GenelYazarlardanYazılar

Bölgede Neler Oluyor?!

Teo-politik projelerin daha görünür hale geldiği bir dönemde, -strateji ve çıkar mücadelesi- tüm kural tanımazlığı ve acımasızlığı ile devam etmektedir… Özellikle bölgede, -yeni denge arayışı sürecinin- ikinci aşaması yaşanırken, çok boyutlu çalışmalar ve konjonktürel ittifaklar gündemdedir…

“Bölgede neler oluyor?!” sorusuna verilebilecek cevaplar ne olursa olsun, mutlaka küresel ve bölgesel değişim süreci ile bağlantılı okumaları gerekli kılmaktadır. Aynı zamanda, küresel ve bölgesel gelişmelerin bağlantıları da doğru  kurulmalıdır ki son planda, sürecin yeni bir dengeye/ dengelere gebe olduğu gerçekliği ıskalanmamalıdır…

Bu bağlamda, hemen belirtmeliyiz ki Irak-Suriye eksenindeki gelişmeler kritik bir aşamaya gelmiş bulunmaktadır… Ne var ki Doğu Akdeniz-Libya ve Azerbaycan’daki yaşananlar, Suriye-İdlib’de, Rusya ve ABD’nin çıkar çatışmaları -zaman zaman mutabakatları- Türkiye’nin diğer bölgelerde attığı adımları yavaşlatıcı bir etki meydana getirmektedir… Yine ABD-İsrail ikilisinin, Filistin, Lübnan ve Suriye’deki hamleleri de, özellikle Irak-Suriye ve Doğu Akdeniz’de yaşanan süreçleri daha karmaşık hale getirmektedir… Bu arada ABD’nin, Suriye’nin doğusundaki petrol bölgesinin kontrolünü “alenen” PKK/PYD’nin isim değiştirmiş hali olan terör örgütüne devretmesi de manidardır… Tüm bunlar yaşanırken PKK/PYD’nin hakim olduğu bölgelerdeki aşiretlerin huzursuzluklarının dışa vurumu ve bahse konu aşiretlerin giderek Türkiye’den medet ummaları dikkat çekmektedir. Aynı zamanda Kuzey (Irak Bölgesel Kürt Yönetimi)’nin de -yakın geçmişteki bağımsızlık ilanı ile başlayan- Türkiye ile ilişkilerindeki soğukluk giderek telafi edilmekte, Türkiye ile bölgesel Kürt yönetiminin bölgedeki geleceklerinin derin bağlantısının tekrar farkedildiği görülmektedir. Nitekim (IBKY) başbakanı Neçirvan Barzani’nin Türkiye ziyareti, bu çerçevede önemsenmelidir…

Doğu Akdeniz ile doğrudan bağlantılı olan Libya’da ise -Türkiye’nin müdahelesi ile- tersyüz olan dengeler, tarafların ya da taraflardan birinin atacağı adımları beklemektedir. Hafter’i destekleyen güçlerin önce barış çağrılarını geri çevirmeleri, sonrasında ise dengeler aleyhine dönünce samimiyetsiz barış çağrılarının bir sonuç üretemediği ortaya çıkmıştır… Keza Türkiye’nin Libya ile ilişkileriyle doğrudan ve güçlü bir rabıtası olan “Mavi Vatan” savunmasının da yeni bir safhaya girdiği gözlemlenmektedir… Bu arada Türkiye’nin Karadeniz’de bulduğu ve -böyle stratejik bir müjdeyi açıklama zamanlaması da manidar olan- doğalgaz rezervinin bölgedeki gelişmelerle ilintisi doğru okunmalıdır. Zira, doğalgaz rezervinin ilk açıklanan kısmı bile bir çok kesimi rahatsız etmiş bulunmaktadır. Potansiyel rezervinin iki-üç katı olması kuvvetle muhtemel olan doğalgazın Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin payına düşen kısmıyla birlikte değerlendirildiğinde nasıl bir sonuç doğuracağını tahmin etmek zor olmasa gerekir…

