur. Her iki kaynaktan beslenerek oluşturulan idare tarzı ise şirk yönetimidir. Bir kimse kendisini Müslüman olarak da tanımlasa müşrik yönetimi şu veya bu şekilde desteklemesi, cürüm ortağı olduğunun kanıtıdır ve âhirette uydusu olduklarıyla aynı yerde buluşacakları kesindir. Eylem, inancın hayata yansımış fiili kanıtıdır. Kim nasıl inanır ve ne şekilde yaşarsa karşılığını görür!
    Ben şahsen birçok olumsuzlukları üzerinde taşıyan böylesi birey ya da toplum için Müslüman demekten hayâ ediyorum. Böyleleri için en hafifinden; “Müslümanım diyenler”, “Kendini İslâm’a nisbet edenler”, “Müslüman olduğu iddiasında bulunanlar”, “Bir dönem Müslümanların yaşadığı coğrafya”, “kendilerini İslâm ile tanımlayanlar”, “İslâm Dîni’ne sempati duyanlar” ve benzeri ifadeleri kullanmayı tercih ediyor, gerçek Müslüman olan kimseleri incitmekten imtina ediyorum.

    Selâm ederim.
    Nûreddîn Âdil

  2. Enes Bey yazınız için teşekkür ederim. Yazınız İslami duyarlılığı olan bir Müslümanın sessiz çığlığı oluyor. Neden mi diyorum? Herşey öce İslami kimliğin. Siyasi ve toplumsal alanda dezenfermasonu ile sistematik ve bilinçli olarak iğdiş edilmesiyle başladı. Muhafazakarlık ve geleneksel milliyetçilik., dini söylemi başı sıkıştıkça sıklıkla kullanan siyasiler ,, emre amade. Din adamları sınıfı tam bir ortadoks İslam inancı zeminini iyi hazırlamış. Ceza veren bir Tanrı yok ama ne yaparsan yap hep affeden Tanrı inancı topluma eğemen olmuştur. Selam ve dua ile

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir