
İnsanın hikayesini bütün tutan şeylerden biri de zayıflıklarının farkında olması… O zayıflıklardan söz etmek, hatta varlıklarını kabul etmek pek hoşumuza gitmese de bu böyle… Kendimizi sürekli olduğumuzdan başka görmeye, zayıflıklarımızı yok saymaya ve büyük bir ihtirasla kendimize sürekli ‘mükemmel’in içinde bir yer aramaya çalışarak kendi gerçekliğimizden uzaklaşıyor, kendi hikayemize yabancılaşıyoruz. Zayıflıklarımızın farkında olmadan, onlarla yüzleşmeden, insan olma mücadelesinin bütün bir ömür o zayıflıklarla mücadele etmeyi gerektirdiği gerçeğini içimize sindirmeden bizim kendimizi tanımak için bir imkanımız da olmaz, olamaz. Mükemmel değiliz, mükemmelen yaratıldık ama mükemmel yaratılmadık. Günahla sevap arasında gidip gelerek yaşıyoruz. Doğrular ve yanlışlarla örüyoruz hayatımızı. Dolayısıyla ne insan olma mücadelesini bir noktada kazanıp tamamlamamız mümkün, ne de hatalarımızın bizi insan olma hakkından tümüyle mahrum bırakması… Yani hatalar, günahlar, zayıflıklar hikayeye dahil; bunun aksine, ‘mükemmel’i bulduğuna, yakaladığına, oraya kök saldığına inanıyor olmanın insanı kendi hikayesinin dışında bırakacak kadar büyük bir körleşme demek olduğu aşikar… Hatta bunun en büyük zayıflık olduğu da söylenebilir. Çünkü insan zayıflıklarına karşı kendini savunabilir, oysa ‘mükemmellik’ zannı insanı savunmasız bırakır. İnsan için mükemmellik imkansız bir iddiadır, zayıflıklarımızın şuurunda olmaksa bizi kendimizi bilme konusunda teyakkuzda tutmakla başlı başına bir imkandır.
“Her zaman her konuda ne kadar çok yanılıyoruz” dedi gülümseyerek beyaz saçlı adam, “ve bütün bu yanılgılar, doğruyu nasıl da görünür hale getiriyor!”
Kişisel hikayelerimizi şekillendirmede, yaşadıklarımızın küçük sapmalarla istikamet değiştirmesinde yaptığımız hataların büyük rolü, etkisi var. Bu gerçeğin altında mutlaka bazı hikmetler gizli olmalı… Rabbimiz dilese biz insanları da melekler gibi masum, hatalardan berî yaratabilirdi, O hiç kuşku yok ki bunu yapmaya muktedir… Demek insanın hikayesi meleklerinkinden farklı… İnsan hataya açık ve imtihanı da bunun üstüne… Oysa yeni kültür, insanı maddi adımlarla mükemmelliğe yürüyebileceğine inandırmaya çalışıyor. Ona bu seviyeye erişebilmesi için ürünler satıyor. Mükemmel bir görünüm, fit bir vücut, pürüzsüz bir cilt, porselen dişler, istediğin renk lensler… Bu kadar mı? Elbette değil; dünya gerçeklerinin uzağında müthiş bir kariyer planı, yalıtılmış bir sosyal çevre, hiç bir şeyin sarsamadığı bir zihinsel konfor, sağlaması hiç yapılmamış ezber yargılar… Bir şeyin içinde olduğunu içine sindiremeyen, kendisini her şeyin üstünde konumlayan şişirilmiş benlikler… Herkesin kendi muhteris kurgusuna inandığı gerçek olmayan, yalan yaşantılar…
Bir de şunu düşünün; içi tıka basa insanla dolu olduğu halde, gerçekte hiç kimsenin yaşamadığı bir gezegen ne hisseder?
“Çağdaş insan kendini doğanın bir parçası olarak değil; yazgısı onu egemenliğine almak ve yenmek olan bir dış güç olarak hissetmektedir. Oysa bu savaşı kazanacak olursa, kendisini de yenik düşen tarafta bulacağını unutmaktadır” diye yazmış Alman düşünür Ernst Friedrich Schumacher.
Yaşadığı her bir ânı insan olmaya dair bir tecrübe olarak görüp yaşayan insanlar da var.
“Yaşarken hiç esamisi okunmasa da” dedi meczup,”elbet her ölenin sâlâsını okurlar!”