Doğu Akdeniz’deki stratejik mücadelenin çok boyutluluğunun altını çizerek son gelişmeleri kısaca analiz etmeye çalışırsak ne demek istediğimizi daha net ortaya koymuş oluruz…

Yıllardır ABD ve AB kapılarında bekletilen ve vesayetçi yapısıyla bir devlet olmanın gereği olan reflekslerinden mahrum bulunan Türkiye, -değişen dünya ve bölge şartlarında- sistem içinde kalmaya özen göstererek, dolayısıyla uluslararası hukuku gözeterek yeni bir yola girmiş durumda. Ve bu yürüyüşünde her türlü riski göğüslemekte kararlı bir görüntü vermektedir… Yaşanan yeni denge arayışının niteliğine ve yeni süreçteki tüm avantajlarına rağmen Türkiye, hala AB ve ABD tarafından yaptırımlarla, iç karışıklıklarla, post-modern darbelerle tehdit edilmeye devam edilmektedir… Eski dönemlerde olduğu gibi yine Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) şımartılmaya devam edilerek Türkiye’nin önü kesilmek istenilmektedir. Ne var ki, değişen şartlar ve çok kutuplu bir dengeye doğru yol alan dünyada, Türkiye’nin duruşu ve bölgesel gerçeklikler, Batı’nın malum tavrının bir sonuç doğurmayacağını ortaya koymaktadır… Kendilerinin kurguladığı uluslararası hukuk kurallarını hiçe sayarak Türkiye’yi dışarıda tutmak isteyen Batı’nın hesapları – Türkiye-Libya  anlaşmaları ile- çöpe atılmış durumdadır. Akdeniz’de paydaş gözüken malum ülkeler ve destekçilerinin, Türkiye-Libya anlaşmasını geçersiz kılacak adımlarının ise bir sonuç vermesi beklenilmemektedir… Bu arada AB ve ABD’nin arkalamalarıyla Yunanistan’ın kukla Sisi’nin yönetimindeki Mısır ile yaptığı korsan anlaşmadan da bir sonuç elde edemeyecekleri gözükmektedir…

Gerek uluslararası hukuk ve gerekse de konunun uzmanlarının büyük bir kısmı, Batı’nın tüm desteğine sahip gözüken Yunanistan’ın haksız, -iddialarının aksine- Türkiye’nin haklı bir zeminde hareket ettiğini teslim etmektedirler. Ancak uluslararası sistemin çöküş sürecine girdiği, yeni denge arayışının bir sonuca varmadığı bir vasatta, başta AB ve ABD’nin rahatsızlık duyduğu Türkiye karşısında bir cepheleşme söz konusudur. Ve bu durum kaçınılmaz gözükmektedir. Buna karşın Türkiye, bir taraftan -güvenliği ve geleceği için- olmazsa olmaz olan adımları atarken, diğer taraftan da diplomatik girişimlerini çok boyutlu olarak ve ısrarla devam ettirmektedir… En önemlisi de, malum süreçte, bir süredir devam ettirdiği üzere ABD ile Rusya arasındaki dengeyi kollayarak yol almaya devam etmektedir…

“Eski müttefiki ABD”, -halen NATO üyesi olan- Türkiye’den rahatsızlık duymasına, eskisi kadar kolay bir “müttefik” olmadığının farkında olmasına karşın, hala, Rusya’nın bölgede ve Kuzey Afrika’da güçlenmesini engellemek için Türkiye’ye muhtaç olduğunun farkındadır da… Rusya ile konjonktürel ittifaklarına rağmen Türkiye’nin Çin ve Rusya ile ittifak ilişkilerine girerek ABD’yi dengelemesini bekleyenler de yanılmaktadır. Türkiye, denge politikalarıyla kendisine açılan alanda ilerlerken kendi çizgisini, kendi stratejisini kurgulamak istemekte ve bu yönde adımlar attığı görülmektedir… Yani, Nuri Killigil’in kendi silah fabrikasında katledildiği ve vesayet altındaki devleti tarafından itibar suikastine uğratıldığı; Nuri Demirağ ve Vecihi Hürkuş’un uçak sanayii hamlelerinin önünün kesildiği; Devrim otomobili’nin, 1960 ihtilalinin arkaplanında yer alan güç odaklarının yerli işbirlikçilerince torpillendiği, Aselsan mühendislerinin katlinde iç ve dış odakların payının tüm boyutlarıyla açıklığa kavuştuğu bir Türkiye’den yeni bir döneme giren Türkiye gerçekliğine yol alınan bir reel-politik yaşanmaktadır. Ve unutulmamalıdır ki Türkiye Cumhuriyeti, kurulduğu günden beri varolan “Laik-Demokrat-Batıcı” ideolojinin “ılımlı” versiyonuyla yoluna devam etmektedir…

Öyleyse, Doğu Akdeniz/bölgedeki yaşananları, sadece enerji, kıta sahanlığı, Münhasır Ekonomik Bölge(MEB) ve bunun gibi konular düzleminde okumak yerine, aslında, bölgedeki “yeni denge arayışı” düzleminde okumak durumundayız… Batı vesayeti altındaki bir Türkiye’nin -yeni süreçte/dönemde- “ideolojisini değiştirmeden ve meşruiyetini küresel sistem içinde arayarak bir güvenlik ve gelecek peşinde olduğunu da tespit etmek zorundayız… Bu süreçteki teknik tartışmaların (Kıta sahanlığı, MEB, adaların statüsü vb.), Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan belirli bir döneme kadar/geçmişteki Batı karşısındaki duruşuyla doğrudan alakalı olduğu da unutulmamalıdır… Kısaca, “Bölgede neler oluyor?!” sorusunun cevabı, geleceğe yönelik strateji savaşlarıyla birlikte jeo-politik, jeo-ekonomik boyutların da dikkate alındığı bir okumayı gerektirmektedir. Yani Batı’nın Osmanlı sonrası bölgeyi paylaşımı, eski Türkiye ve değişen şartların açtığı alanda yeni Türkiye’nin geçirdiği stratejik aşamalar doğru anlaşılmadan yaşananları doğru yorumlamak imkanı yoktur…

Konuyla ilgili -ABD derin devletinin bakışını yansıtan- Rand Corporation raporlarından, özellikle 2001 ve 2020 raporlarını okumak sürecin aşamaları anlayabilmek için -bizce- bir gerekliliktir…

Son olarak, yaşanan süreç ve tüm bölgesel gerçeklikler, -iddia edildiği üzere- Doğu Akdeniz’de bir savaşa neden olup-olmayacağı sorusunun da cevabını vermeyi  gerektirir…

Türkiye’nin, zaman zaman, “Navtex” ilan ettiği, yani koordinatları belirli bölgelerde çeşitli faaliyetler icra edileceğini deklare ettiği, buna karşın Yunanistan’ın da karşı navtex ilanında bulunduğunu görüyoruz. Söz konusu navtex ilanlarının, eğer hukuki alt yapısı varsa başka okunur, yoksa daha farklı okunur. Doğu Akdeniz’de, uluslararası hukuka göre Türkiye’nin haklı olduğu, Yunanistan’ın -çöküş sürecine giren eski düzende- ABD ve Batı tarafından Türkiye’yi kontrol etmek üzere kullanıldığı dikkate alınırsa, yeni süreçte, eski uygulamalarının pek anlamlı olmayacağı ve geçici sonuçlar doğuracağı açıktır… Öyleyse neden söz konusu kışkırtmalar devam etmekte ve AB ve ABD-Yunanistan ve GKRY’ne destek çıkan açıklamalar yapmaya devam etmektedir?.. Keza, AB’den ayrı olarak Fransa, Doğu Akdeniz’de neden Türkiye’nin karşısında konumlanışında haddini aşan yaklaşımlar sergilemektedir?..

Öncelikle belirtmemiz gerekir ki ABD ve AB, Türkiye’nin büyük oranda haklı olduğunun farkındalar… Lakin, öncelikle Türkiye, -bir süredir- ABD ve AB stratejilerine ve çıkarlarına paralel hareket etmemektedir. Bu da malum odakları – giderek artan bir şekilde – rahatsız etmektedir. ABD ve AB, bilmektedir ki Türkiye’nin böyle bir yükselişi ileride kendileri için telafisi zor sorunları ortaya çıkaracaktır… Bu nedenle Türkiye’nin güya müttefikleri, yönetimdekilerin, eski Türkiye’de olduğu gibi davranmaları için son hamlelerini yapmaktadırlar… Ambargolar, tehdit ve sıkıştırmalar, ekonomik ve ticari operasyonlarla sonuç alacaklarını düşünmektedirler… Aynı zamanda, Türkiye’nin yükselişi durdurulmazsa neler olacağının da bilincindedirler…

Öyle ki petrol ve doğalgaz kaynaklardan Türkiye’ye düşen pay, uluslararası odakların Türkiye’yi sıkıştırmasını, dolar operasyonuna alan açan “cari açık” konusunu gündemden çıkaracaktır… Ekonomik bağımsızlık Türkiye’ye sınıf atlatacaktır. Şüphesiz bu durumda başta ABD ve AB olmak üzere hiçbir gücün hoşuna gitmeyecektir…

Ezcümle Türkiye, giderek vesayet altındaki bir ülke konumunda çıkmakta ve, – sistem içinde meşruiyet arayarak- hızla belirleyici ülke sınıfına yükselmektedir. Dolayısıyla Türkiye, bırakın Yunanistan’ı hatta Fransa’yı, AB’nin bölgedeki strateji savaşı ile baş edebilecek durumdadır. Ne var ki Türkiye, -içinde bulunduğu sıkışmışlık hali nedeniyle- Yunanistan’ın kışkırtmalarına karşılık vermenin, kısa vadede, kendi aleyhine sonuçlar doğaracağının bilinciyle hareket etmektedir. Yunanistan’ın arkasındaki güçlere güvenerek bir kışkırtmaya girmesi halinde ise Avrupa güvenliği ve NATO konusunun tartışmaya açılacağını da taraflar farketmektedirler…

“FİLİSTİN SORUNU” Kurtlar Sofrasında…

“Bölgede neler oluyor?” sorusunun bir başka alt başlığı da ABD-İsrail planı olan ve Körfez’deki “Lawrence”lerin zemini uygun hale getirme çabalarıyla hızlanan “Filistin”i yok etme teşebbüsüdür… Ki bölgede yeni düzen arayışının birinci aşamasında gündeme gelen ve neredeyse sistem-içi tüm tarafların ikna edilmiş olduğunu “1967 sonrası sınırlar esas alınmak şartıyla” kurulması düşünülen iki devletli bir çözüm konusunda ABD’nin deklarasyonuna rağmen…

Hiç şüphesiz sürecin ikinci safhasında bölgedeki şartlar, güç dengeleri değişti. Teo-politik planlar daha görünür hale geldi… Ve “Ilımlı İslam” sapkınlığının üçüncü versiyonu olan ABD-Suudi Arabistan-İsral’in liderligindeki “Küre koalisyonu” çerçevesindeki adımlarla süreç bugünlere kadar taşındı. 1946’dan 1967’ye, oradan da günümüze Filistin haritasını önümüze koyduğumuzda neler olduğunu, daha doğrusu ABD-İsrail ortaklığının süreci nerelere doğru yönlendirdiklerini görmek zor olmayacaktır. Batı düşüncesini referans alan uluslararası sistem’in ürettiği “Medeni Vahşet”in, görünmeyen çok daha vahşi boyutlarının yanında, görünen/dünyanın gözü önünde yaşanan örneklerinden biridir Filistin’deki zulüm süreci…

Öncelikle, ABD-İsrail ortak planı olan ve ABD başkanı Donald Trump’ın “Yüzyılın Barış Anlaşması” olarak pazarladığı “İşgal Planı”nın kısaca neleri öngördüğüne bakmamız gerekir…

  • Kudüs’ün İsrail’in bölünmez başkenti olmasını,
  • Filistin devleti’nin (?!) başkentinin de Doğu Kudüs’teki bazı bölgeleri kapsayan “El Kudüs” olmasını (şimdilik). Ki bunun olabilmesi içinde yasadışı Yahudi yerleşim birimleri konusunda taviz verilmesi isteniyor…
  • “Yüzyılın İşgali” planının ekonomik ayağında ise 50 milyar dolarlık yatırım planının Filistin, Ürdün ve Lübnan’da gerçekleştirilmesi öngörülmektedir…
  • Söz konusu yatırımının finansmanını ise BAE ve Suudi Arabistan tarafından sağlanması isteniyor…
  • Eğer bu sözde anlaşma Filistin tarafından reddedilirse Filistin’e yapılan tüm yardımlar durdurulacak…
  • “İşgal planı”nda, Filistin’in bir ordusu söz konusu da olmayacak,
  • Gazze kıyılarında var olan doğalgaz ve petrol rezervlerinin de, -İsrail’in tanıdığı- Filistinlilerin “terbiyesi”/asimilasyonu için kullanılıcak…
  • Güya Filistinlilere bırakılan toprakların kontrolü de İsrail tarafından yapılacak…

Öyleyse, “Muasır Medeniyet Seviyesi”, “uluslararası hukuk”, “self determinasyon” ve bunun gibi kavramları nasıl okumamız gerektiğini anladık mı (?!)… ABD ve onun kurguladığı uluslararası sistemin anlamı nedir? “Uluslararası adalet” ne demektir? İsrail’in sınırları neresidir? sorularını da sormaya gerek var mı?! Öncelikle Batı merkezli düşünenler ve “Batı’nın değerleriyle Müslümanların değerlerini telif edenler” düşünsünler, çarpık referanslarıyla akletsinler, görelim!..

Ezcümle, bu planın, -orta ve uzun vadede- geçerliliğinin olmayacağı çok açıktır. Lakin “Müslümanlar”ın yaşadığı tüm coğrafyalarda olduğu gibi Filistin’de de zulüm, konjonktürel şartlara göre evrilmeye, hala devam etmektedir… Düşünsel ve siyasi duruşları itibarıyla netleşmemiş Müslümanlar, ne yazık ki, kendi yollarını, kendi çizgilerini kendilerinin belirlemeleri gerektiğinin hala farkında değiller… Birilerin kuyruğuna takılarak “sistem-içi” mücadele ile çıkış arama bedbahtlığını devam ettirmekteler… Hatırlanacaktır, İktibas/İktibas Çizgisi olarak biz, Filistin konusu da dahil bir çok sorunun tek tek ele alınmayacağını, Müslümanların temel sorunlarının çözümüyle netleşecek Nebevi çizginin takip edilmesi halinde tüm meselelerin çözülebileceğinin, daima, altını çizmiştik… Konjonktürel gelişmelerin açtığı alanlara aldanılmaması gerektiğinin hep altını çizmiştik!..

Unutmayalım ki “Rabbimiz iktidarı elden ele dolaştırmakta”dır. Olaylar, herşeyin hakimi olan Allah (c.c.)’ın koyduğu kurallar çerçevesinde cereyan etmektedir… Dolayısıyla küresel ve yerel düzlemde hesap yapanların, -projeleri, planları, stratejileri- bir iddiadan ibarettir. “Teo-politik” hesapları ve giderek yoğunlaşan bu yöndeki algı yönetimlerinde kullandıkları dilin, “haddi aşan” bir dil olduğu ıskalanmamalıdır… Ne zaman ki Müslümanlar, İslam’a uygun davranacaklar,  gerçek kurtuluşun nerede aranacağının farkına varacaklar, işte o zaman “hakkın hakimiyeti” tüm dünyayı saracaktır… İnşallah!

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir